Etiket arşivi: turancılar

Türk Milliyetçileri Rusya ve Ukrayna Savaşında Hangi Tarafı Desteklemeli?

Bu yazı 16 Mart 2022 tarihinde yazılmıştır. İlerleyen aylarda ve zamanlarda Rusya ve Ukrayna’nın tutumu Türkiye’ye karşı değişirse yazıyı da ona göre değerlendirmeniz gerekmektedir. ABD ve AB’nin tutumu ve dünyadaki mevcut şartları dikkate alarak yazıyı okumanızda fayda vardır.

Rusya-Ukrayna Savaşında taraf olmak Türkiye için büyük zarar demektir. Çünkü Türkiye iki tarafa da pek çok açıdan bağımlıdır. Türkiye iki ülkeye ile de teknoloji ve gıda olarak alış-veriş yapmaktadır. Bu iki ülkeden biriyle ilişkilerin bozulması Türkiye’nin yapısını bozacaktır. Türkiye’deki Türk Milliyetçilerinin geleneksel Rus düşmanlığından dolayı sorgusuz sualsiz Ukrayna’yı desteklemesi mantıklı değildir. Türk milliyetçisi her şeyden önce aklı ile hareket etmelidir. Duygusal nedenlerden dolayı direkt olarak Rusya’yı cephe almak sadece vicdanımızı rahatlatır, uzun vadede ise Türk ırkına zarar verir. Türkiye maalesef iki ülkeye de bazı nedenlerden dolayı bağımlıdır. Türkiye’nin yapacağı en iyi şey iki ülke ile de ilişkilerini korumak ve bu savaşı kendi lehine çevirerek batıya ne kadar güçlü olduğunu kanıtlamak, masada olduğunu göstermek, Rusya’ya yalnız olmadığını kanıtlayarak ambargo uygulamamak, Ukrayna’ya da silah yardımı yapmak ve sivillerin tahliyesini yardımcı olmalıdır. Bazı arkadaşlar diyebilir, bu iki yüzlülük değil mi diye… Evet, duygusal olarak bakarsak öyledir fakat ticari olarak bakarsak öyle değil. Çünkü yarın bu savaşı bittiğinde batılılar bize var gücüyle cephe alacak, belki de Rusya’ya uyguladıkları ambargoları bize uygulayacaklar. Yunanistan deniz yetki alanını genişletir ve Akdeniz’deki tüm kaynakları ele geçirirse ve Türkiye savaş açmak mecburiyetinde kalırsa hangi batı ülkesi Türkiye’yi destekleyecek? Ayrıca Avrupalı ve Amerikalı Neo-Naziler de Ukrayna’yı desteklemektedir ve bu Neo Nazilerin uzantısı olan partiler de Avrupa siyasetinde parlamentoda koltuk kapmıştır. Bilirsiniz ki Neo Naziler de aşırı Türk karşıtıdır. Bu yüzden eğer Türkiye ile Yunanistan savaşırsa arkamızda bazı müttefikler olmalı. Ruslardan müttefik olur mu? Elbette olmaz. Türkün Türk’ten başka dostu yoktur fakat neden hem Avrupa’yı hem de Rusya’yı karşımıza alalım? En azından bir tarafı karşımıza alıyorsak diğer tarafla da bir diyaloğumuz olmalı. İki tarafı da karşımıza alırsak kaybeden taraf oluruz. Şunu unutmayalım, Türkiye Rus uçağını düşürdüğünde batılılar Türkiye’yi desteklemedi. Türkiye ile Rusya savaşırsa ABD bu savaşta tarafsız kalacağını söyledi. Kısaca dengeler iyi kurulmalıdır. Yoksa Türkiye’nin hali haraptır. Türk milliyetçileri de aklını başına devşirmeli, Ukrayna-Rusya savaşına duygusal bakmamalıdır.

İslam Birliği Kuruntudur, Gerçekleşmesine İmkan Yoktur

İslam Birliği Kuruntudur, Gerçekleşmesine İmkan Yoktur. Çünkü Müslüman devletler hiçbir konuda anlaşamıyor, devletler anlaşsa bile halk anlaşamıyor. Mezhep farklılıkları da en büyük engel. Örneğin; Arap’ın haram dediğine Türk helal diyebiliyor. Müslüman olan herkes de şeriat kanunları altında yaşamak da istemiyor. Bu aslında bir çelişkidir, çünkü şeria demekt Kuran demektir. Ancak Müslümanlar arasında çok fazla ihtilaf (anlaşmazlık, uyuşmazlık) var. İslam’ın ilk yıllarında bile peygamberin damadı Ali ile Peygamberin eşi kanlı bıçaklı birbirlerine girmediler mi? Ali, Ömer, Osman gibiler peygamberin yanında bulunan şahsiyetler peygamber öldükten sonra kavgaya tutuşmadılar mı? Peygamber Muhammed’in cennetle müjdelediği insanlar birbirlerinin kanını dökmedi mi? Gerçekler bu şekilde ortadayken günümüzde farklı kültürlere, farklı ırklara, farklı dillere ve farklı mezheplere ait olan insan topluluklarını İslam Birliği adı altında birleştiremeye çalışmanın intihar etmekten ne farkı vardır?

Büyük Türkçü Nihal Atsız’ın ise bu konuda görüşleri şöyledir;

Yedinci yüzyılda ortaya çıkan Müslümanlık, sosyoloji bakımından Arapların millet haline geçme savaşıdır. Aynı dili konuştukları halde birbirine düşman boylar ve uruklar durumunda dağınık bir hayat yaşayan kalabalık bir kavim, bir iç veya dış etki ile birlik kurma yoluna elbet gidecekti. Peygamberin ortaya koyduğu esaslar her şeyden önce bunu sağlamış, bilgisizlik, ahlâksızlık ve pislik içinde yuvarlanan Araplara yüksek bir din ve ahlâk şuuru ile milli birlik düşüncesini aşılamaya çalışmıştır. Peygamber hayatta oldukça kudretli ve sempatik şahsiyeti, konuşmaktaki üstün kabiliyeti sayesinde bunu sağlamış, bazı sağlam arkadaşları da kendisini destekleyerek güçlü bir birliğin temellerini atar gibi olmuşlardır. Fakat en yakın arkadaşları arasındaki birlik ve dayanışma bile ancak görünüşte idi. Arapların yüzyıllar boyunca devlet kuramamaktan doğan bölücülükleri, aile ve şahıs menfaatini her şeyden üstün tutan ayırıcı tabiatları, dedikoduculukta son dereceyi bulan ahlâksızlıkları Peygamberin ölümünden sonra hemen kendisini göstermiş, hatta onun sağlığında bile akrabası ve damadı Ali ile, Peygamberin evdeşlerinden Ayşe hakkındaki dedikodular büyük sarsıntılara yol açmıştı. Ayrılık ve bozgunculuk Peygamberin ölümüyle ve ilk önce onun en yakın arkadaşları arasında başlamış devlet başkanlığı ihtiraslarının doğurduğu kavgalar, Müslümanlığı parçalayarak mezhep savaşlarına yol açmış ve yirminci yüzyıla kadar Müslümanlar, birbirini tekfir eden ayrı gruplar halinde bir ölüm dirim savaşı yapmışlardır.

Arapların devlet kurmaktaki kabiliyetsizliğinin ve siyasi ahlâksızlığının en kesin tanığı, peygamberden sonra Arap devletinin başına geçip “Hulefâ-i Raşidin” (Ergin ve üstün halifeler) adını alan (yıl: 632-661) ve hepsi de, daha hayatlarında Peygamber tarafından Cennetle müjdelenen dört kişiden üçünün (Ömer, Osman, Ali) suikastlarla öldürülmesidir ki böyle bir rezalet, Bizans’tan başka hiçbir devletin tarihinde gösterilemez. Buna rağmen Arapların, iki büyük düşman devletten İran’ı ortadan kaldırıp Bizans’ın güney ülkelerini almalarında olağanüstü hiçbir şey yoktur. İran – Bizans arasında yüzyıllardır süren savaş ikisini de yıpratmış, ayırıcı İran’ın doğudan Türkler eliyle yediği darbeler bu devleti ölüm haline getirmişti. Yeni bir inanç ve ülkü ile çölden fırlayan Araplar için kaybedilecek bir şey olmadığı gibi, ölürlerse Cennete gitmek, kalırlarsa yağma ve çapul yapmak gibi çekici özellikler de iştahlarını arttırıyordu. Araplar, görünüşte büyük bir devlet kurmuş olmalarına rağmen, doğuda İran ve İspanya’da Vizigot devleti gibi iki yorgun ve bitkin devletten başka hiçbir devleti ortadan kaldıramamışlar ve rastladıkları ilk ciddi kuvvet olan Franklar önünde durmaya mecbur kalmışlardır. (732) Abbasilerin hâkimiyeti tamamen nazari idi. Halife olmaları dolayısıyla bütün Müslüman devletler sözde ona bağlı bulunuyor, gerçekte ise halifelerin görevi güçle iktidara gelen şu veya bu hanedanın meşru olduğunu tasdikten ibaret kalıyordu. Onuncu yüzyıl ortalarında millet halinde Müslüman olan Türkler, İranlılar tarafından İslamiyet’i ortadan kaldırmak için hazırlanan büyük ihtilalı suya düşürmekle, farkında olmadan bu dini kurtardıkları gibi, onbirinci yüzyılın ortasından Kurtuluş Savaşının sonuna kadar da tek başlarına İslam dünyasının önderi ve savunucusu olmuşlardır. Günümüzde Pakistan gibi büyük bir İslam Devletinin doğması da büyük Türk İmparatoru Gazneli Mahmud’un Hindistan’a yaptığı akınların sonucu, yani Türklerin Müslümanlığa bir hizmetidir.

