Site icon Türkçe Malumatlar

AVRUPALILARIN KAHVE İLE TANIŞMASI

Türk kahvesi, yalnızca bir içecek değil; Osmanlı’dan günümüze taşınan köklü bir kültür ve gelenek olarak kabul edilir. Tarihi, 16. yüzyılın ortalarına kadar uzanır. Kahve ilk olarak Habeşistan’da (bugünkü Etiyopya) keşfedilmiş, oradan Yemen’e taşınmıştır. Yemen’de kahve çekirdekleri kavrulup öğütülerek hazırlanması, günümüzde bildiğimiz kahve kültürünün temellerini atmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’na kahvenin gelişi 16. yüzyılda, Kanuni Sultan Süleyman döneminde gerçekleşti. Yemen Valisi Özdemir Paşa, kahveyi İstanbul’a getirerek saray mutfağına tanıttı. Kısa süre içinde kahve, padişahın ve saray erkânının vazgeçilmez içeceği haline geldi. Sarayda kahve pişirme işini üstlenen kişilere “kahvecibaşı” adı verildi ve bu görev, devlet içinde itibarlı bir makam olarak kabul edildi.

İstanbul’da halk kahveyle ilk defa 1554 yılında tanıştı. Halepli Hakem ve Şamlı Şems adındaki iki tüccar, Tahtakale’de ilk kahvehaneleri açtı. Bu kahvehaneler kısa sürede şehrin kültürel merkezleri haline geldi; insanlar burada sohbet ediyor, edebiyat ve şiir tartışmaları yapıyor, satranç ve tavla oynuyordu. Kahvehaneler yalnızca içecek sunulan mekânlar değil, aynı zamanda fikirlerin paylaşıldığı sosyal ortamlar olarak da önem kazandı.

Kahvenin Osmanlı’daki hızlı yayılışı zamanla bazı tartışmalara da yol açtı. Özellikle dini otoriteler kahvenin haram olup olmadığı konusunda tartışmalar yürüttüler. Ancak kısa sürede kahve toplumun her kesimine yayıldı ve vazgeçilmez bir kültür unsuru haline geldi.

1683 yılında Viyana önlerine gelen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, şehri alacağından o kadar emindi ki, Viyana’yı aldıktan sonra şehirde yapacağı geçit törenini planlıyordu. Bu nedenle, bu büyük merasimde kullanılacak eşyaları Topkapı Sarayı’ndan çıkarttırmış ve yanına almıştı. Müttefik ordusunun başına Polonya Kralı Jean Sobiesky’nin geçmesiyle, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın bütün hayalleri yıkılmış oldu. Bunun üzerine her şeyini Viyana surlarının önünde bırakan Kara Mustafa Paşa, askerleriyle beraber Belgrat,a doğru çekildi. Geride kalan ne varsa Viyana’yı kurtaran Polonya Kralı Sobiesky’nin oldu. (bugün Topkapı’da bile bulunmayan bazı parçalar Polonya müzelerinde sergilenmektedir.) Bu sırada ilginç bir olay yaşandı: Hazinelerin yanında çuvallar dolusu çekilmemiş kahve bulunmaktaydı. Kahve çekirdeklerini gören Avusturyalılar, gördükleri çekirdekleri başka bir şey zannederek, “Türkler meğerse keçi pisliği yerlermiş” dediler ve kahve çekirdeklerini imha etmeye çalıştırlar. Daha önce Osmanlı topraklarında yaşamış bir Viyanalı’nın kahve çekirdeklerini fark etmesi ve Avusturyalılara tanelerin ne işe yaradığını anlatması sonucunda Avrupalılar kahveyle tanışmış oldular.

Türk kahvesini diğer kahve türlerinden ayıran en önemli özellik, pişirilme yöntemidir. İnce çekilmiş kahve, cezvede su ve isteğe göre şekerle birlikte kaynatılır. Köpüklü olarak fincanlara servis edilir. Telvesi fincanda kalır ve bu özelliğiyle hem lezzet hem de sohbet kültürünü destekler. Ayrıca Türk kahvesi, UNESCO tarafından 2013 yılında “Somut Olmayan Kültürel Miras” olarak ilan edilerek dünya çapında da tescillenmiştir.

Bugün Türk kahvesi, sadece bir içecek değil; misafirperverliğin, dostluğun, hatta “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözünde olduğu gibi vefanın simgesidir. Düğün geleneklerinden günlük hayata kadar pek çok yerde kendine yer bulan Türk kahvesi, hem tarihiyle hem de kültürel önemiyle Türk toplumunun vazgeçilmez değerlerinden biri olmaya devam etmektedir.

Exit mobile version