Site icon Türkçe Malumatlar

İskitler-Sakalar Türk mü?

İskitler ve Sakalar aynı kültür havuzunda bulunan ve çeşitli milletleri bayrağı altına alan büyük bir konfederasyondan oluşmaktadır. Tıpkı Osmanlı ve Britanya gibi bir İmparatorluk. Bu konfederasyonun içinde çeşitli halklar vardır ancak bu konfederasyonları kuranlar Türk’tür. Kültürel bulgular içinde İrani unsurlar bulunduğu gibi yüksek oranda Türk unsurlar da göze çarpmaktadır. Ayrıca dilsel olarak da Türkçe metinler bulunmuştur. Hatta Kral mezarlarına Kurgan denmektedir. Zaten Kurgan adı da Türkçe’dir.

İskitler ya da Pers kaynaklarındaki adıyla Sakalar, MÖ 9.–3. yüzyıllar arasında Avrasya bozkır kuşağını hâkimiyet altına almış, atlı-göçebe bir uygarlıktır. Karadeniz’in kuzeyinden Altaylara, Hazar havzasından Orta Asya içlerine kadar uzanan bu geniş coğrafya, tesadüfen değil, bozkır Türk kültürünün tarihsel çekirdeği olduğu için İskit hâkimiyetine sahne olmuştur.

İskitler’in Türk olup olmadığı meselesi, yalnızca “hangi dili konuştukları” sorusuna indirgenemez. Çünkü bozkır tarihini dil kalıntıları üzerinden okuma takıntısı, özellikle 19. yüzyıl Avrupa tarihçiliğinin en büyük hatalarından biridir.

1. İskit kültürü = Türk bozkır kültürüyle birebir örtüşür

İskitler:

Bu unsurların tamamı, Hunlar, Göktürkler, Avarlar ve daha sonraki Türk topluluklarında aynı süreklilikle görülür.

Burada kritik soru şudur:

Eğer bu kültür Türk değilse, Türk kültürü nedir?

İskitleri Türklerden koparmaya çalışan tezler, aynı kültürel paketi Hunlara ve Göktürklere tereddütsüz “Türk” derken kullanır. Bu, bilimsel değil ideolojik bir çifte standarttır.

2. Antropoloji ve arkeoloji “Avrupalı İskit” tezini desteklemez

Avrupa-merkezci tarih yazımı, uzun yıllar İskitleri “İranî” ya da “Hint-Avrupa” kökenli göstermeye çalıştı. Bunun temel nedeni, Avrasya bozkırında güçlü bir uygarlığın Türklerle ilişkilendirilmesini kabullenememeleridir.

Oysa:

Bu durum, İskitlerin “tek ırklı Avrupalı” olduğu tezini çökertir.

3. “İranî dil” iddiası zayıf ve spekülatiftir

İskit dili hakkında:

Üstelik:

Dolayısıyla “İranî dil = İranlı halk” denklemi bilimsel değildir.

4. Türk tarihini parçalama refleksi nereden geliyor?

İskitleri Türklerden koparmaya çalışan anlatıların iki ortak özelliği vardır:

  1. Avrupa-merkezci bakış
    • Bozkırda gelişmiş uygarlığı Türklerle ilişkilendirmek istemez
    • Türkleri geç, tali ve taklitçi bir halk gibi göstermeye çalışır
  2. Modern ideolojik kimlik okumaları
    • Antik halkları bugünün ulus kalıplarına sıkıştırır
    • Tarihi, güncel siyasal pozisyonlara göre yeniden yazar

Bu yaklaşımlar tarih bilimi değil, kimlik mühendisliğidir.

5. Sonuç: İskitler Türk tarihinin erken halkalarından biridir

İskitler:

İskitleri Türklerden koparmaya çalışan tezler:

İskit Kağanı Alper Tunga

Alp Er Tunga, Türk tarih ve destan geleneğinde İskit–Saka dünyasının büyük kağanı olarak anılan, Türklüğün en eski ve en köklü sembollerinden biridir. Onun adı yalnızca bir hükümdarı değil, bozkırın devlet aklını, savaşçı ahlakını ve Türk töresinin sürekliliğini temsil eder.