Müslümanlığı tek başlarına birçok millete karşı savunmalarından mıdır, yoksa manasını anlamadıkları Kur’ana kayıtsız şartsız inanmaktan mıdır nedir Türkler İslamiyet’i, taassupla kabul eden tek millet olmuştur. Müslüman ve Hıristiyan Araplar arasında bir dayanışma olduğu gibi Türklerden çok sonra Müslüman olan Arnavutların Hıristiyan soydaşlarıyla din savaşı yaptığı görülmemiştir. Boşnaklar yani Müslüman Sırp veya Hırvatlar da Ortodoks Sırp ve Katolik Hırvatlarla din çatışması olmadan yaşamışlardı. Türklere gelince iş değişmiştir. Onuncu yüzyılda Müslüman olur olmaz ilk iş olarak Budist Uygurlarla vuruşmaya başlayan Karahanlılar’ın bu âdeti tarih boyunca süregelmiş, bu kadarla da kalmayarak Sünnilik, Şiîlik davası, Türkleri iki ordu halinde asırlarca çarpıştırarak hem milli enerjinin boşuna harcanmasına, hem de siyasi Türk birliğinin gerçekleşmesine engel olmuştur. Dini taassubun dünyanın her köşesinde yerini müsamahaya bıraktığı günümüzde bile Hıristiyan, Şamanî ve Musevî Türkler, hatta Şiî-Alevi Türkleri bizden saymayacak kadar gözü dönmüş sözde aydın mutaassıplar aramızda hiç de az değildir.

Bugünün medeni insanı için din, fertlerin kanaat ve inancı meselesidir. Dinî partilerin kurulduğu, din üniversitelerinin bulunduğu ülkelerde bile fertlerin her türlü dinî inancı saygı görür. İnancın mantığı olmaz. Herkes, her istediği şeye inanmakta hürdür. İsa’nın dini hem kardeşlik, hem de barış dini olduğu halde Hıristiyan milletler yüzyıllardır birbirleri ile boğuşmaktan vazgeçmemişlerdir. Nazarî Müslüman kardeşliği de kanlı savaşlara en ufak bir etki yapamamıştır. Çünkü yüzyılların getirdiği gelenekler dinden daha kuvvetlidir ve tarihi mukadderat korkunç bir şeydir. Böyle olduğu halde bizdeki din mutaassıpları bugün hâlâ İslam kardeşliği kurulabileceği kuruntusu içinde esrimiş (sarhoşlaşmış), kendi geçmişlerini, büyüklerini inkâr sapıklığına düşmüşlerdir. Onlar için mühim dava Ali-Muaviye davası, Hüseyin’in öldürülmesi olayıdır. Arapça resmi dil olmalıdır. Türkçe zaten dil değildir. Mete, Atilla, Çengiz, Hülegü kafirdir. Kan içici zalimlerdir. Şeriattan başka kanun olmamalıdır. Çocuklara Demir, Taş, Kaya gibi iptidaî adlar, hele Arslan, Pars, Bozkurt, Doğan gibi hayvan isimleri vermek dinsizliktir. İslamî adlar verilmelidir. Türkleri İslamiyet adam etmiştir. Ancak İslamiyet sayesinde büyük devletler kurabilmişizdir. V.b… Artık bu hezeyanlardan kurtulmanın, kendimize dönmenin çağı gelmiştir. Ali-Muaviye kavgası, Hüseyin’in öldürülmesi bizim için mesele bile değildir. Bu, Arapların iç işi, bizim için de yabancı tarihlerin bin bir konusundan herhangi birisidir.

Bizim için Hüseyin’in Kerbela’daki ölümü değil, Kür Şad’ın Çin’deki, Genç Osman’ın İstanbul’daki ve Osman Batur’un Altaylardaki ölümü daha ilgi çekici, daha acıklı ve daha şanlıdır. Bizim için Endülüs’ün düşmesi değil, Kazan’ın, Kırım’ın, Türkistan ve Azerbaycan’ın kaybı meseledir.

Mete, Atila, Çengiz ve Hülegü yasa yapıcı ve düzen kurucu birer kahramandır. Bunların topyekûn yaptıkları tahribat Halife Ömer’in İran ve Mısır’da yaptıkları yanında hiç kalır. Çünkü bunlar karşı koyan, ihanet eden ve savaşla alınan şehirleri yıkıyorlardı. Ömer ise kâfir eseridir diye İran’ın medeniyet eserlerini yıktırmış ve Koca İskenderiye Kütüphanesini yaktırmıştır. Şaman dininde olan Hülagü Han ölürken Hıristiyan evdeşi Dokuz Hatun’un ruhunun dinlenmesi için dua edilmesine izin istemesi üzerine, dua yerine yoksullara sadaka verilmesini, vergilerin indirilmesini istemiştir. Bu muhteşem cevabı hangi Arap halifesi verebilmiştir?

İslam birliği taraftarlarına göre Türkler, Müslüman bir millet oldukları için Müslümanca adlar almalıdır. Türklerin İslam olmazdan önce kullandıkları adları almak yanlıştır, Müslümanlığa aykırıdır. Dünyada bundan daha yanlış ve iptidai düşünce olamaz. İslam adları denen adlar Arap adlarıdır. Bunların hemen hepsi de İslamlıktan önceki zamandan beri Araplar arasında kullanılmaktadır. Yani küfür ve cahiliyet zamanından kalmadır. Anlamı bilinmeyen kelimeleri çocuklarımıza takmakta maddi veya manevi hiçbir kazancımız yoktur. Aksine, milli ruh bakımından kaybımız vardır. Hele Müslüman adları arasında Yahudilerden Araplara geçen Musa, İsa, Süleyman, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Harun, Davud gibi adlar bizim Türkçe adlarımızla ölçüştürülebilir mi?

Hayvan adıdır diye Bozkurt’a, Alparslan’a, Ertuğrul’a itiraz edenler Muaviye’nin “Uluyan Dişi Köpek” ve Osman’ın “Yılan Yavrusu” demek olmasına ne buyururlar? Araplarda yalnız şahısların değil, boyların da hayvan adı aldığı vardır. Mesela bir kabilenin adı “Beni Kelb” yani “İtoğullarıdır” Kadın adları da öyledir: Ayşe “Yaşar”, Fatma “sütten kesilmiş”, Hatice “Vaktinden önce doğmuş”, Zeynep “tombul” demektir.

Hele Türkler’in İslamiyet’ten sonra büyük devlet kurabildikleri iddiası ile sadece gülünçtür. Çin Seddi’nden Avrupa ortasına kadar uzanan büyük ve şanlı Kun Devleti yedi yüzyıl sürmüş; Çin’den Doğu ve Batı Roma’dan haraç almıştır. Basit bir barbar topluluğu ne bu kadar uzun yaşayabilir, ne de bu büyük ve medeni devletleri vergiye bağlayabilirdi. Kore’den Kırım’a kadar iki asır süren ve adı sanı Çinlilerin, İranlıların, Arapların ve Batı Romanın hatırasında büyük bir iz bırakan teşkilatlı ve demircilik üstadı Gök Türklerle maddi medeniyet alanında Uygurlardan ve içinde kalabalık Müslüman Türklerin bulunmasına rağmen İslami karakterde bir devlet olmayan, tarihin en büyük imparatorluğu, Çengiz Han Devletinden uzun boylu konuşmaya lüzum yok. Bu kadar sözden maksat, Türklerin büyük devlet ve medeniyet kurmak için Müslüman olmaya ihtiyaçları bulunmadığının tesbitidir.

Tarihi gerçek şudur ki: Türkler Müslümanlık sayesinde değil, Müslümanlık Türkler sayesinde yükselmiş ve yaşamıştır. İslam birliği taraftarlarının mesele haline getirdikleri konulardan biri de selamlaşma işidir. Bunlar “günaydın”ı kabul etmiyorlar. “Selamünaleyküm” diyorlar ve bunun Müslümanlar arasında manevi bir bağ olduğunu ileri sürüyorlar. Müslümanlar arasında manevi bağ selamlaşma ile olacaksa bütün Müslümanların Türkçe selamı kabullenmeleri mantık ve ahlak icabıdır. Çünkü İslamiyet’i koruyan, yaşatan ve yüceltenler sadece Türkler olmuştur. Selçukluların Haçlılara karşı o destanî savunması olmasaydı kalabalık, mutaassıp ve gözü pek Haçlı orduları yer yüzünde bir tek Müslüman bırakmazdı. Osmanlılar ise Haçlıları yalnız durdurmakla kalmamış taarruza geçerek yüzyıllarca Hıristiyanlığın ortasında tek başına Müslümanlığı temsil etmiştir.

unları bir tarafa bırakalım: Balkan Savaşında topyekun ihanet eden Arnavutlar, Birinci Cihan Savaşında topyekun ihanet eden Araplar Müslüman değil miydiler? İngiliz casusu Lavrens’in altınlarını alınca, Medine’yi savunan Türk askerlerine karşı İngilizlerle birlikte saldıranlar Müslüman Araplar değil miydi? Bu Arapların başında Peygamber soyundan gelen Şerif ailesi, yani sonradan Irak ve Ürdün tahtlarına geçen adamlar bulunmuyor muydu? Bugünkü nesiller, tarih kitaplarında okumadıkları için bilmezler: Birinci Cihan Savaşının sonunda Türk ordusu Suriye cephesinde bozulunca Türk esirlerini öldürenler, altın yuttuklarını sanarak öldürdükleri ve bazen diri Türklerin karnını deşenler hep bu din kardeşimiz Araplardı. Daha acıklısı da, İslam halifesi olan Türk padişahına ihanet eden Şerif ailesinin fertleri Şam’a girerken, bu Araplar, Türk tutsaklarını, Anadolu evlatlarını, koyun keser gibi boğazlayarak Peygamber soyundan gelen şeflerine kurban etmişlerdi. Bütün bu vahşet Arap Milliyetçiliği adına yapılıyordu. Arapları kendilerinden asla farklı tutmayan, Peygamber soyudur diye bilakis onlara üstün değer veren Türklere karşı bu cinayetler sırf kral olmak ihtirasıyla gözü dönen adamlar, İngiliz altınlarıyla satın alınmış dindaşlarımız Araplar tarafından yapılıyordu. Bugün ise Arap dünyasında Türk düşmanlığı umumileşmiştir. Arap milliyetçiliği, kendilerinden Filistin’i koparan Yahudilere ve Araplar Yahudilerden dayak yerken kendilerine yardım etmeyen Türklere düşmanlık düşüncesi üzerinde kurulmuştur. Okullarında Türk düşmanlığı aşılanmaktadır. Beş altı Arap devleti birden bir avuç Yahudi’ye yenildiklerini unutarak bizden Hatay’ı almak hülyası peşindedirler. Nasıl kuzeyden iktisadi yönlü Moskof emperyalizmi olan komünizm geliyorsa, güneyden Mısırdan da dini yönlü Arap emperyalizmi olan Nurculuk gelmektedir.

