Türkiye’de “yargı reformu” adı altında çıkarılan düzenlemelerin neye hizmet ettiğini sorgulatan ilk ağır sonuç Diyarbakır’dan geldi. Meclis’te kabul edilip Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 11. Yargı Paketi, daha mürekkebi kurumadan bir kadın cinayetiyle anılır hâle geldi.
Uyuşturucu ticareti suçundan cezaevinde bulunan Okay Gür, bu paket kapsamında tahliye edildi. Cezaevinden çıkışının üzerinden henüz üç gün bile geçmeden, dini nikâhla birlikte yaşadığı 28 yaşındaki Rojda Yakışıklı’yı boğarak öldürdü. Ardından cesedi kırsal bir alana götürüp gömdü. Bu, ne münferit bir olay ne de “öngörülemez bir trajedi”ydi; bu, göz göre göre gelen bir sonuçtu.
Yakınlarının günlerce haber alamadığı Rojda Yakışıklı’nın akıbeti, jandarmanın çalışmasıyla ortaya çıktı. Cinayet açığa çıktı, şüpheli yakalandı, cansız beden otopsiye gönderildi. Devlet, cinayetten sonra refleks gösterdi. Oysa mesele tam da burada başlıyor: Neden öncesinde hiçbir şey yapılmadı?

Türkiye’de adalet artık suçtan sonra devreye giren, ama suçu önlemeyen, hatta bazen suça zemin hazırlayan bir yapıya dönüşmüş durumda. “Cezaevleri dolu” bahanesiyle, “infaz indirimi” süsüyle, “reform” ambalajıyla toplum içine salınan insanlar; kadınların, çocukların ve masumların hayatına mal oluyor. Sonra da herkes şaşırmış gibi yapıyor.
Asıl soru şu:
Bu ülkede kimin özgürlüğü daha kıymetli?
Uyuşturucu ticareti yapmış, şiddet geçmişi olan failler mi, yoksa hayatta kalmaya çalışan kadınlar mı?
- Yargı Paketi ile tahliye edilenler listesine bakıldığında, toplum güvenliğinin zerre kadar hesaba katılmadığı açıkça görülüyor. Ne etkin bir risk analizi var, ne denetimli serbestlik mekanizması çalışıyor, ne de “yeniden suç işleme ihtimali” ciddiye alınıyor. Sonuç: Bir kadın daha toprağa giriyor, bir dosya daha arşive kaldırılıyor.
Türkiye’de adalet, artık güçlüye ve suça karşı değil; mağdura karşı işleyen bir sisteme dönüşmüş durumda. Fail dışarıda, mezar taşları içeride. Yasalar hızla çıkarılıyor ama vicdan yok. Reform deniyor ama adaletin “A”sı yok.
Bu cinayet, sadece bir adamın işlediği suç değil; onu serbest bırakan anlayışın, imzayı atanların, “bir şey olmaz” diyenlerin ortak eseridir. Ve bu anlayış değişmediği sürece, ne bu son cinayet olur ne de bu son haber.
Bir ülkede adaletin ortadan kalkması, sadece mahkeme salonlarının kapandığı bir senaryo değildir; bu, toplumun üzerine kurulu olduğu tüm kolonların (sosyal, ekonomik, psikolojik) çökmesi ve binanın herkesin üzerine yıkılması demektir.
Adaletin yokluğu, toplumsal yapıda “domino etkisi” yaratarak şu ağır sonuçları doğurur:
1. Toplumsal Güvenin İmhası ve “Orman Kanunları”
Adalet, bir toplumun arasındaki “görünmez sözleşmedir”. İnsanlar adalete güvendiklerinde, bir haksızlığa uğradıklarında devletin bunu düzelteceğini bilir ve kendileri intikam peşinde koşmazlar.
- Kendi Adaletini Arama: Hukukun işlemediği yerde insanlar sorunlarını kaba kuvvetle, aşiret bağlarıyla veya para gücüyle çözmeye başlar. Bu da “güçlünün zayıfı ezdiği” bir orman kanunu düzenini getirir.
- Korku ve Şüphe: Komşu komşuya, iş ortağı diğerine güvenmez hale gelir. Çünkü haksızlığa uğradığında sığınacağı bir liman olmadığını bilir.
2. Ekonomik Çöküş ve Sermaye Kaçışı
Adalet sadece suçluları cezalandırmak değildir; aynı zamanda mülkiyet hakkını ve sözleşmeleri korumaktır.
- Yatırımın Durması: Hiçbir akıllı yatırımcı (yerli veya yabancı), mülkünün bir gün haksızca elinden alınabileceği veya mahkemede hakkını arayamayacağı bir ülkeye parasını yatırmaz.
- Liyakatin Kaybolması: Adalet yoksa, işe alımlarda veya ihalelerde “hak eden” değil, “arkası olan” kazanır. Bu da ekonominin verimsizleşmesine, kalitesizliğe ve sonunda büyük bir fakirleşmeye yol açar.
3. Beyin Göçü ve Ahlaki Çürüme
Bir ülkede adalet kaybolduğunda, en büyük darbeyi o ülkenin “vicdanı” ve “aklı” alır.
- Zeki İnsanların Terki: Adaletsiz bir düzende yeteneklerinin takdir edilmediğini, hakkının yendiğini gören yetişmiş insanlar (doktorlar, mühendisler, sanatçılar) ülkeyi terk eder. Geriye, liyakatsiz ve sisteme boyun eğmiş bir kitle kalır.
- Suçun Normale Dönmesi: Ceza almayacağını bilen kişiler için suç işlemek, yolsuzluk yapmak veya yalan söylemek bir “beceri” haline gelir. Toplumda dürüstlük “enayilik” olarak görülmeye başlanır.
4. Kurumsal Çürüme ve Devletin Zayıflaması
Devletin meşruiyet kaynağı adalettir. Roma hukukundan bu yana gelen “Justitia est fundamentum regnorum” (Adalet mülkün/devletin temelidir) sözü boşuna söylenmemiştir.
- Kurumların Felç Olması: Adalet mekanizması siyasallaştığında veya yozlaştığında, diğer tüm kurumlar (eğitim, sağlık, güvenlik) da yozlaşır. Kimse görevini hukuka göre değil, emir-komuta veya çıkar zincirine göre yapar.
- Aidiyet Duygusunun Bitmesi: Vatandaş, devletini “kendini koruyan bir baba” olarak değil, “kendini ezen bir aygıt” olarak görmeye başlar. Bu da milli birlik ve beraberlik ruhunu temelinden sarsar.
5. Nihai Sonuç: Kaos ve Çöküş
Adaletin olmadığı bir toplumda ne kadar çok yol, köprü veya gökdelen yaparsanız yapın, o toplum içten içe çürümeye devam eder. Adaletsizlik bir asit gibidir; girdiği her yapıyı eritir. Sonunda toplum, ortak bir değerde buluşamayan, birbirinden nefret eden ve adaleti sadece kendi çıkarı için isteyen kutuplaşmış yığınlara dönüşür.
Kısacası: Adalet kaybolursa, o ülkede sadece hukuk bitmez; huzur, bereket, bilim ve insan onuru da aynı hızla yok olur. Tarih, adaletsizlik üzerine kurulup da ayakta kalan hiçbir imparatorluk veya devlet kaydetmemiştir.