Türk kaynaklarında Alp Er Tunga, İran kaynaklarında ise Efrâsiyâb (Afrasyab) adıyla geçen bu büyük hükümdar, MÖ 7. yüzyıl civarında Orta Asya’dan Ön Asya’ya uzanan geniş coğrafyada hüküm süren İskit–Saka konfederasyonunun başındaki kağan olarak kabul edilir. İskit–Saka dünyası, atlı-göçebe bozkır kültürünün zirvesidir ve bu kültürün temel unsurları; töre, kut anlayışı, alp-eren ruhu ve devlet teşkilatı, açık biçimde Türk tarihinin devamı niteliğindedir.

Kaşgarlı Mahmud’un Divânü Lügati’t-Türk’te Alp Er Tunga için yazılmış ağıtı aktarması, onun Türk hafızasında yaşayan tarihsel bir şahsiyet olduğunu açıkça gösterir. Bir millet, kendinden olmayan bir figür için yüzyıllar boyunca ağıt yakmaz, destan üretmez, adını kağanlık sembolüne dönüştürmez. Alp Er Tunga, Türk sözlü tarihinin merkezindedir.

İskit–Saka kültüründe görülen:

bunların tamamı daha sonra Hun, Göktürk ve diğer Türk devletlerinde kesintisiz biçimde devam etmiştir. Bu süreklilik tesadüf değil, Türk tarihinin omurgasıdır.

Alp Er Tunga’nın Türklüğü, modern ideolojik tartışmaların değil; binlerce yıllık kültürel hafızanın, destanların ve törenin ürünüdür. O, yalnızca bir savaşçı değil; Türk kağan tipinin ilk büyük örneklerinden biridir. Devlet kuran, töre koyan, düşmanına karşı sert; budununa karşı adil bir kağandır.

Kısacası Alp Er Tunga:

Türk tarihi, başkasından ödünç alınmış bir geçmiş değil; Alp Er Tunga gibi kağanlarla kendi köklerinden yükselen bir medeniyet zinciridir. Bu zincirin ilk halkalarından biri de hiç kuşkusuz Alp Er Tunga’dır.

Yusuf Has Hacib’in Karahanlı hükümdarı Tabgaç Buğra Han’a armağan olarak sunduğu Kutadgu Bilig adlı eserinde dünya hükümdarları içinde en adaletli olanların Türk hükümdarları olduğunu ve onların içinde adı meşhur olanın Taciklerin (İranlıların) Efrasiyab dedikleri Alp Er Tonga olduğunu belirtir.

Ayrıca Efrasiyab’dan şu sözlerle bahseder: “Kent: Şeher. Bu kelmeden alınaraq Qaşqar üçün “Ordu Kend” derlər. Hanın oturduğu şeher demekdir. Çünkü Afrasiyab (Efrasiyab), havası gözel olduğu üçün burada otururdu.”

Türk okçuluğu, sadece bir savaş sanatı değil; Türklerin Orta Asya bozkırlarından Avrupa içlerine kadar uzanan yolculuğunda kimliklerini, devlet yönetimlerini ve hayatta kalma stratejilerini şekillendiren en temel kültürel unsurdur.

Türklerde okçuluğu diğerlerinden ayıran temel başlıkları şöyle özetleyebiliriz:

1. Atlı Okçuluk ve Manevra Kabiliyeti

Türklerin dünya askeri tarihine en büyük katkısı atlı okçuluktur. * Parth Atışı: Geri çekilirken at üzerinde geriye dönerek ok atma tekniği, Türklerin en meşhur taktiğidir. Bu sayede düşmanı peşlerine takıp (sahte ricat) onları pusuya düşürmüşlerdir.

2. Mühendislik Harikası: Türk Yayı (Kompozit Yay)

Türk yayı, döneminin “teknolojik zirvesi” sayılır. Diğer yayların aksine tek bir ağaçtan değil, kompozit (katmanlı) bir yapıdan oluşur:

3. Teknik Farklar: Başparmak Çekişi ve Zihgir

Batı okçuluğunda ok genellikle üç parmakla çekilirken, Türklerde “Mandal” denilen başparmak çekişi kullanılır.

4. Osmanlı Dönemi ve Menzil Okçuluğu

Osmanlı’da okçuluk, ateşli silahların gelişiyle bitmemiş, aksine muazzam bir spor disiplinine dönüşmüştür:

5. Sembolik ve Sosyal Değerler

Ok ve yay sadece silah değil, aynı zamanda bir hükümdarlık nişanıdır.

Özetle; Türk okçuluğu, fiziksel gücün ötesinde sabır, terbiye ve mühendisliği birleştiren bir “kemankeşlik” (yay çekenlerin ustalığı) kültürüdür.

Exit mobile version