Türklük bakımından komünizmle nurculuğun hiçbir farkı yoktur. İkisi de Türk Milletini ve kültürünü yok etmek için uğraşmaktadırlar. Biri Arapçılık davasıdır. Bunun farkında olmayan binlerce şuursuz Türk bu iki düşman ülkünün kucağına kurtarıcı diye atılmaktadır. Kıbrıs’ta Türkleri yok etmek için çalışan Rumlara Müslüman Mısır’ın silah yardımı yaptığı radyo tarafından resmen açıklanmıştır. Buna rağmen hala İslam kardeşliği ve İslam birliği kuruntusu peşinde koşan beyinsizler varsa, gerçek Türkler, o gibilerin kasıtlı veya kasıtsız millet haini olduğunu bilmelidir. Millet ve vatan haini olmak için mutlaka askeri sırları çalarak para ile düşmana satmak icab etmez. Kendi milletinin düşmanlarına hayranlık beslemek, onların davasını gütmek, kendi kültür ve mazisini inkâr etmek de hainliktir.

İslam birliği ve kardeşliği kuruntudur. Dinin baş unsur olduğu çağlarda bile gerçekleşmemiştir. Bundan sonra, araya bu kadar ihanet ve düşmanlık girdikten sonra asla gerçekleşmeyecektir. Gerçekleşecek olan birlik İslam Birliği değil, Adalar Denizinden Altayların ötesine kadar Türk Birliği olacaktır.

Kürde Benzediği İçin Dövülmedi!

Sol veya sola yakın haber siteleri haberleri çarpıtmaya bayılır, özellikle bu haber de milliyetçilikle alakalı bir durum varsa… Sol haber sitelerinin “A Haber” den farkı yoktur. Belki “A Haber” bunlardan daha dürüst bile denilebilir… MHP’liler için Kürt düşmanı, Kürtlere saldırdılar gibi ifadelere yer veren sol haber siteleri, MHP’liler Türk ırkçısı olarak göstermektedir. Gerçekte ise MHP’liler Türk Irkçısı değil Türk İslam sentezcisidir. MHP’liler ırka önem vermez. Hiçbir MHP’li de birini Kürt diye dövmez. Haberlerde Kürt olduğu için dövüldü diyen kişiler aslında HDP’li zannedildiği için dövülmüştür. Ayrıca hiçbir MHP’li Ülkücüler Kürtler aleyhine slogan da atmaz, MHP’liler sevmediği insanlara Ermeni tohumu der. Ermenilere laf atarlar ama Kürtlere laf kondurmazlar. Bu satırları MHP’yi savunmak için yazdığımız zannedilmesin, fakat MHP’yi Türk Irkçısı veya Kafatasçı gibi göstermek komik. Bir MHP’liye Türk ırkı üstündür, Türkler tüm ırklardan üstündür derseniz alacağınız cevap ise şu olur; “Üstünlük takvadadır”. Yani gördüğünüz gibi MHP’liler ırktan ziyade dine önem verir, fakat dine önem verme olayı da aslında laftadır. Çoğu Ülkücü İslami kurallara göre yaşamazlar. İçki içerler ama ramazanda oruç tutmayana saldırırlar. Çarpık bir anlayışları vardır. Sol haber siteleri de Milliyetçilik üzerinden prim yapmaktan vaz geçsin, Milliyetçilik MHP’nin tekelinde olan bir olgu değildir. Gerçek Türkçü, Irkçı, Kafatasçı Ülkücüler 1969 Adana Kongresi ile MHP’den uzaklaştırılmıştır. Parti 1969 dan itibaren kabuk değiştirmiştir. MHP’liler ırkçı olsaydı Türkiye’de bir tane Suriyeli, Afgan, Iraklı Mülteci kalmazdı. Türkiye’yi adeta yangın yerine çevirirlerdi. Kürtler batının en güzel şehirlerinde rahat bir şekilde ticaret yapamazdı, ailecek batıya göç edemezlerdi. MHP’lilerin Milliyetçiliği bile tartışmalıdır.

Telengit Türklerine Ait Tarihi Değerler

Telengit Türklerine Ait Tarihi Değerler

Telengitler Rusya’da yaşayan azınlık Türk halklarındandır. Dünya’da sadece 4 000 yakın nüfusu olup, yok olma riski altındadırlar ( bazı bilgilere göre 2 500 kişi). Uzun zamandır Telengitler Altay halkının bir etnik grubu olarak bilinirdi. 2002 yılında Telengitler ayrı bir halk olarak tanıldı. Onlar Dağlı Altay’ın Çüy boz kırlarında yaşamaktadırlar.

Şaman inançlarına göre yaşayan Telengitler, göze görülen ile görülmeyenin arasındaki bağlantıyı önemserler. Onlar evreni üçe ayırırlar; dünya insanların yaşadığı yer, gök yüzü Tanrının onları izlediği yer ve yer altı ölüm ve ruhların yeri. Telengitlere göre ruhlar insanlar arasından üstün yetenekli ve ön görebilen insanları kendi yöntemleriyle hastalıklarla ve zorluklarla sınayıp seçtiklerini düşünürler. Ancak bu tür sınavlardan geçen insanlar Şaman olabilirler. Şamanlar ruhların belirttiği gibi “Ak Şaman” ve ” Kara Şaman” olarak niyetlerine göre ayrılırlar. Hastalığı, kötülüğü ve ölümü önceden göre bilen bu insanlar ruhların onlara verdikleri üstün güçlerini kullanarak bunlarla savaşmayı görev edinirler. Şamanlar her insanın ruhunun olduğunu ve bu ruhun insan vücudunu terk edince” kötü günler”in hastalığın ve ölümün geldiğini düşünerek, bu ruhun insan bedeninde kalması için çabalarlar . Telengitler en çok pınar, dere ve ırmakların kutsallıklarına inanırlar. Oraların tümünün bir kız, bayan, yada yaşlı bir kadın sahibi olduğunu ve onların insanlarla Tanrı arasında elçilik vazifesi yaptıklarına düşünürler. Bu nedenle de oralarda dilek ve dua ederler. Telenditlerde bunlar hakkında çok hikayeler de vardır. Telengitlerin inançlarında ateşin de önemi çok büyüktür. Ateş yakıp üzerinden atlamak veya eşyaları ateşin üzerinden geçirmek onlara göre kötü ruhlardan ve hastalıklardan arınmak demektir. Bu nedenle de ateş Şaman inanışlarında önemli bir semboldür.

Telengitler yaşadıkları bu toprakları dünyanın en gizemli ve kutsal yeri olarak bilirler. Bu topraklar onlara göre gizemin ve bilginin kaynağı, canlı ile onları yaratan tanrının buluştuğu noktadır. Doğa ise Tanrının onlara armanıdır. Konar göçer hayatları olan Telengitler sert hava şartlarına rağmen hayvancılık ile özellikle büyük baş; deve, yak, at, inek ile ailelerinin geçimlerini sağlarlar. Kışın kışlakta, yazın da yaylada ve dere kenarında hayvanlarını yayarlar. Genelde keçeden yapılmış çadırlarda yada tahta evlerde barınırlar. Hayvancılığın dışında erkekler balık avlarlar, kadınlar ise ot ve bitki toplarlar. Onlara göre “yer ana ekinleriyle insanları doyurur, gök yüzü baba ise ekinleri sular”. Bunların her zaman verimli ve bereketli olması için Tanrıya dua ederler. Bu yüzden de yer ana ile gök yüzü babanın uyumuna önemsemişlerdir. Telengitlerin hayatında müzik doğum ile başlar ölüm ile biter. En önemli özellikleri ise çeşitli gırtlak sesleridir. Hayatlarının her noktadında bebek ninnilerinden hayvan yaymalarına kadar şarki ve türkü vardır. En önemli müzik aletleri ise topşurdur. Telengitler sevinçini, üzüntüsünü, tüm ruh hallerini bu aleti çalarak ifade ederler. Bazen de sadece kendileri için rahatlamak ve dinlenmek için çalarlar. Telengitler Türk boylarının içinde kendi örf ve adetlerine en çok düşkün olan halk olarak bilinirler ve geleneklerini devam ettirmek için kendilerini bu yola adamışlardır…

Kaynak: Shurubu Kayhan

Nihal Atsız Kimdir? Hiç Duymadığınız Sözleri

Nihal Atsız Kimdir? Hiç Duymadığınız Sözleri

Nihal Atsız hakkında en çok şehir efsane dolaşan şahsiyetlerin başında gelmektedir. Mesela Atsız kendisini Irkçı ve Turancı olarak tanımlarken bazı kimseler Atsız ırkçı değildi demektedir ve Atsız hakkında yalan yanlış sözler uygulanmaktadır. Arkadaşlar, bir kişiyi ya olduğu gibi sevmelisiniz ya da sevmemelisiniz. Evet, Atsız bizzat kendisi ifade ettiği gibi ırkçı biridir. Bunu sık sık tekrarlamıştır.

Bugün 12 Ocak 2021. Bundan tam 116 yıl önce Türkiye’de Hüseyin Nihal Atsız doğdu. Kendisi Türk tarihine damga vurmuş bir şahsiyettir. Çok aksiyonlu bir hayatı olmuştur. Kimi yerde kahraman kimi yerde devlet düşmanı ilan edilmiştir. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Nihal Atsız ve yanındaki bazı kişileri yabancı devletlere çalışan ajanlar olarak suçlamıştır. Görüşlerinden dolayı sık sık mahkemeye çıkan Nihal Atsız, kendisini “Irkçı ve Turancı” olarak tanımlar. Türk milliyetçinin şah damarı Türk ırkçılığıdır der.  Saçlarından dolayı Hitler’e özendiğini iddia edenler vardır, ancak Nihal Atsız saçlarını o şekil tararken Hitler daha tanınmıyordu bile. Yani bu iddia tamamen asılsızdır. Yine başka bir iddiaya göre Almanya’nın Führeri Adolf Hitler bizzat Nihal Atsız’a kafatası ölçmesi için alet göndermiş. Bu iddia da asılsızdır. turkcemalumatlar.wordpress.com Hitler hediye göndermiştir ama hediye gönderdiği kişi Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır. Kendisine araba hediye etmiştir. Nihal Atsız MHP lideri Türkeş ile de sıkı bir arkadaştı ancak Türkeş’in değişen fikirlerinden dolayı yolları ayrıldı. Daha doğrusu Nihal Atsız, Yunus Emre ve Mevlana hakkında söylediklerinden dolayı Türkeş ile arası bozuldu ve Türkeş kendisi ile konuşmayı kesti. Atsız, Yunus Emre’ye sapık ruhlu, Mevlana’ya ise eşcinsel demiştir.

