Türkistan coğrafyasında, Orta Çağ’ın ilk demlerinde yaşanan Talkan ve Curcan katliamları, Arap ordularının bu kadim topraklara sadece bir din değil, aynı zamanda yıkım, asimilasyon ve köklü bir düşmanlık getirdiğinin acı bir kaydıdır. Bu olaylar, Emevi Halifeliği’nin Türk kavimlerine karşı yürüttüğü ırkçı ve emperyalist siyasetin kanlı yüzünü ortaya koymuştur.
Tarih 737’yi gösterdiğinde, Emevi orduları Horasan ve Maveraünnehir’de ilerlerken, Türk direnişini kırmak ve bölgeyi Arap hegemonyasına tamamen açmak için vahşice bir yıldırma siyaseti uygulamıştır. Talkan ve Curcan’da binlerce Türk, sadece direndikleri için değil, Türk oldukları için toplu katliamlara uğramış, kelleleri kesilerek yol kenarlarına dikilmiş, kan nehirleri çağlatan bu dehşet, Türkistan halkının hafızasına derin bir yara açmıştır. Bu, bir medeniyetin bir başka medeniyete karşı yürüttüğü savaş değil, Türk’ün onuruna karşı açılan bir imha harekâtıydı.
Bu katliamlar, Arapların Türk düşmanlığının sadece askeri bir strateji olmadığını, aynı zamanda temelde yatan kültürel ve ırksal bir üstünlük iddiasından beslendiğini kanıtlamıştır. Emevilerin Arap olmayanları, özellikle de özgür ruhlu ve savaşçı Türkleri ikinci sınıf vatandaş (mevali) olarak görme politikası, bu düşmanlığın kurumsallaşmış haliydi. Türk’ün kendi töresi ve düzeni, Arap kuralcılığı ve mutlakiyetçiliği karşısında sürekli hedef alınmıştır. Türkler, Abbasi ve Emevi dönemlerinde köle pazarında satılmaktan, ordularda ön saflara sürülmeye kadar sistematik bir ayrımcılığa tabi tutulmuşlardır.
Talkan ve Curcan’ın kanı, Türk’ün hafızasına bir yemin olarak kazınmıştır: Kendi kimliğine, diline ve hürriyetine karşı yapılan bu saldırılar unutulmayacaktır. Hülagü Han’ın Bağdat’ta yaptığı intikamın tarihsel kökleri, işte bu yüzyıllık zulüm ve düşmanlığın acı mirasından beslenmektedir. Türk’ün Orta Asya’daki varlığını yok etmeye çalışan bu politikalar, neticesinde Türk’ün kılıcının, hilafet merkezini yerle bir etmesiyle son bulmuştur.
