Site icon Türkçe Malumatlar

Jeffrey Epstein Osmanlı Hayranı Çıktı!

Osmanlı haremi, Batılı oryantalist bakış açısında yüzyıllar boyunca egzotik, gizemli ve erotize edilmiş bir mekân olarak tasvir edildi. Özellikle 18. ve 19. yüzyılda Avrupa’da gelişen Oryantalizm akımı, Doğu’yu “ulaşılamaz, şehvetli, gizemli ve irrasyonel” bir dünya olarak resmetme eğilimindeydi. Bu çerçevede Osmanlı haremi, gerçeğin çok ötesine taşınan bir fantezi alanına dönüştürüldü.

Epstein mağduru Rina Oh, Jeffrey Epstein’in Topkapı Sarayı’na ve Osmanlı’ya takıntılı olduğunu söyledi:

— Bir haremin parçası olacağımı ve onun ‘gözdesi’ konumunda bulunacağımı söyledi.

— Kendisinin benim ‘akıl hocam’ olacağını ifade etti ancak yaklaşık iki yıl süren konuşmalarımız boyunca kendisinden sürekli üçüncü tekil şahıs olarak, ‘Sultan’ diye söz ediyordu.

— Bu durum oldukça kafa karıştırıcıydı ama aslında kendisinden bahsettiğini biliyordum.

— Sultan, harem ve saray gibi kavramlardan bahsediyordu. Dünyayı bu çerçevede görmem için beni tamamen bu düşünce sistemine inandırmaya çalıştı.

— Osmanlı İmparatorluğu’na takıntılıydı ve sürekli bundan bahsediyordu.

— Benden Osmanlı İmparatorluğu haremiyle ilgili tüm tabloları, mimari yapıları, sarayları ve haremdeki kadınlar tarafından yazılmış anlatıları incelememi istedi.

— Topkapı Sarayı’na takıntılıydı ve mimarisini, kültürünü ve tarihini ayrıntılı biçimde incelememi istiyordu.

Batılı ressamlar arasında özellikle Jean-Léon Gérôme ve Jean-Auguste-Dominique Ingres gibi isimler, harem sahnelerini çıplak ya da yarı çıplak kadın figürleriyle dolu, mermer havuzlu, buharlı hamamlı, altın işlemeli odalar şeklinde betimledi. Ingres’in ünlü eseri Le Bain Turc, Osmanlı saray yaşamından ziyade Avrupa’nın Doğu hayalini yansıtır. Bu resimlerde harem, neredeyse tamamen cinsellik ve haz üzerine kurulu bir kapalı dünya gibi sunulur.

Edebiyatta da benzer bir yaklaşım görülür. Lord Byron gibi yazarlar Doğu’yu tutkulu, tehlikeli ve erotik bir atmosfer içinde anlatırken; harem, Batı okuyucusunun merakını cezbeden “yasaklı kadınlar dünyası” olarak sunuldu. Oysa bu anlatıların büyük kısmı gözleme değil, hayal gücüne dayanıyordu. Çünkü yabancı erkeklerin harem bölümüne girmesi zaten mümkün değildi.

Gerçekte ise Osmanlı haremi, özellikle Topkapı Sarayı içindeki Harem-i Hümayun, yalnızca bir “zevk mekânı” değil; ciddi bir eğitim, disiplin ve hiyerarşi sistemine sahip saray kurumu idi. Cariyeler belirli kurallara göre yetiştirilir, dil, müzik, edep ve saray protokolü eğitimi alırdı. Harem aynı zamanda hanedan siyaseti açısından kritik bir güç merkezdi; valide sultanlar devlet işlerinde dolaylı etkiye sahipti. Bu yönü Batılı resim ve romanlarda neredeyse hiç yer bulmaz.

Oryantalist abartıların temelinde birkaç unsur vardı:

Sonuçta Osmanlı haremi, Batı’nın zihin dünyasında çoğu zaman gerçek tarihsel bağlamından koparılarak, altın kafeslerde yaşayan yüzlerce cariyenin padişahı eğlendirdiği masalsı bir mekân gibi resmedildi. Oysa tarihsel kayıtlar, bunun hem abartılı hem de indirgemeci bir anlatı olduğunu gösterir. Harem, imparatorluk yapısının bir parçası olan karmaşık bir sosyal ve idari kurumdu; Oryantalist sanat ise onu çoğunlukla egzotik bir fantezi sahnesine dönüştürdü.

Exit mobile version