Tarihimizin en trajik, en yürek burkan kırılma noktalarından biri şüphesiz ki Şehzade Mustafa’nın 1553 yılında Konya Ereğli ovasındaki Osmanlı ordugahında boğdurulmasıdır. Bu olay, sadece bir şehzadenin ölümü değil; askerin, halkın ve şairlerin gözbebeği olan, tahta geçmesine kesin gözüyle bakılan bir cihan devletinin geleceğinin yok edilmesidir.
Mehmet Günsür, Şehzade Mustafa öldürüldükten sonra yaşadıklarını anlattı:
“Sonraki günlerde Bursa’da Şehzade Mustafa’nın mezarına izdiham oldu.
Herkes Şehzade Mustafa’nın mezarına gitti.
İşin enteresan tarafı orada dua eden herkesin aklında ben vardım, görüntü olarak yani.
Ne acayip bir şey değil mi?
Karakteri 17 yaşından aldım, 38 yaşına kadar…
İlk sahnem içlik giydiğim o ilk donduğum sahne.
500 yıl önce benim durduğum yerde durmuş Mustafa. Aynı yerde, Topkapı Sarayı’nın o girişinde.
Ve o kule de orada, kadınların seyrettiği kule falan.
Ve gerçekten onun durduğu yerde durdum ya! Ve yemin ettim, onun ettiği yemini.”
Şehzade Mustafa mevzusu, bizim tarihin en karanlık, insanın içini en çok cız ettiren kırılma noktalarından biridir. Hani bazen diyoruz ya “Devlet aklı, liyakat” diye; işte o ova, devlet aklının saray entrikalarına kurban gittiği yerdir. Olayı öyle tarih kitaplarındaki gibi resmi dille değil, direkt ne olduysa öyle konuşalım.
Hürrem Sultan’a “Rus cadısı” denmesi boşa değil; kadında muazzam bir siyasi zeka ve hırs vardı. Osmanlı’nın yerleşik nizamında şehzade anaları çocuklarıyla sancağa gider, payitahttan uzaklaşırdı. Hürrem bu kuralı deldi, İstanbul’da kaldı ve Kanuni’nin adeta tek sırdaşı oldu. Onun tek bir amacı vardı: Kanuni’den sonra tahta kendi çocuklarından biri (Selim veya Bayezid) geçecek. Çünkü Mustafa tahta çıkarsa, kardeş katli yasası gereği Hürrem’in çocuklarının boynu vurulacaktı. Karşısındaki hedef ise devasaydı: Ordunun, yeniçerinin, halkın taptığı, “Geleceğin Başbuğu” gözüyle bakılan Şehzade Mustafa.
Hürrem bu savaşı tek başına yürütemezdi tabii. Kızı Mihrimah’ı, devşirme ve hırslı bir adam olan Rüstem Paşa ile evlendirdi. Rüstem’i veziriazam yaparak devletin en tepe bürokrasisini ele geçirdiler. İşte o meşhur propaganda operasyonu burada başladı. Mustafa’nın ağzından İran Şahı’na yazılmış sahte mektuplar tanzim ettiler. Mektuplarda güya Mustafa şaha, “Babam yaşlandı, ordunun desteği bende, tahta geçmeme yardım et” diyordu. Kanuni ise yaşlandıkça tahtını kaybetme korkusuna kapılan bir padişaha dönüşmüştü. Babası Yavuz Sultan Selim’in, dedesi II. Bayezid’i nasıl tahttan indirdiğini çok iyi biliyordu. Hürrem ve Rüstem, Kanuni’nin bu en zayıf damarını, o şüphe virüsünü her gün besledi. Adamı resmen öz oğlunun onu devireceğine ikna ettiler.
1553’te ordu Konya Ereğli ovasında konakladığında, Kanuni oğlunu otağına çağırdı. Mustafa’nın etrafındaki sadık adamları “Gitme şehzadem, bu bir tuzak, seni katledecekler” diye yalvardı. Mustafa ne yaptı? Gerçek bir Türk yiğidine yakışan ama onun sonunu getiren o asil duruşu sergiledi: “Babam padişahtır, gitmezsem hain damgası yerim. Babam bana kıymaz” diyerek atını otağa sürdü.
Çadırın kapısından girdiğinde babasını değil, ellerinde ipek kementlerle bekleyen dilsiz cellatları buldu. Mustafa o dönemin en iyi dövüşen, en güçlü şehzadelerinden biriydi; cellatlarla aslanlar gibi çarpıştı, çadırdan kaçmaya çalıştı. Ancak saray dalkavuklarından Zal Mahmut Ağa arkadan yetişip yiğidi yere yıktı ve kement boğazına dolandı. Kanuni’nin ise o esnada çadırın arkasındaki perdeden oğlunun katlini izlediği söylenir.
Mustafa’nın cansız bedeni bir çadır kiliminin üzerinde otağın önüne atıldığında orduda kıyamet koptu. Yeniçeriler silahlarını yere vurdu, günlerce yemek yemediler, “Katilleri bize verin!” diye neredeyse isyan çıkardılar. Kanuni ordunun öfkesini dindirmek için Rüstem Paşa’yı saniyede görevden almak zorunda kaldı. Taşlıcalı Yahya o meşhur mersiyesinde bu acıyı “Yalancının kuru bühtanı yaktı canları… Gitti o yiğit, devletin ulu güneşi battı…” diyerek tarihin bağrına sapladı.
Uzun lafın kısası; Şehzade Mustafa’nın katli Osmanlı’nın geleceğine vurulmuş en büyük darbedir. Liyakat sahibi, ordunun canını vereceği bir lider yok edilmiş; meydan saray entrikalarına kalmıştır. O ova, sadece bir yiğidin değil, koca bir devletin parlak geleceğinin de gömüldüğü yerdir.
