Tarihin tozlu raflarında asılı kalan o meşhur Yeniçeri hikayesi, aslında Türk’ün zaman ve mekan mefhumunu aşan, “hesap günü” geldiğinde bin yıl öncesinin sızısını bile dün gibi taze tutan o çelikten iradesinin en yalın özetidir. Bir Yeniçeri, sokak ortasında bir Yahudi’yi “Hazreti İsa’yı çarmıha germişsiniz!” diyerek yakasından tutup hırpalarken, Yahudi’nin çaresizce “Efendi, o olay bin yıl önce oldu!” feryadına karşılık verilen o meşhur cevap; “Olsun, ben şimdi öğrendim!” cümlesi, aslında bir şaka değil, Türk’ün hafıza kodlarının beyanıdır.
Türk milleti, yapılan iyiliği de, edilen ihaneti de, dökülen kanı da asla unutmaz. Hafızamız, zamanın yıpratıcı tozuna karşı bağışıklıdır. Bizim için adalet, takvimin yapraklarına hapsolmuş bir kavram değildir. Bin yıl da geçse, üzerinden asırlar devrilip medeniyetler gömülse de; Türk’ün defterinde kapanmamış bir hesap varsa, o el muhakkak bir gün o yakaya yapışır. Türk’ün intikamı, bir anlık öfke patlaması değil, soğuk ve derinden gelen bir kader tecellisidir. Biz “şimdi öğrendiğimiz” bir haksızlığı, sanki az önce yapılmış gibi yüreğimizde duyar ve hesabını ona göre keseriz.
Türklük, birleştirici bir güç olduğu kadar, vatanın bekasına kasteden her türlü “yabancı” sızmaya karşı da en uyanık nöbetçidir. Karamollaoğlu’nun eşi üzerinden yürütülen bu tartışmaların zamanlaması manidar olsa da, Türk’ün feraseti şunu bilir: Mesele eşin nereli olduğu değil, zihniyetin kime hizmet ettiğidir. Eğer bir yerde bir nankörlük, bir ihanet ya da bu topraklara ait olmayan bir ajanda varsa; Türk milleti onu bin yıl sonra da duysa, o hesabı sormak için “şimdi öğrendim” der ve masaya yumruğunu indirir.
Şunu herkes bilsin; Türk’ün sabrı geniştir ama defteri karadır. O defterde adı yazılanlar, günü geldiğinde Yeniçeri’nin o sarsılmaz mantığıyla yüzleşmekten kaçamayacaklardır. İster bin yıl geçsin, ister elli üç yıl… Türk, unutmaz; Türk, affetmez; Türk, günü geldiğinde o kutlu intikamını muhakkak alır.