Nihal Atsız Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet gibi kişilerle de sık sık polemik yaşamıştır. Necip Fazıl ile de inişli çıkışlı diyalogları olmuş hatta bir dönem birlikte yargılanmışlar ve mahkemede hâkim karşısına çıkmışlardır.

Nihal Atsız pek çok kitap, makale yazmıştır ve yazdıkları sık sık yasaklanmıştır. Atsız sık sık Kemalistler, İslamcılar ve Komünistler ile sözlü münakaşalara girmiş, eleştiriler yapmıştır bunun neticesinde de dergileri yasaklanmıştır. Bundan dolayı bir dönem takma ad kullanmak zorunda kalmıştır. Öğretmenlik hayatında sık sık sürgün yemiştir, rahat yüzü görmemiştir. Askerdeyken Arap asıllı bir teğmene selam vermediği için ordudan kovulmuştur.  Kendisini ırkçı ve Türkçü olarak tanımlayan Nihal Atsız, eski Türk dini olan Kök Tengriciliğe inanmaktadır.

Atsız Irkçılığı Nazilerden mi öğrendi? Hayır. Atsız’ı gerçek manada ırkçı ve kafatasçı yapan kişi Doktor Rıza Nur’dur. Rıza Nur, daha ortada Nazi Partisi veya Faşist İtalya yokken ırkçılıkla ilgili makaleler yazıyordu ve bizzat milli eğitim bakanı olduğu zamanlar da ırkçılık yapıyor, Türk olmayanlara memurluk vermiyordu.

Bir Gazeteci Nihal Atsız ile konuşurken Atsız’a “Siz Gördüğüm En Büyük Irkçısınız” demiştir. Atsız ise “Teşekkür Ederim, iltifat ettiniz” diye cevap vermiştir.

Nihal Atsız’ın bazı bilinmeyen önemli sözleri;

* İlk düşüneceğimiz şey: Türkiye’de Türk Kültürü’nü hakim kılmak, yabancı tesirleri silkip atmaktır.

* Komünizm, ruh ve seciye bakımından soysuzlaşmış binlerce casusu bulunan bir Moskof emperyalizmidir.

* Biz bu Türk ahlakına tam olarak sahip bulunduğumuz zamanlarda yükseldik. Yabancıların ahlakını alarak bozulduğumuz zaman düşüp geriledik. Yükseldiğimiz zamanlar bu toprak, büyük milli davalar için kendilerini feda eden; yalan, iki yüzlülük bilmeyen, vicdanını satmayan insanlarla dolu idi. Niğbolu’da 60.000 Türk, birleşik Avrupa’yı yenerken; Yavuz, korkunç çölleri aşarken; Kanuni, boy ölçüşmek için Charles-Quint’in ordusunu ararken böyle yıkılmaz ruhlu bir topluma dayanıyordu. turkcemalumatlar.wordpress.com

* Yahudi krallarını peygamber diye Türk milletine telkin ederek milli mefahiri unutturmak suretiyle İsrailiyyatı hayat ve ahlak sistemi diye öne sürmek milli bir cinayettir.

*Cumhuriyet rejimi için en ufak rahatımı bile feda etmem.

* Ailelerde irsî hususîyetler olduğu gibi ırklarda da irsî hususîyetler vardır. Yüksek ırklarda bu hususîyetler müspet hususîyetlerdir. Bu müspet hususîyetler ancak aşağı ırklarla karışma neticesinde bozulur. Yüksek ırk pek çabuk bozulur. İki müsavi ırk olan Norveçliler ile İtalyanlardan yüzer çift evlense doğacak çocukların aşağı yukarı yarısı Norveçliye yarısı İtalyan’a benzer. Fakat yüz Türk’le yüz zenci evlense doğacak çocukların hepsi zenciye benzer. Çünkü zenci aşağı ırktır. turkcemalumatlar.wordpress.com Tesâlüpte onun hususîyetleri üstün bir yer tutacaktır. Zenciden daha üstün, Türk’ten daha aşağı olan öteki ırklarla yapılan karışmalarda da Türk ırkı üstün hasletlerinden yine kaybeder. Sayı ile bir örnek vermek gerekirse, şunu söyleyebilirim ki; yüz Türk’ün yüz zenci ile evlenmesinden doğacak çocukların hepsi zenci olursa; yüz Türk’ün yüz Yahudi yahut yüz Arap veya Kürt; yahut yüz Arnavut, Boşnak, Gürcü veya Rus’la evlenmesinden doğacak çocukların yüzde yetmişi, sekseni Türk’e benzemez. Bu benzemeyiş hem gövde yapısında, hem de karakterdedir.

*Komünist, vicdanını Yahudi “Marks”a satmış olan vatansız serseri demektir. Amele diktatörlüğünün kurulduğu yerde cennete varılmış olduğunu zanneder. O, bazen bu zannında samimî olan bir aptaldır. Bazen de samimî değildir, aldatmak için böyle söyler. O zaman da kalleştir. Komünist, dünyada patronla işçi arasındaki hukuk müsavatsızlığını halletmek için ortaya atıldığını söyler. Bunun için de ilk yaptığı iş dinleri, milliyetleri, vatanları inkâr etmektir.

*Memlekette Türkçülerden başka sağlam ve gerçek milliyetçi yoktur. Şartla şurtla milliyetçilik olmaz. Bütün insanları Türklerle eşit tutan yahut bir kısım Türkleri başka bir millet gibi gören milliyetçiliğe de gülünür. Milliyetçilik her şeyden önce maşeri bir bencilliktir. Milliyetçiyim ama Arap veya Moskof kardeşlerimi de çok severim dedin mi, milliyetçi değil, kozmopolitsin demektir.

*Millete ve vatana bağlılık bakımından birkaç türlü vatandaş vardır. Bunların başında kahramanlar gelir. Hiçbir karşılık beklemeden kendisini her zaman millet ve vatan uğruna harcayabilenler, kahraman vatandaşlardır.

* Bizim ırkçılığımızı da Alman yardakçısı olduğumuza tanık diye gösteriyorlar. Yoldaşlar şunu iyi bilsinler ki Almanya cihan haritasından silinip Almanlığın kökü kazınsa bile biz yine ırkçı kalacağız. Alman ırkçılığı yalnız Yahudilere karşıdır. Anası veya babası Çek, Lehli gibi Alman düşmanı milletlerden olan fertleri Almanlar yabancı saymıyorlar. Bizim ırkçılığımız ise bütün milletlere karşıdır.

* Büyük adam, özel hayatında da yüksek ve temiz olan adamdır. Birtakım meziyetleri olan reziller, hiçbir zaman büyük adam değildir.

* Türkçülük ülküsünün bugünkü en büyük şahsiyeti Rıza Nur’dur.

* Doktor, siyaset ve devlet adamı, tarihçi ve Türkçü olarak Türk tarihinde ileri bir yeri olan Rıza Nur’un en kuvvetli cephesi Türkçülüğüdür. Doktor olarak, bilhassa Kurtuluş Savaşında, milletine değerli hizmetler yapan, sünnetçiliği ilmî bir şekle koyarak bu alanda orijinal eserler veren; geniş halk yığını ve gençler için yazdığı büyük Türk Tarihiyle Türkiye’de milliyetçilik, Türkçülük ve ırkçılık duygu ve düşüncelerini alevlendiren; Lozan’da ikinci murahhas olarak -Baş murahhas İsmet Paşa’nın dediği gibi- en büyük hizmeti yapan ve ondan sonraki bütün çalışmasını Türklüğe, Türkçülüğe veren ve ömründe en büyük övüncünün Türk yaratılmak olduğunu söyleyen Doktor Rıza Nur, meziyetleri ve eksikleri ile birlikte büyük çapta bir adamdı.

*Saçlarım benzermiş… Bu ahmakça iddia yıllardan beri birçok budalalar tarafından aleyhimde delil gibi kullanıldı. Hatta evimde Hitler’in resminin asılı olduğu bile söylendi. Ben, dışardan gelmiş hiçbir fikri kabul etmeğe tenezzül etmiyecek kadar milli gurur ve şuura sahip olduğumu, içtimai mezhebimin Türkçülük olduğunu vaktiyle yazarak ilan ettim. Daha ne yapabilirim? Saçım Hitlerinkine benziyormuş diye beni Hitlerci sanacak kadar budalalık gösteren binlerce, belki on binlerce zavallıya ayrı ayrı mektup yazamam ya…

* Irkçı değil misin? Irkçılığa düşman mısın? Öyleyse sen günün birinde Atenagoras’ı Türkiye Cumhurbaşkanı görmekte sakınca bulmazsın. Belki de Batı Hıristiyan dünyasının sevgisini ve yardımını kazanırız diye düşünürsün. Sen bir Yahudi sarrafın maliye bakanı olmasına ses çıkarmazsın. Kendi kesesini doldurmasına ve İsrail’e transferler yapmasına rağmen bütçeyi kabartacağı için sevinç bile duyarsın. Hattâ Kürt devleti kurmak için bunca Türk’ün kanına giren Şeyh Said’in torunlarından birinin başbakan veya devlet bakanı olmasına da ses çıkarmazsın. Sen yalnız Türkçülüğe karşı çıkar, Türk ırkçılığını yerer, Turancılığa düşmanlık edersin. Çünkü sen ya Türk ırkına yüzyıllarca kölelik etmiş bir milletin mensubu yahut da beyni işlemeyen, yobazlaşmış, okuduğunu sindirememiş bir budalasın.

