İlber Ortaylı Müdürken kendisine kutsal emanetler için karbon testi yapılması söylenir. Hangisi gerçek hangisi sahte belli olsun. İlber Ortaylı ise şu cevabı verdi.
Kardeşim bunlar insanların inancı. Adam orada inanıyor işte. Biz niye bu inanca müdahele edelim?
İlber Ortaylı’nın Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü olduğu dönemde kutsal emanetler için karbon testi yaptırmama kararı, aslında tamamen toplumsal dengeyi koruma ve kriz yönetimini doğru yürütme stratejisinin bir sonucuydu. Kendisine bu nesnelerin hangisinin gerçek hangisinin sahte olduğunu bilimsel olarak ortaya koymak için test yapılması önerildiğinde verdiği o meşhur cevap, meseleye sadece bir laboratuvar penceresinden değil, sosyolojik bir gözle baktığını açıkça gösteriyor. Ortaylı, bu eşyaların asırlardır süregelen kolektif bir inancın parçası olduğunu ve insanların orada bir maneviyat bulduğunu görerek, devletin veya bilimin bu inanç alanına durup dururken müdahale etmesinin anlamsız olduğunu savundu.
İşin gerçeğine bakıldığında, o dönemde bu testlerin yapılması ve sonuçların bazı nesnelerin aslında iddia edilen dönemlere ait olmadığını göstermesi çok büyük bir toplumsal infiale yol açabilirdi. Toplumun çok büyük bir kesimi bu tarz bilimsel verileri o anki inanç dünyası gereği sindiremez, kutsal değerlerine hakaret edildiğini düşünürdü. Böyle bir durumda doğrudan İlber Ortaylı hedef tahtasına oturtulur, çok ciddi bir linç kampanyası başlar ve insanlar arasında gereksiz, derin bir ikilik doğardı. Ortaylı gibi bu toprakların sosyolojisini ve tarihini iyi bilen bir figür, çıkacak bir toplumsal kaosun getireceği zararın, o an elde edilecek kuru bir teknik bilgiden çok daha büyük olacağını öngördü. İnsanları rasyonel verilerle aniden karşı karşıya getirip kutuplaşma yaratmaktansa, o lirik ve manevi iklimi muhafaza etmek çok daha makul bir devlet adamlığı refleksiydi.
Zaten toplumları yukarıdan inme beyanlarla veya zorla dönüştürmeye çalışmanın bir faydası yoktur. Zamanın kendi doğal bir lojistiği ve evrimi vardır. İnsanların eğitim seviyesi arttıkça, rasyonel düşünce dünyası geliştikçe ve bilgiye erişim kolaylaştıkça, bireyler nesnelere kutsallık atfetme mantığını kendi içlerinde zaten sorgulamaya başlarlar. Toplum geliştikçe dinin şekilsel ve nesneye dayalı boyutundan uzaklaşılması, inançların felsefi olarak sorgulanması veya zamanla deizm, ateizm gibi süreçlerin artması tamamen bu doğal kültürel evrimin bir parçasıdır. Dolayısıyla, süreci zorlayıp radikal adımlarla toplumsal huzuru bozmaya gerek yoktur. İlber Ortaylı da konuyu zorlamayıp zamana bırakarak, o dönemin şartlarında verilmesi gereken en akıllıca ve en dengeli kararı vermiştir.
