Bakmayın şimdiki o “insan hakları” muhabbetlerine, o dönem bambaşka bir dünya, bambaşka bir düzen vardı. Ve Türk-Moğol hükümdarı Cengiz Han, o düzeni kurarken, öyle sıradan cezalarla falan uğraşmazdı. Onun yöntemleri, adeta bir sanat eseri gibiydi, öyle ki bir kere duyanın aklından kolay kolay çıkmazdı. Amacı, sadece suçluyu cezalandırmak değil, tüm obaya, tüm hanlığa, hatta tüm dünyaya ders vermekti.

Şimdi gözünüzde canlandırın o sahneyi… Bir suçlu düşünün, belki bir hırsız, belki bir hain, belki de hanın sözünü dinlememiş bir densiz. Yakalanmış, getirilmiş, boynu bükük. Ve Cengiz Han’ın adaleti tecelli edecek. Ama bu adalet, bildiğiniz gibi kılıçla kesip biçmek değil. Hayır, çok daha derin, çok daha “Moğolca” bir yöntem bu.
Önce o zavallı adamın üstündeki her bir kıyafet, paçavra dahi kalmayacak şekilde çıkarılır. Vücudu, adeta bir kurbanlık hayvan gibi çırılçıplak bırakılır. Sonra başlar o iğrenç hazırlık… Vücudunun her bir zerresine, ince ince, katı katı, bolca koyun kuyruk yağı sürülür. O yağ, deriye öyle bir yapışır, öyle bir dolar ki, düşünün o hissi… Teniniz nefes alamaz hale gelir, her tarafınız ağır ve yapış yapış olur. Ama daha bitmedi! İşin asıl “inceliği” şimdi başlıyor.
Adamı, o yağlı ve çıplak haliyle, taze kesilmiş bir keçi derisine sıkıca sararlar. Deri, taze olduğu için yumuşaktır başta, ama güneşin altında, havanın etkisiyle yavaş yavaş kurumaya, büzülmeye başlar. Ve zavallı mahkum, adeta bir kozanın içine hapsolmuş gibi olur. Hani bir böcek düşünün, kendi ördüğü kozada sıkışıp kalmış… İşte öyle bir durum. Sonra iplerle sağlamca bağlanır, kaçma şansı bile kalmaz. Ve güneşin altında, o bozkırın kavurucu sıcağında, çaresizce beklemeye bırakılır.
İlk başta belki sadece bir sıcak, bir rahatsızlık… Ama zaman geçtikçe, o keçi derisi büzüldükçe, vücudu öyle bir sıkmaya başlar ki, her bir nefesi işkenceye döner. İşte o an, asıl dehşet başlar. O koyun kuyruk yağı ve keçi derisi, güneşin altında öyle bir etkileşime girer ki, bir süre sonra o yağın ve derinin birleştiği her yerde küçük, beyaz kurtçuklar peydahlanır. Minik, iğrenç, kıvrım kıvrım kurtçuklar! Ve bunlar, sadece derinin üstünde kalmazlar. Hayır! O kurtçuklar, yağa doymuş, havasız kalmış, çaresiz bedenin üstünde hareket etmeye, yavaş yavaş derinin altına işlemeye başlar.
Düşünün, derinizden içeri giren her bir kurtçuk, etlerinizi kemirmeye başlar. Sizi canlı canlı, içeriden yiyip bitirirler. Önce bir kaşıntı, sonra dayanılmaz bir sızı, sonra keskin bir acı… Mahkum, o güneşin altında, çırılçıplak sarılı olduğu derinin içinde, her bir zerresiyle, her bir sinir ucuyla bu dehşeti yaşar. Gözlerinden yaşlar akar, sesi kısılır, çığlıkları bozkırın rüzgârına karışır. İşte o an, gerçekten neyin suç, neyin ceza olduğunu iliklerine kadar hisseder. Ve bu acı, bu tarif edilemez işkence, saatler, hatta günler sürer. Ta ki son nefesini verene kadar…
Cengiz Han’ın adaleti buydu işte. Ne kadar dehşet verici olursa olsun, amacı netti: Suç işleyenlerin sonu, herkes için bir ibret dersi olmalıydı. Öyle ki, bu tür bir infazı duyan herkes, bir daha suça bulaşmadan önce bin kere düşünürdü. O, sadece toprakları değil, zihinleri de fethetmişti. İşte bu yüzden, Moğol imparatorluğu o kadar büyüdü, o kadar korku saldı. Çünkü Cengiz Han, sadece kılıcıyla değil, aynı zamanda o dondurucu, acımasız ve yaratıcı adalet anlayışıyla hükmediyordu. Korkunç, evet. Ama etkili miydi? Kesinlikle.