Eskiden, o koca Osmanlı İmparatorluğu döneminde, İstanbul denizle çevrili bir inci tanesiydi ama halk için deniz sadece uzaktan seyredilen, adeta “uzak durulması gereken” bir sırdı. Denize girmek, hele ki halka açık alanda, büyük bir ayıp sayılırdı. Marmara ve Boğaz’ın suları, yüzülecek bir yer değil, görülmemesi gereken bir mahremiyet alanıydı.
Fakat her büyük değişim gibi, bu tabular da dışarıdan gelen rüzgârlarla sarsıldı.
Karadeniz’den İstanbul’a yerleşen Rus göçmenler, şehirdeki Rumlar ve Levantenler… Onlar, yazın sıcaklarında kıyılara iniyor, suya giriyor, güneşleniyor ve kahkahalarla hayatın tadını çıkarıyordu. İstanbullular önce şaşkınlıkla izledi, sonra o yasak meyveyi tattıran büyük bir merak sardı içlerini. Ve yavaş yavaş, “ayıp” sayılan bu davranış, kaçınılmaz bir özgürlük sembolüne dönüştü.

Tahta Perdelerin Ardındaki Devrim: Deniz Hamamları
- yüzyılın sonlarına gelindiğinde, değişim resmiyet kazandı. İstanbul kıyılarına deniz hamamları kuruldu.
Bu hamamlar, kadınların ve erkeklerin birbirinden tamamen ayrı, yüksek tahta perdeler ardında, kimseye görünmeden suya girebildiği küçük, kapalı bölmelerdi. Bugün komik gelse de, o dönem için bu bile toplumsal hayatımızda atılmış büyük bir medeniyet adımıydı.
Atatürk ve Florya: Suyun Medeniyet Olması
Gerçek kırılma anı, takvimler 1930’ları gösterdiğinde yaşandı.
Genç Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş, modernleşme rüzgârları esiyordu. Ve bir gün, Mustafa Kemal Atatürk, tüm halkın gözü önünde Florya’da kıyıya inip halkın arasına karışarak denize girdi. O an, deniz sadece tuzlu su olmaktan çıktı; medeniyetin, eşitliğin ve çağdaşlaşmanın en net sembolü haline geldi.
Bir Maaş Değerindeki Mayo ve O Unutulmaz Koku
Fakat hemen herkesin denize girmesi yeterli değildi, zira o yıllarda hazır giyim ve tekstil henüz gelişmemişti. Bir mayo satın almak, neredeyse bir aylık maaşa denk geliyordu.
İşte bu yüzden, o dönemin plajlarında ikonik kulübeler yükseldi. Üzerlerinde bir tabela: “MAYO KİRALANIR.”
O kiralık mayolar, gün sonunda sabunlu dev kazanlarda kaynatılır, mandallarla iplere asılır ve güneşin altında kurutulurdu. Güneşin yakıcılığı, sabunun keskin temiz kokusu ve tuzlu rüzgâr… Hepsi birleşir, o dönemin yazının ve masumiyetinin unutulmaz kokusunu oluştururdu.
Bu gelenek 1980’lerin ortalarına kadar sürdü. Florya plajına gidenler, o anları dün gibi hatırlar. Kimse gösteriş yapmaz, kimse utanmazdı. Herkes aynı suda serinler, aynı güneşte yanardı. Kimsenin üzerinde “marka” yoktu ama herkesin anlatacak gerçek bir hikayesi vardı. O zamanlar kimse “güneş koruyucu” bilmezdi; maksat daha bronz görünmek, yazı teninde taşımaktı. Akşam eve dönerken omuzlar yanık, yüzler mutluluk doluydu.
Bugün plajlar cam gibi, duşlar lüks, mayolar astronomik fiyatlı… Ama o kiralık mayoların üzerindeki o sabun kokulu ruh yok. Çünkü o mayolar, sadece kumaş değil; bir dönemin saf, eşitlikçi ve masumiyet dolu ruhuydu.