123 Yıl Boyunca Yaşayan Diplomatik Bir Jestin Arkasındaki Gerçek Hikaye
Sultanın Boş Koltuğu
Polonya-Türkiye ilişkileri tarihinde, yüz yılı aşkın bir süre boyunca Türk sarayında bir cehalet eseri olarak değil, tamamen bilinçli ve lojistik bir stratejiyle fırıl fırıl dönen meşhur bir cümle vardır. Saraydaki her resmi elçi kabul töreninde, dünya devlerinin ve küçük krallıkların temsilcileri tek tek huzura çağrılırken hep aynı soru sorulurdu: “Lehistan elçisi geldi mi?” Ve her seferinde salona aynı yanıt yankılanırdı: “Gelmedi, henüz yoldadır.” Ve o elçi için ayrılan koltuk tıkır tıkır boş bırakılırdı.
Bu durum basit bir protokol hatası falan değildi. Bu, Yüksek Portanın (Osmanlı yönetiminin) aynı anda hem haritadan silinen Varşova’ya gönderdiği bir umut mesajı hem de Varşova’yı aralarında kütür kütür paylaşan Petersburg, Berlin ve Viyana’ya çektiği feci bir siyasi restti. Mesaj netti: “Biz var olduğunu söylediğimiz sürece, Polonya vardır.”
Eski Düşman, Tek Koruyucu Oldu
Bu durumun paradoksu insanı gerçekten feci şekilde vuruyor. Osmanlı Türk İmparatorluğu ile Polonya Krallığı (Rzeczpospolita) onlarca yıl boyunca Cecora’da, Hotin’de ve en nihayetinde 1683’te Jan III Sobieski’nin Kara Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunu bozguna uğrattığı Viyana önlerinde fırıl fırıl, kanlı canlı savaşmıştı.
Ama gel gör ki, Polonya’nın dünya haritasından tamamen silinmesini kabul etmeyen tek büyük güç, işte bu eski düşmanından başkası olmadı. Rusya, Avusturya ve Prusya; 26 Ocak 1797’de imzaladıkları gizli Petersburg Konvansiyonu’na, “Polonya ismi uluslararası hukuktan sonsuza dek silinecektir” diye kural koymuştu. İstanbul ise bu dayatmayı zerre umursamadı ve bu dik duruşuyla Saint Petersburg’da kendine bir sürü feci düşman edindi.
Bu kararın lojistik sonuçları Polonyalılar için çok somut oldu. Peş peşe patlak veren isyanların bastırılmasıyla evini, barkını ve pasaportunu kaybeden Polonyalı asiller ile askerlerin sığınacak fıstık gibi bir limanı vardı artık.
Osmanlı İmparatorluğu onları sadece insani sebeplerle değil, feci bir siyasi zekayla bağrına bastı. Rusya, bu siyasi mültecilerin iade edilmesi için sürekli lojistik baskı yapıyordu. Osmanlı ise her seferinde teslim bayrağını çekmeyi reddedip muazzam bir diplomatik taktik geliştirdi: Polonyalıları Ruslara teslim etmemek için onları kağıt üstünde İslam’a geçmeye ikna ediyor, ardından Rus elçilerine, “Biz din kardeşlerimizi kanunlarımız gereği başka bir devlete iade edemeyiz” diyordu. Yani din değişikliği bir vicdan meselesinden ziyade, Ruslara karşı kullanılan pırıl pırıl bir hukuki kalkandı.
Çarla Savaşmak İçin Din Değiştiren General
İşte bu mantıkla İslam’ı seçenlerden biri de General Józef Bem’di. 1848’de Lviv ve Viyana’yı savunan, ardından Çarlık ordusunun generali Paskeviç devrimi ezene kadar Macarları Habsburglar’a karşı canavar gibi komuta eden o meşhur asker…
Bem, bu lojistik yenilgiden sonra Osmanlı’ya sığındı, Murat Paşa adını aldı ve Halep Kalesi’nin komutanlığına getirildi. Hayatının sonuna kadar Osmanlı üniformasıyla savaşmaya devam etti ve Aralık 1850’de malarya (sıtma) yüzünden hayata gözlerini yumdu. Külleri ancak 1929 yılında memleketi Tarnów’a dönebildi.