* Tanrı insan idraki dışındadır. Kur’an, Muhammed’in talimatıdır. Bunun birçok delilleri vardır. Bir tanesi birçok yerinde aya, güneşe, fecre, atların köpüren ağızlarına yemin ve and verilmesidir. Yemini kim eder? İnsan eder ve kendisinden daha üstün bir varlığın adına eder, Tanrı yemin eder mi? Tanrı’dan daha üstün bir varlık olmadığına göre kendi yarattığı aya, güneşe neden yemin etsin? Görülüyor ki bu yeminler Muhammed’in gönlünden ve beyninden doğmadır ve hatta Araplar arasında İslamiyetten önceki zamanların usul ve adabınca edilmektedir.

* Nâzım Hikmetof Yoldaş! Sarı suratlı afyonkeş Çinlilerle kara suratlı yamyam Habeşlerin davasını güdüyorsan haydi oraya… Yolun açık olsun. Babıali caddesinde Habeş davası müdafaa olunamaz. Senin beğenmediğin burjuvalardan yüzlerce kişi Habeş davasını kanlarıyla korumak için kızgın kum çöllerine koştular. Sende o yürek nerede? Şimdiye kadarki susuşumuzu sakın güçsüzlüğümüze ve çekindiğimize verme. Deli Petro gibi bayrak açıp gelseniz bile bizi karşınızda Baltacılardan mürekkep bir ordu halinde bulursunuz. Hem bu sefer her biriniz için Katerin gelse de elimizden kurtulamazsınız.

* Temiz ve üstün olan şeylerin çabuk bozulması tabii bir kanundur. Bir bardak saf suyu bozmak için deniz suyundan bir kaşık yeterse, çirkeften bir damla yeter de artar bile. İşte ırkçılık budur. Yani Türk’lerin maddî ve manevî hasletlerinin bozulmaması için onun yabancı kanlarla karışmamasını isteyen millî bir düşüncedir. turkcemalumatlar.wordpress.com Gerçi Anadolu’yu açan atalarımız büyük şehirlerde yabancılarla biraz karışmışlardır. Fakat ırk bilgisinin verilerine göre bir topluluk yalnız belli bir zamanda karışır da sonra bu karışma devam etmezse, kendi kendisini tasfiye ederek bir müddet sonra eski hâline döner. “Üç göbekten beri Türk olanlara Türk derler” diyen Kâzım Alöç’ün bana isnat ettiği söz buradan çıkıyor. Duruşma sıralarında da söylediğim gibi su katılmamış Türk olmak için üç göbekten beri Türk olmak lâzımdır. Bunu söyleyen de ben değilim, ilimdir. Almanlar Yahudi’lere, Amerikalılar da zencilere karşı ilmin bu kanununu tatbik ederek üç göbek ilerisine kadar kanında Yahudilik veya zencilik bulunan insanları kendi milletlerinden saymamaktadırlar.

Vasiyeti: “Yağmur Oğlum! Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigâr olarak bırakıyorum. Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol. Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlar tarihi düşmanlarımızdır. Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Rumenler yeni düşmanlarımızdır. Japonlar, Afganlılar ve Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır. Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içeri(de)ki düşmanlarımızdır. Bu kadar düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı. Tanrı yardımcın olsun!”

Ey Türk gençliği! Çanakkale senin vatanındır!

Çanakkale’de ölen İngiliz, Fransız gibi askerler için Türkiye’de anıt dikilmesi Nihal Atsız ve bazı Türkçülerin zoruna gitmişti çünkü Türkler için dikilen bir tane anıt yoktu. Bu yüzden 1932 yılında Nihal Atsız uzun bir yazı yazdı. Yazının bir kısmını ise burada paylaşıyoruz.

Ey Türk gençliği! Çanakkale senin vatanındır! 18 yıl önce orada korkunç ve nispetsiz bir boğuşma oldu. Bir tarafta her türlü vesaitle pusatlanmış soğuk kanlı İngilizler, cesur İrlandalılar, yaygaracı Fransızlar, çevik Avustralyalılar, sporcu Yeni Zelandalılar; korkunç Senegallılar, diğer tarafta da sessiz ve gösterişsiz Türkler vardı. Bu korkunç boğuşmayı harikulâde kahramanlıkları ile senin kanından olan Türkler kazandı. Fakat ne korkunç tecellidir ki 18 yıl geçtikten sonra orada yenilen düşmanların âbideleri yükseliyor… Senin vatanında düşman âbideleri… Buna nasıl tahammül ediyorsun Türk genci? Diyelim ki paran olmadığı için onlara lâyık bir taş dikemedin! Fakat yılda bir defa oraya gidecek kadar kendinde kuvvet bulamıyor musun? Türk genci! Yurdunda mekteplerin açılmasını, yolların yapılmasını, fabrika bacalarının tütmesini devletten bekliyebilirsin! Fakat büyük ölülerine hürmet merasimini yapmak icap etti mi devlet senin gerinde kalmalıdır. Her yıl muntazam bir kütle halinde İstanbuldan kalkıp yaya olarak Çanakkaleye gitsen, kanlı boğuşma sahalarını gezsen ve orada mertlik dersi alsan nasıl olur? Türk genci Çanakkale destanını hiç bir kalem bize olduğu kuvvetle anlatamaz. Eğer sen damarlarında temiz Türk kanı taşıyan bir insansan aşağıdaki kısaltılmış satırlarda kendi ırkının kahramanlığını oku:

Türkiye, Almanya ile ittifak ettikten sonra boğazları kapatmağa mecbur olmuştu. 10 Ağustos 1914’te iki Alman harp gemisi boğazdan içeri girerek bize iltica ettiler. (Bu gemiler satın alınarak Yavuz ve Midilli adı konuldu.) Bu iki gemiyi kovalıyan İngiliz donanması boğazın topları karşısında durdu. Eylülden itibaren boğaz düşman tarafından abluka edildi. Boğazlar kapanınca Rusya, kendi müttefiklerinden ayrılmış oldu. Halbuki Rus ordusunun teçhizatı kötü, cephanesi azdı. Boğazlar açılırsa İngiliz ve Fransızların yardımı ile Rusların milyonluk askerleri silâhlandırılacak ve bu büyük kuvvetle Almanya ezilecekti. Diğer taraftan 1914 teşrinisanisinde Kafkas cephesinde Ruslara karşı başlıyan Türk taarruzu üzerine Rus başkumandanı İngiltere’ye müracaat ederek Türklerin dikkatini başka tarafa çekmek için Türkiye aleyhine bir nümayiş yapılmasını rica etti. Bu suretle uzun müzakerelerden sonra Çanakkale’ye taarruza karar verildi. Düşman 1915 şubatında Çanakkale’ye deniz hücumları yapmağa başladı. Birkaç defa yapılan bombardımanlardan bazıları oldukça muvaffakiyetli oldu. Fakat boğaz geçilemedi. Bu sıralarda yalnız deniz kuvvetleriyle bu işin başarılamıyacağı anlaşıldığından 60.000 İngiliz ve 17.000 Fransızdan mürekkep bir de ordu hazırlandı. 18 Martta düşman Türk tabyalarını sert bir ateş altına aldı ve düşmanın mayın tarayıcı gemileri Türk torpillerini topladı. Düşman bu suretle ertesi gün kolaylıkla boğazı geçeceğini umuyordu. 17/18 mart gecesi “Nusret” adındaki Türk mayın gemisi mayın kumandanı Yeniköylü binbaşı Hafız Nazmi Bey ve geminin süvarisi Tophaneli kolağası Hakkı Bey kumandasında olarak son kalan 20 kadar Türk torpilini büyük bir cesaretle düşmanın geçeceği yerlere serpti. Düşman bu hareketi okadar ummuyordu ki oraları projektörle aydınlatmaya bile lüzum görmedi. Eğer Türk gemicilerinin böyle bir fedakârlık yapabileceğini bir an düşünseydi bu harekete engel olabilirdi. 18 Mart 1915’te düşmanın kat’î deniz saldırışı yapıldı.

ürkiye, Almanya ile ittifak ettikten sonra boğazları kapatmağa mecbur olmuştu. 10 Ağustos 1914’te iki Alman harp gemisi boğazdan içeri girerek bize iltica ettiler. (Bu gemiler satın alınarak Yavuz ve Midilli adı konuldu.) Bu iki gemiyi kovalıyan İngiliz donanması boğazın topları karşısında durdu. Eylülden itibaren boğaz düşman tarafından abluka edildi. Boğazlar kapanınca Rusya, kendi müttefiklerinden ayrılmış oldu. Halbuki Rus ordusunun teçhizatı kötü, cephanesi azdı. Boğazlar açılırsa İngiliz ve Fransızların yardımı ile Rusların milyonluk askerleri silâhlandırılacak ve bu büyük kuvvetle Almanya ezilecekti. Diğer taraftan 1914 teşrinisanisinde Kafkas cephesinde Ruslara karşı başlıyan Türk taarruzu üzerine Rus başkumandanı İngiltere’ye müracaat ederek Türklerin dikkatini başka tarafa çekmek için Türkiye aleyhine bir nümayiş yapılmasını rica etti. Bu suretle uzun müzakerelerden sonra Çanakkale’ye taarruza karar verildi. Düşman 1915 şubatında Çanakkale’ye deniz hücumları yapmağa başladı. Birkaç defa yapılan bombardımanlardan bazıları oldukça muvaffakiyetli oldu. Fakat boğaz geçilemedi. Bu sıralarda yalnız deniz kuvvetleriyle bu işin başarılamıyacağı anlaşıldığından 60.000 İngiliz ve 17.000 Fransızdan mürekkep bir de ordu hazırlandı. 18 Martta düşman Türk tabyalarını sert bir ateş altına aldı ve düşmanın mayın tarayıcı gemileri Türk torpillerini topladı. Düşman bu suretle ertesi gün kolaylıkla boğazı geçeceğini umuyordu. 17/18 mart gecesi “Nusret” adındaki Türk mayın gemisi mayın kumandanı Yeniköylü binbaşı Hafız Nazmi Bey ve geminin süvarisi Tophaneli kolağası Hakkı Bey kumandasında olarak son kalan 20 kadar Türk torpilini büyük bir cesaretle düşmanın geçeceği yerlere serpti. Düşman bu hareketi okadar ummuyordu ki oraları projektörle aydınlatmaya bile lüzum görmedi. Eğer Türk gemicilerinin böyle bir fedakârlık yapabileceğini bir an düşünseydi bu harekete engel olabilirdi.

