Şu anki Japonya’ya bakıp o renkli animelerle, Pokemonlarla veya kibar insanlarıyla büyüleniyoruz ama tarihin tozlu sayfalarını araladığında karşına bambaşka ve bir o kadar da ürpertici bir gerçek çıkıyor. II. Dünya Savaşı verileri her şeyi tokat gibi yüzümüze çarpıyor aslında; Alman esaretindeki ABD askerlerinin ölüm oranı %1,9 civarındayken, Japonların eline düşen esirlerin %40,4’ü hayatını kaybetmiş. Japonlar aslında sandığınız kadar masum değildi. Japonlara esir düşen askerlerin yarıya yakını yani ölüyordu.
Bugün bize çok sempatik ve disiplinli görünen o kültürün geçmişinde, esir düşmeyi bir onursuzluk sayıp karşı tarafa her türlü işkenceyi mubah gören, insanları canlı deneylerde kullanan kapkaranlık bir yüz var. Modern dünyada teknolojiyle, sanatla kendilerini ne kadar “sevimli” ve “uygar” paketleyip pazarlarlarsa pazarlasınlar, o meşhur “Japon nezaketi” tarihteki bu vahşeti örtmeye yetmiyor. O dönemdeki Japon askerlerinin esirlere yaklaşımı sadece bir savaş stratejisi değil, derinlerde yatan bir üstenci ve acımasız bakış açısının dışavurumu gibiydi. Bir tarafta sevimli çizgi karakterler, diğer tarafta ise esir kamplarında açlıktan ve zulümden kırılan on binlerce can var. Yani o “sempatik” imajın altında aslında çok daha sert ve karanlık bir kültürel kod gizli; bu yüzden tarihe bakarken animelerin renkli dünyasına kapılmak yerine, bu soğuk ve kan donduran rakamları asla unutmamak gerekiyor.