Boğaz’daki Mülteci İstihbarat Ağı
Askeri istihbarat geçmişi olan biri olarak benim gözümde çok daha fırıl fırıl ve ilginç bir figür olan Michał Czajkowski’ye gelelim… Czajkowski, Prens Adam Czartoryski’nin özel temsilcisi olarak Polonya yanlısı devasa bir nüfuz ve istihbarat ağı kurmak üzere İstanbul’a gönderildi. Mehmed Sadık Paşa adını aldı, Polonyalı mültecilerden oluşan efsanevi bir Kazak süvari alayı kurdu ve Kırım Savaşı sırasında bu birliklerin başında Rusya’ya karşı kütür kütür savaştı.
Hayatı maalesef trajik bitti. Osmanlı hizmetinde geçen onlarca yıllık operasyonel hayattan sonra, yaşlı ve çökmüş bir halde Ukrayna’ya döndü, İslam’ı terk etti ve 1886’da kafasına sıkarak intihar etti. Son ana kadar tam bir romantikti ama bu hikayede romantizm demek, feci acılar çekmek demekti.
Czajkowski sıradan bir macera arayan adam değil, çok daha büyük bir yapının dişlisiydi. Doğu istihbaratı konusunda benim de tarihsel akıl hocalarımdan biri saydığım Prens Czartoryski’nin kurduğu devasa casusluk ağının tam merkezindeki isimdi. Bugün bu yapıyı hiç abartısız “sürgündeki Polonya hükümetinin özel servisi” olarak adlandırabiliriz (Polonya Direniş Ordusu – AK istihbaratı bundan yüzyıl sonra doğdu ama temelleri işte burada atıldı).
Prens’in Paris’teki karargahı olan Hotel Lambert, iki paralel istihbarat ajansı yönetiyordu: Merkezi İstanbul olan Doğu Ajansı ve Avrupa’da fırıl fırıl dönen Batı Ajansı.
Bugünün askeri istihbarat terminolojisiyle tam bir “Askeri İstihbarat Rezidenti (Ülke Sorumlusu)” olan Czajkowski, bu Doğu Ajansı’nın başındaydı. Onun subayları ve saha ajanları sadece İstanbul’da değil; tüm Kafkasya’da, Balkanlar’da, İran’da ve Afganistan’da, yani Rusya’nın can damarlarının olduğu, Ruslara lojistik olarak darbe vurulabilecek her kritik noktada fıstık gibi operasyonlar yürütüyor, fırıl fırıl bilgi topluyordu.
Tarihsel mentorum Prens Czartoryski, bu işler için biçilmiş kaftandı. Adamın özgeçmişi şaka gibiydi: Yıllarca bizzat Rusya’nın Dışişleri Bakanlığını yapmış, Çar I. Aleksandr ile kanka olmuş, Avrupa’nın en yüksek güç koridorlarında fırıl fırıl dönmüş bir adamdı.
Kasım İsyanı’nın başarısızlığından sonra, Rusya’da gıyabında balta ile idam cezasına çarptırılınca, tüm bu devlet ve istihbarat tecrübesini mülteci hareketine aktardı. Bazı hainlerin aksine, o Polonya’nın sürgündeki istihbarat servislerinin gerçek babası oldu.
Avrupa hükümetleri, Prens’in Paris’teki Hotel Lambert malikanesini haritada var olmayan Polonya devletinin gayriresmi büyükelçiliği olarak kabul ediyordu ki operasyonel anlamda zaten tam olarak öyleydi.
Kırım Savaşı sırasında Czartoryski, Osmanlı ordusu bünyesinde Ruslara karşı Türk bayrağı altında savaşacak iki ayrı Polonya süvari birliği kurmayı bile lojistik olarak başardı.
Kullandıkları istihbarat metodolojisi ise bugün profesyonel servislerin kullandığıyla tamamen aynıydı: Canlı insan istihbarat kaynakları (HUMINT), saha ajanları, yabancı hükümetlerin kararlarını manipüle etme ve Rus çıkarlarını aynı anda birkaç cephede birden sabote etme… Ve tüm bunlar, Türkiye’nin lojistik desteği olmadan asla mümkün olamazdı.