18 Mart 1915’te düşmanın kat’î deniz saldırışı yapıldı.

İngiliz ve Fransızların 316 topuna biz 93 topla karşı koyduk. Akşama kadar süren bu çetin çarpışmada vaziyet bizim için oldukça buhranlı oldu. Umumî seferberlik dolayısıyla orduya gelen en ihtiyar efrat bile hiç olmazsa su taşımak suretiyle vazifelerini yaptılar ve bazıları ezan okuyarak mâneviyatı takviye ettiler. Harpte düşmanın üç zırhlısı ve iki torpitosu torpillere çarparak ve topçu ateşimizle battı. İki zırhlısı da mühim surette zedelendi. Düşmanın insan zayiatı da 2000’den çoktu. Buna karşı biz 3 zabit 22 nefer şehit, 2 zabit 59 nefer yaralı vermiştik. Bu harpte Türk ordusunun cepanesi bitmişti. Eğer ertesi gün düşman yeniden taarruz etseydi belki kazanabilirdi. Fakat yedikleri tokattan mâneviyatları okadar kırılmıştı ki taarruz edemediler. Bu darbe düşmanları mânen çok sarstı. Büyük bir şaşkınlık ve kararsızlık içinde kaldılar. Boğazın dışındaki 77.000 kişilik taze kuvvetlerini karaya çıkararak taarruz edecek yerde mânâsız bir hareket olarak bu kuvveti Mısır’a sevkettiler. Nisanda bu kuvvetler yeniden adalarda toplanmağa başladı. İngiliz – Fransız sefer heyetinin başkumandanı general Hamilton 23 Nisanda ihraç yapmağa karar verdi ise de ancak 25 Nisanda yapabildi. Düşmanın pilanı şöyle idi: Asıl kuvvet Seddilbahir’e çıkacak ve buradan merkez istihkâmlarının arkasında yürüyerek. Bu hareketi Kumkale’ye çıkacak takviye edilmiş bir Fransız alayı setredecek, “hem de fırsat bulursa en kısa yolla merkez istihkâmlarının arkasına yürüyerek asıl kuvvetle hareket edecek. Saros Körfezinde ve daha sair bazı yerlerde de Türkleri aldatmak için nümayişler yapılacak…” Bu pilan çok güzeldi. Bize gelince: Düşmanın 18 Mart taarruzunsan sonra Çanakkale’yi oldukça takviye etmiştik. 65 taburdan, yani takriben 60.000 kişiden mürekkep bir Türk ordusu Çanakkale’yi müdafaa edecekti. Ordu kumandanı Alman müşür Liman paşa idi. İki kolordu kumandanı da Almandı. Orduda cem’an 10-115 Alman zabiti vardı. Fakat Alman kumandan yanlış bir müdafaa sistemi tatbik etti: Bir kere İngiliz ve Fransızların asıl taarruzunu Anadolu cihetinden bekliyerek birinci orduyu teşkil eden iki kolordudan birini tamamen Anadolu sahasına geçirmişti. Bu suretle hakikî ihraç sahasında kuvvetimiz azalmıştı. Saniyen düşmanın karaya çıkmasına mâni olmak usulünü takip ediyordu. Türk kumandanları bunun mahzurlarını Liman paşaya söyledilerse de anlatamadılar. Sonradan Alman başkumandanın takip ettiği usulün yanlışlığı meydana çıktı. Fakat artık yapılacak bir şey kalmamıştı. 25 Nisan sabahı düşman gemileri şiddetli bir ateşle tabyalarımızı döğmeğe başladılar. Liman paşanın asıl taarruzu Anadolu tarafından beklemek hakkındaki yanlışlığı anlaşılınca Anadolu’daki kolordudan Rumeli tarafına takviye kıt’aları geçirilmeğe teşebbüs edildi. Fakat bu iş pek güçlükle oluyordu. Çünkü düşman tahtelbahirleri de Marmara’ya girmişlerdi ve şiddetli faaliyette bulunuyorlardı. Düşman takip ettiği pilan mucibince Kumkale’ye bir Fransız livasını ihraç etti. Burada Fransızlarla pek kanlı boğuşmalar, taarruz ve mukabil taarruzlardan sonra 26/27 Nisan gecesi düşman burayı boşaltarak çekildi. Buradaki iki günlük harplerde Fransızlar 780, biz ise 1750 zayiat vermiştik. Arıburnu cihetine gelince: Burada o zaman kaymakam bulunan Gazinin kumandasındaki 19’uncu fırkamız ve bir de 9’uncu fırkamız vardı. Düşman, ihracını, Avusturalya ve Yeni Zelanda efradından mürekkep olan ve kısaca “Anzak” denilen kolordusu ile yapacaktı. Düşman donanmasının şiddetleri ateşi altında burada da 25 Nisan günü ilk kafile olan 1500 Anzak sabah saat 4.20’de karaya çıktı. Bunu gören 27’nci Türk alayının ikinci taburu derhal mukabeleye başladı. Düşman arkadan 2500 kişilik öncüsünü de çıkardı. Üçüncü parti olarak asıl kuvvetten 4000 kişi daha ihraç olundu. Bu üstün kuvvet bizim bir tek taburumuzu sürerek ilerlemeğe başladı. Halbuki bu sırada Liman paşa hâlâ Bolayıra yapılan gösteriş hareketini hakikî sanarak onunla meşguldü. İşte bu sırada ihtiyat olarak Bigalı – Maltepe civarında bulunan 19’uncu Türk fırkasının kumandanı kaymakam Mustafa Kemal Bey kendi kendine bir karar vermek mecburiyetinde kalarak emir beklemeden, fırkasının büyük bir kısmını harekete hazır bir halde Bigalıda bırakarak 57’nci alayla Arıburnu’na yürüdü. Düşman zayıf Türk kıt’alarını geriye sürerek Conk Bayırına doğru ilerliyordu. Kaymakam Mustafa Kemal Bey Conk Bayırına düşmandan daha önce geldi. Ricat etmekte olan perakende Türk neferlerine siper aldırarak mukavemet etti. 57’nci alay gelinceye kadar vakit kazandı.

Takriben 4.500 kişilik bir Türk kuvveti bir cebel bataryasının himayesiyle 12.000 kişilik Avusturalya fırkasına taarruz etti. Vaziyet bizim için buhranlı olmak üzere bulunduğu bir sırada düşman geriye atılarak deniz kenarına hapsedildi. Düşman ancak donanmasının ateşi sayesinde denize dökülmekten kuruldu. Bu harpte Türkler büyük bir aşk ve şevkle çarpışmışlardı. Birçok efrat ayak üzerinde çamaşır değiştirip aptest alarak temiz elbise ile şehit olmak üzere harbe giriyorlardı. Bu suretle seçme ve birkaç misli faik Avusturalya fırkasını yüz geri ettirmişlerdi.

Düşmanın asıl hedefi olan Seddilbahire gelince: Burası da ayrı bir erlik meydanı olmuştu. İhracın ilk gününde karaya çıkan bir Fransız ve iki İngiliz fırkası yani 40.000 kişi karşısında bizim yalnız 26’ncı alayımızın iki taburuyla bir istihkâm bölüğümüz, bir jandarma taburumuz ve 24 topumuz vardı (yani en çok 3.000 kişi). Burada makineli tüfeğimiz hiç yoktu. 25 Nisan sabahı düşmanın 6 zırhlı, 4 kravezör ve birçok muhriplerden mürekkep donanmasının kuvvetli ateşi altında düşman beş noktadan (Zığındere, Tekeburnu, Tekekoyu, Ertuğrulkoyu, Murtu limanı) karaya çıkmağa başladı. Bu zayıf sahil kuvvetimiz düşmanın insan yüklü birkaç şalopesini batırdıktan ve Ertuğrulkoyu’na yapılan ilk ihracı reddettikten sonra, düşman nihayet karaya çıkabildi ve birinci hattaki bölüğümüz ilk ihraç kademesindeki en az 8-10 taburla saatlerce taarruz, mukabil taarruzlarla boğuştuktan sonra geriye çekildi. Eğer burada 26’ncı alayın kumandanı merhum Kaymakam Kadri Beyle bir avuç askerinin her türlü hesap ve ihtimalinin haricindeki harikulâde kahramanlıkla dolu dayanışı olmasaydı, ihtimal ki düşman o günden hâkim bir tepeyi tutar ve bizim için elîm bir vaziyet meydana gelebilirdi. 26 Nisanda düşmanın buradaki kuvveti en yüksek derecesine varmıştı. 26 Nisanda düşmanın taarruz eden 35-40 taburuna karşı bizim yalnız 9 taburumuz vardı. 27-28 Nisan günleri düşman taarruzuna devam etti; biraz ilerledi. Düşmanın bugün vardığı hat, son hattır. Bundan sonra düşman Çanakkale’den kaçıncaya kadar hiç ilerliyememiştir. 1 Mayısta buradaki kuvvetimiz en çok 13.000 kişilik 19 tabura varmıştı. Bu kuvvetle an aşağı üç misli üstün düşmana taarruz yapıldı. maddî bir netice alamadık. Fakat zatî teşebbüsü düşmandan aldık. 2/3 Mayısta 23 tabura çıkan, fakat verdiğimiz zayiat dolayısıyla sayısı 10.000’e düşen kuvvetimizle yeni bir gece taarruzu daha yaptık. Fransızların kısmında bazı yerlerde denize kadar gittik. Düşman bu harpte müthiş zayiata uğradı. Bu taarruz sayesinde Seddilbahir cihetinde tehlike durduruldu ve vaziyet tespit edildi.

