16. yüzyılda Türkiye topraklarında gökbilim, matematik ve mekanik alanlarında çalışmalar yaparak adını tarihe altın harflerle yazdıran Takiyüddin bin Maruf-i (14 Haziran 1521 – 18 Şubat 1585), birçok tarihçiye göre sadece Osmanlı’nın değil, tüm dünyanın en büyük bilim insanlarından biri kabul edilir.
1521’de Şam’da doğan Takiyüddin, eğitimini Mısır ve Şam’da tamamladıktan sonra 1550’de İstanbul’a geldi. Kısa sürede dönemin ilmi çevrelerinde ün kazandı. 1571’de saray müneccimbaşısı oldu ve gözlemleriyle devlet yönetiminde de önemli bir rol üstlendi. 1574’te Galata Kulesi’nde başladığı gözlemler, III. Murad’ın fermanıyla 1577’de Tophane sırtlarında kurulan devasa rasathaneye taşındı.
Takiyüddin, sinüs ve tanjant hesaplarını tablolar hâlinde düzenleyen ilk bilim insanlarından biriydi. Ayrıca mekanik alanında yaptığı çalışmalarla, dişli çarklardan oluşan hassas saatler tasarlamış, optik üzerine yazılar kaleme almış ve 1337’den fazla eser üretmişti. Bunların 841’i Türkçe idi ki bu, dönemin bilim dili Arapça ve Farsçaya rağmen oldukça dikkat çekiciydi.
Ne var ki, bilimin yükselişi ile hurafenin çarpışması bu noktada yaşandı. Takiyüddin’in başarıları, bazı çevrelerde kıskançlık ve şüphe uyandırdı. Gökyüzü olaylarını gözlemlemesi “uğursuzluk” olarak yorumlandı. Halk arasında “Takiyüddin Meleklerin Götüne Bakıyor” diye söylenti yayılmaya başlandı ve cahil kitle galeyana geldi. Özellikle 1577’de görülen kuyruklu yıldızın Osmanlı’ya felaket getirdiğine dair söylentiler sarayda etkili oldu. Sonunda Padişah III. Murad, “akılsız dedikodulara” kapılarak rasathanenin yıkılması emrini verdi. 1580’de top atışlarıyla yok edilen rasathane, Osmanlı’nın bilim tarihinde kapanması zor bir yara bıraktı.
Bu sırada Avrupa’da Kepler ve Tycho Brahe aynı dönemde benzer gözlemler yapıyordu. Brahe’nin kayıtları, Kepler tarafından işlenerek ünlü Kepler Yasaları ortaya çıktı. Eğer Takiyüddin’in rasathanesi yıkılmasaydı, gökyüzünün sırlarını belki de Osmanlı bilim insanları ortaya çıkaracaktı.
Takiyüddin’in hikâyesi, bilim ile dogma arasındaki tarihi çatışmanın Osmanlı’daki en çarpıcı örneklerinden biri olarak hâlâ hafızalardaki yerini koruyor. Bugün onun ismi, hem bir dâhinin unutulmuş mirası hem de bilimin ihmal edilmesinin bedeli olarak anılıyor.