Modern Türkiye’yi Fikirleriyle İnşa Eden Polonyalı
Bu işin çok az konuşulan feci bir boyutu daha var abicim. Bugün Atatürk’ün kurduğu modern Türkiye Cumhuriyeti’nin ideologlarından, fikir babalarından biri de aslında bir Polonyalıydı!
Büyük Polonya İsyanı ve Macar Devrimi’ne katılan Konstanty Borzęcki, Osmanlı’ya sığındıktan sonra Mustafa Celaleddin Paşa adını aldı. Orduda tümgeneralliğe kadar yükseldi ve “Les Turcs anciens et modernes” (Eski ve Modern Türkler) adlı efsanevi bir kitap yazdı. Bu kitapta Türklerin modernleşmeye feci şekilde yatkın, Avrupa kökenli bir kavim olduğunu argümanlarıyla savundu. Bu eser, Latin alfabesine geçiş fikri de dahil olmak üzere, Mustafa Kemal Atatürk’e modern Türkiye’yi inşa ederken doğrudan ilham verdi. Yani Polonya siyasi aklı, Türk tarihi üzerine kütür kütür yazılmıştı.
Adampol: Boğaz’ın Yanı Başındaki Polonya Köyü
1842 yılında, yukarıda bahsettiğim o dahi adam Prens Czartoryski’nin lojistik girişimiyle İstanbul yakınlarında Adampol, yani bugünkü adıyla Polonezköy kuruludı.
Buraya Polonyalı göçmenler ve en önemlisi, Rus ordusundan firar eden Polonyalı askerler yerleştirildi. Osmanlılar bu askerleri sırf Rusya’ya geri dönüp cezalandırılmasınlar diye parasıyla Rusların elinden satın alıp buraya yerleştiriyordu.
Köy bugün hala aslanlar gibi yaşıyor. Burası kuru bir tarihi müze değil; Osmanlı’nın Polonyalılar konusundaki politikasının sadece lafta kalmadığının, ne kadar somut ve pratik olduğunun yaşayan kanıtıdır abicim.
Hesap Kapanıyor, Borç Ödeniyor
Bu muazzam tarihin sembolik kilit noktası ise 1923 yılında tıkır tıkır yerine oturdu. 1918’de küllerinden yeniden doğan Polonya, Mustafa Kemal Atatürk’ün yeni kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Ankara hükümetini dünyada ilk tanıyan devletlerden biri oldu.
23 Temmuz 1923’te iki ülke arasında dostluk antlaşması imzalandı. Geopolitik arenada hesap tamamen kapatılmıştı: Polonya’nın 123 yıl boyunca haritadan silinmesini kabul etmeyen o asil millete, tam da dünyadan tanınma beklediği en kritik anda Polonya elini uzatarak kütür kütür vefa borcunu ödedi.
Efsaneye göre, Polonya’nın esir olduğu o 123 yıl boyunca İstanbul’daki Polonya Büyükelçiliği’nin anahtarları Osmanlı sultanının hazinesinde pırıl pırıl saklanmış ve 1918’de Polonya bağımsız olunca resmi temsilcilere törenle teslim edilmiş. Bu hikayenin tarihi olarak ne kadar doğru olduğu kesin olmasa da, bir efsane olarak bile iki millet arasındaki o sarsılmaz lojistik ve duygusal bağın karakterini pek çok diplomatik antlaşmadan çok daha net ortaya koyuyor abicim.
Polonya Enstitüsü Başkanı Sayın Nawrocki de Türk mevkidaşıyla yaptığı konferansta tam olarak bu tarihi gerçeğe atıfta bulundu. Çok da haklıydı; her ne kadar bu hikayenin gerçek operasyonel ve istihbari derinliği, politikacıların basın toplantılarında havalı görünsün diye cımbızla seçip anlattığı o tek bir diplomatik jestten çok daha zengin olsa da…
Polonya ve Türkiye Cumhurbaşkanlarına…
Saygılarımla ve teşekkürlerimle.
ppłk rez. Maciej Korowaj