6, 7, 8, 9 Mayıs günlerinde İngiliz ve Fransızlar mütemadiyen sıkı taarruzlar yaptılar. Fakat kendilerine okadar şiddetle mukabele edildi ki düşman hiçbir netice alamadı. 15 Mayısta biz taarruz ederek düşmandan mühim bir tepeyi geri aldık. 22 Mayısa kadar siper harbi devam etti. Bu sırada gelen Alman tahtelbahirleri düşman donanmasını taciz etmeğe başladıklarından kumandanlık bu fırsattan istifade ederek evvela Arıburnu’ndaki düşmanı denize dökerek sonra cenup gurubuna taarruza karar verdi. 18/19 Mayıs gecesi yeni gelen İstanbul ikinci fırkasının da iştirakiyle şiddetli bir gece taarruzu yapıldı. düşman iyice yerleşmiş olduğundan ve faik kuvvetlere malik bulunduğundan muvaffak olamadık. Bundan sonra Arıburnu muharebeleri siper harbine inkılap etti. 22 Mayısta cenup gurubunda yalnız Fransızlar tarafından sol cenahımıza bir taarruz yapıldı. bu taarruz bizim 43 şehit ve 427 yaralımıza karşı düşmanın yalnız 2000’den fazla ölüsü siperlerimiz önünde kalmak şartıyla kırıldı. 4 Haziranda tekmil İngiliz ve Fransız kuvvetleri kara topçusunun da yardımıyla taarruza kalktı. Bugün cenup grubundaki kuvvetimiz 25.000 kişilik 37 taburdu. Düşman ise takviye edilmiş beş fırka yani 65.000 kişiyle taarruza kalkmıştı. Ertesi geceye kadar süren pek kanlı boğuşmalardan sonra düşmanın önceden zaptedebildiği bazı siperlerimiz yine geri alınarak bu taarruz da kırıldı. Bu harpler iki taraf içinde müthiş zayiata sebep oldu. Bizim zayiatımız 12.000 kişi idi. Düşman top başına belki 100 mermi attığı halde bizim toplarımız 20-30 mermi atabilmişti. Çünkü cephanemiz azdı. 21 Haziranda sol cenahımızda müthiş bir Fransız taarruzu inkişaf etti. Fakat büyük zayiatla kırıldı. 28 Haziranda sağ cenahımızda İngiliz taarruzu başladı. Bu da pek çetin oldu. 6 Temmuza kadar süren taarruzlar, mukabil taarruzlar halinde devam etti ve neticede kırıldı. 13-13 Temmuz günlerinde yine Fransızlar gayet şiddetli ve aralıksız taarruzlar yaptılarsa da pek kanlı boğuşmalardan sonra bu da kırıldı. Bundan sonra düşman buralardan geçemiyeceğini anladığı için ya çekilmek yahut başka bir yerde talih denemek mecburiyeti karşısında kalıyordu. Düşman ikinci şıkkı seçti. Bu suretle Anafartalar Savaşı başladı.

Düşman yine doğru düşünmüş, bizim yüksek kumanda heyetimiz yanlış düşünmüş ve aldanmıştı. Düşman gayet doğru olarak Anafartalara yeni bir kuvvet çıkarmağa ve bunun yardımıyla Arıburnu cephesini yıkıp cenup gurubundaki ordumuzu mahsur bırakmağa ve harbi bir hamlede bitirmeğe karar vermişken biz yine düşmanın yeni ihracını Saros Körfezinde, Bulayır tarafında bekliyorduk. Hattâ ilk takıldığımız fikir mucibince Anadolu tarafını bile gözden kaçırmıyorduk. Düşman bizim nazarımızı başka yerlere çekmek için bazı yerlerde gösteriş taarruzu da yapacaktı. Bu cümleden olarak 6/7 Ağustos gecesi bir Yunan mülaziminin kumandasındaki 300 Rum gönüllüsü Saros Körfezi mıntıkasında Sazlıdere civarına çıktı. Aynı 6 ağustos gününde de müttefiklerinin cenup gurubu cephesindeki Türk kuvvetlerini şimale, Anafartalar mıntıkasına sevketmelerine mâni olmak için yapacakları taarruz başlamıştı. Saat 14.30”dan 16”ya kadar süren topçu ateşinden sonra sekizinci İngiliz kolordusu taarruza geçti. Bazı siperleri zaptettiyse de mukabil saldırışla bu siperler geri alındı. Akşam üstü yapılan ikinci bir taarruz da aynı neticeyi verdi.

Arıburnu mıntıkasındaki İngiliz ordusu da gizlice 17.800 kişiyle takviye edilmişti. Bu cephede İngiliz 6 Ağustosta şiddetle taarruza geçtiler. “Kanlı Sırt”ı Avusturalyalılar zaptetti. Türklerin yaptığı mukabil taarruz da muvaffak olamadı. Geceleyin yapılan yeni mukabil taarruzlar da muvaffak olamadı. 7 Ağustosta düşman ilerlemek istedi. Fakat söktüremedi. 8 Ağustosta düşman, donanmasının da iştirakiyle yeni bir taarruz daha yaptı.

Düşmanın sağ kolu Conk Bayırı’na çıktı ve yüz metrelik bir kısmı zaptetti. Düşmanın diğer yerlerdeki taarruzları püskürtüldü. Fakat Conk Bayırı tarafımızdan yapılan birkaç mukabil taarruza rağmen geri alınamadı. Ancak, hattı bâlânın bir kısmını almağa muvaffak olmuş olan İngilizler bir mukabil saldırışla 15-20 metre kadar geriye atıldı. 9 Ağustosta düşman tekrar saldırdı. Fakat netice alamadı. 9 Ağustos akşamı Anafartalar gurubu kumandanı olan GAZİ Conk Bayırı’na geldi. Conk Bayırı’nı geri almak için yapılacak hareketi tertip etti. 10 Ağustos günü sabah saat 5.30’da topçu istihzaratı olmaksızın, fakat bir anda ve baskını tarzında yapılan bir süngü hücumu ile oradaki düşman geri atıldı.

Epeyce de kovalandı. 6-10 Ağustos çarpışmalarında biz 18.000, İngilizler 12.000 kişi kaybetti.

Düşman bu suretle cenupta şiddetli taarruzlarla bizi oyalarken Anafartalar ihracı da başlamıştı. Evvelki ihraçlardan alınan dersle bu sefer her şey daha mükemmel bir surette hazırlanmıştı. 6 Ağustos gecesi 13.000 asker ve 24 toptan mürekkep olan ilk İngiliz kıt’ası üç noktaya çıkarıldı. İngilizler hareketi gayet gizli tutmuşlar ve mükemmel bir muvaffakiyetle sevkülceyş baskını tarzında bu ihracı yapmışlardı. Bu mıntıkadaki kuvvetimiz (buradan ihraç ummadığımız için) iki buçuk kadardı. Karaya müşkilâtsız çıkan İngilizler çabucak intizamlarını iade ederek karşılarına çıkan ufak bir müfrezemizi geri attılar. Fakat karanlıkta yolu şaşırmamak için sabahı beklemek gibi büyük bir korkaklık gösterdiler. Daha şimalde Suvla’da yapılan ihraç bu kadar kolay ve muntazam olmadıysa da umumiyetle 9’uncu İngiliz kolordusu karaya muvaffakiyetle çıkmıştı. 7 Ağustos günü İngilizler ilerleyebilse idiler kazanacaklardı. Çünkü 26.750 kişilik İngiliz ordusunun karşısında nacak 3.000 Türk vardı. Fakat İngiliz generali ilerlemek cesaretini gösteremedi. 8 Ağustosta da İngiliz kolordusu bir şey yapamadı.

9 Ağustos Türkler geriden gelen kuvvetlerle takviye edilmiş bulunuyorlardı. Bu suretle hem Türkler hem İngilizler taarruza hazırdı. Bugün karşılıklı taarruzlarla geçti. 10 Ağustosta İngilizler taarruz etti. Fakat bir netice alamadılar. 7-10 Ağustosta düşman 54’üncü fırkasını da Anafartalara ihraç etti. Bu suretle 11 ağustosta 20.000 Türk’e karşı 30.000 İngiliz bulunuyordu. Bununla beraber vaziyet değişmedi. 12 Ağustosta, yeni ihraç edilen 54’üncü düşman fırkası taarruza sevkedildiyse de taarruz bu fırkanın birinci alayının Türklere esir olmasıyla neticelendi. 15 ve 16 Ağustosta düşman Kireçtepe’ye muvaffakiyetli bir taarruz yaptıysa da bu da durduruldu. 21 Ağustosta general Hamilton yeniden aldığı kuvvetlerle yeniden taarruza karar verdi. Bir saat süren ve donanma ateşiyle takviye edilen topçu hazırlığından sonra İngilizler saat 15.30’da taarruz ettiler. Bir kısım Türk siperlerini zaptettiler. Bu siperler mukabil bir saldırışla derhal geri alındı. Bu taarruzda bir İngiliz livası topçu mermilerinden çıkan bir fundalık yangınından kaçmak için girdiği derede Türk ateşi altında mahvoldu. Ertesi günü de düşman şiddetle taarruza devam etti ve bu sefer aldığı bir iki siperi tekrar geriye kaptırmadı. Bu taarruz da bu suretle bitti. 21-22 Ağustos harplerinde İngilizler 7.500, Türkler 3.300 zayiat vermişlerdi. Bu harpler iki tarafı da fena halde yorduğundan bundan sonra belli başlı bir harp olmadı. Ve düşman bilfiil mağlûbiyeti kabul etti. 12 kânunuevvelde düşman tahliyeye başladı. Anafarta ve şimal guruplarının tahliyesi 19/20 kânunuevvel gecesi bitti. Havaların iyi gitmesi tahliyeye çok yardım etti. Bu tahliye büyük bir muvaffakiyetle yapıldı. Türklerin hiç haberi olmadı. Fakat düşman bize bir çok levazım ve mühimmat bıraktı. 8/9 kânunusani gecesinde cenup gurubu boşaltıldı. Burada da birçok mühimmat elimize geçti. Bu suretle şimal grubunda 236, Anafartalar grubunda 136 gün aralıksız süren bu savaş şanlı Türk silahlarının zaferiyle bitiyordu. Fakat bu zafer ucuz kazanılmamıştır. Burada harbeden kuvvetlere göre verilen zayiat okadar korkunçtur ki, eğer Fransızlar garp cephesinde bu nispette zayiat verselerdi bir ayda 6 milyon insan kaybederlerdi. Halbuki Fransa 4 senden 3 milyon zayiat vermiştir. Çanakkale Savaşı’nda iki tarafın zayiatı şudur:Ölü Yaralı Hastaİngilizler 33.000 120.000 100.000Fransızlar 3.700 23.000 20.000Türkler 55.000 100.000 85.000 Hastaların da bir kısmı ölmüştür. Meselâ 85.000 Türk hastasından 21.000’i ölmüştür. Bunlardan başka iki tarafın birbirine verdiği esirler ve kayıplar da vardır. Umumiyet itibarıyla Türklerin zayiatı 250.000, düşmanların 300.000’dir. harp müddetince Çanakkale’ye İngilizler 460.000, Fransızlar 80.000 kişi sevketmişlerdir. Mecmuu 540.00 eden bu kuvvetin 300.000 zayiat verdiği düşünülürse ne müthiş bir zayiat verdiği anlaşılır. Türkler de en seçme ve değerli askerlerinden yarım milyonunu Çanakkale’de kullanmışlardır. Fakat akıtan kanlar boşa gitmemiş, harp iki yıl daha uzıyarak Rusya’nın devrilmesine sebep olmuştur. Bunun için umumî harbin garp cephesinde değil burada hallolunduğu kabul etmek lâzımdır. Çanakkale müdafaası olmasaydı Rus çarlığı devrilmiyecek ve İstiklâl Harbi yapılmıyacaktı. Bunu hiçbir zaman unutma Türk genci…

Hüseyin Nihâl Atsız | Atsız Mecmua, 1932, Sayı: 17

Mustafa Kemal’in Yeniçeri Kıyafet İle Baloya Gitmesi

Bulgarların kutsal yortuları nedeniyle yapılacak kostümlü baloya Mustafa Kemal yeniçeri kıyafetiyle gitmeye karar verdi. Yeniçeri kıyafetinin Bulgar siyasi çevrelerini ve Sofya’daki diğer yabancı diplomatları etki altında bırakacağını düşündü. Eski arkadaşı Kızanlıklı Cevat Bey’e mektup yazarak bir mahsur yoksa kıyafetin Askeri Müze’den alınarak kendisine yollanmasını istedi.Cevat Bey kıyafeti yaptırarak Mustafa Kemal’e gönderdi. Mustafa Kemal elbiseyi balodan önce evde giyerek prova yaptı. Belinden yukarı ve aşağı kısımları vücuduna uyuyordu ama yeniçeri başlığı ve yatağanı çok ağırdı. 11 Mayıs 1914 günü Bulgar Kraliyet Sarayı’nın yakınındaki Voyennen Kulüp savaş öncesi belki de en muhteşem gecelerinden birini yaşıyordu. Orkestra, dönemin en popüler parçalarını çalıyordu. Bir aralık büyük salonun kapısında hafif bir dalgalanma oldu.Davetliler açıldı. Hayret, takdir ve alkış sesleri arasında Türk ataşemiliteri Mustafa Kemal yeniçeri kıyafeti ile içeri girdi. Bulgar Başbakanı Radoslavof’un, Harbiye Nazırı General Kovaçef ve Milletvekili Açkof’un genç ve güzel kızları Mustafa Kemal’i hayranlıkla izliyordu.Diplomatlar Mustafa Kemal’in yanına gelerek kutladılar. Mustafa Kemal gülüyor, eğleniyor ve eğlendiriyordu. Bulgar kızlarını dansa kaldırıyor, tanışıklıklarını ilerletiyordu. Gece yarısı elektrikler söndü, maskeler takıldı.Yapılan oylamada gecenin kostüm birinciliği Mustafa Kemal’e verildi. Salonda bulunan Bulgar Kralı Ferdinand ve kraliçe, Mustafa Kemal’i davet ederek iltifatta bulundular. Gecenin ardından İspanya Maslahatgüzarı’nın evinde Mustafa Kemal’in yeniçeri kıyafetiyle fotoğrafı çekildi.Bu fotoğraf Mustafa Kemal’de yoktu. Zümrezade Şakir Bey, Milli Mücadele’den sonra fotoğrafın bir kopyasını Mustafa Kemal’e hediye etti.

Kaynak: Altan Deliorman, Mustafa Kemal Balkanlar’da, Türkiye Yayınevi, 1959

Nihal ATSIZ-Reha Oğuz Türkkan Kavgası

Bu yazıyı yalnız Türkler için yazıyorum. 1931’den beri Türkçülüğe ait yazılar yazdığım için Türkçü efkar-ı umumiyenin şahsım üzerindeki düşüncelerinin bence çok büyük bir değeri vardır. Samimiyetimden şüphesi olan en genç Türkçü bile, bana açıkça sorduğu zaman, hesap vermekten çekinmem. Hatta genç Türkçülerin benim hakkımdaki iyi niyetli tenkitlerini de ne kadar iyi karşıladığımı beni tanıyanlar görüp denemişlerdir. Onun için, benim samimi Türkçülüğümü inkar eden, ülküyü şahsi ihtiraslarım için kullandığımı iddia eden yersiz hücumlara cevap vermeyi borç bilirim.

Beş ikinci-teşrin 1942’de çıkmağa başlayan Gök Börü dergisinde “Hesap Veriyoruz” başlığını taşıyan, fakat iyi hesap veremeyen bir yazıda hemen hemen bütün yazı yazan Türkçülere ve bu arada bana yöneltilen hücum ve hicivlere karşılık vermek için kalemi elime alıyorum.

Cihat Savaş Fer imzasını taşıyan, fakat Reha Oğuz Türkkan tarafından yazıldığı pek belli olan bu yazıda birçok Türkçü batırılmış ve ortada samimi Türkçü olarak yalnız Reha Oğuz Türkkan bırakılmıştır. Türkçülüğü büyük bir manevi zarara sokup solcuları sevindiren ve Türkçüler üzerinde pek fena bir intiba uyandıran bu yazının özü şudur:

1- Reha Oğuz Türkkan’ın çevresinde 1935’de toplanmış olan ülkücüler kendilerine “Bozkurtçular” diyerek ortaya atılmışlar ve ölmüş olan Türkçülüğü diriltmişlerdir.

2- Eskiden Türkçü diye tanınan kimselere başvurarak yardım dilemişlerse de, ben de içlerinde olduğum halde, herkes çekinmiş. Hatta ben onların çıkaracakları dergide eski şiirlerimin başka bir imza ile neşrine razı olmuşum (yani onların dergisinde imzamın bulunmasından korkmuşum).

3- Nihayet bunlar dergilerini çıkarıp Türkçülüğü muzaffer kılınca hepimiz bu nimetten istifadeye koşarak, Bozkurtçuların reklamları sayesinde meşhur olmuşum.

4- Ben, iradesi zayıf ve şeflik malihülyasına saplanmış birisi olduğum için bir gün İsmet Rasin’in otomobili ile yaptığımız bir gezintide onlara şef olmayı teklif etmişim.

5- Türkçülüğün Bozkurtçular eliyle muzaffer olduğunu gören Orhan Seyfi ile Yusuf Ziya da Reha Oğuz’un teşvik ve yardımı ile Çınaraltı dergisini çıkarmağa başlamışlar.

6- İsmet Rasin, Bozkurt’a menşei şüpheli paralar bulduğu ve Türk ırkından olmadığı için aralarından çıkarılmış.

7- Ben, Bozkurtçular sayesinde meşhur olduktan sonra aralarından çekilmiş ve bana şeflik vermedikleri için onlara düşman olarak Ankara’ya aleyhlerinde ihbar yapmış ve Bozkurt’un çıkmasına sebep olmuşum.

8- Nurullah Barıman Bozkurt’un parasını yediği için atılmış.

9- Şimdi Türkçülük bu zararlı şahıslardan temizlendiği için artık yolunda hızla yürüyecekmiş.

Bin bir gece masallarına benzeyen bu yazının, Cihat Savaş Fer imzasını taşımasına rağmen Reha Oğuz tarafından yazıldığı bellidir demiştim. Cihat Savaş’ı tanıyanlar onun yazı yazmayacağını bildikleri gibi içinde “ilkin” gibi Reha’nın daima kullandığı kelimelerin ve “bizimle” yerine “bizle” demek gibi yanlışların bulunduğunu görenler de yazının Reha’ya ait olduğunu anlamışlardır. Daha dün Reha tarafından övülen birçok Türkçünün bugün hep birden yine onun tarafından hicvedildiğini okuyanlar ise bu yazıda yalnız şahsi duyguların hakim olduğunu elbette kestirmişlerdir.Çünkü bu kadar Türkçünün birden fena olmasına imkan olmadığı gibi hepsinin birden Reha tarafından kadro harici edilmesi de şüphesiz aklın alacağı şey değildir. Hakikat şudur ki, kendisiyle birlikte çalışmak kabil olmadığı için İsmet Rasin, Atsız, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Nurullah Barıman, Sami Karayel gibi Türkçüler Reha Oğuz’la ilgilerini kesmişlerdir. “Aramızdan çıkardık” demek için ortada bir şirket veya cemiyetin bulunması icap ederdi. Böyle bir şey olmadığı için “aradan çıkarmak” değil, “ilgiyi kesmek” bahis mevzuu olabilir. Fakat eğer muhakkak “aradan çıkarmak” fiili mevcutsa bunun bir “çokluk” tarafından bir “ferd”e tatbik edilmesi zaruri olur ki bu takdirde aradan çıkarılanın birçok Türkçü karşısında tek kalmış olan Reha Oğuz olması gerekir.

Emek ve zaman harcayarak yazdığım bu satırlara acımakla beraber isnadları reddetmek mecburiyetinde bulunduğum için bütün bu ileri anlatmak ve Türkçü efkar-ı umumiyeye bu meselenin iç yüzünü göstermek artık benim için bir vazife haline gelmiştir. Gereken yerlerde şahit ve vesika göstererek istemeye istemeye bazı şeyleri açığa vuracağım için esef duyuyorum. Fakat buna mecbur edildiğim için de her halde mazurum:

1938 yazında idi. Bir gün Maltepe’deki evime bir genç gelerek benimle (benle değil) görüşmek istediğini söyledi. Çantasında birçok kağıt, dosya, yazılar olan bu genç, kendisini “Orhan Türkkan” diye tanıttıktan sonra cebinden bir kağıt çıkararak bana uzattı ve: – “Hala bu fikirde misiniz?” diye sordu. Kağıda baktım: Vaktiyle “Atsız Mecmua”’da çıkan manzumelerimden birinin son dörtlüğü idi ki:

Hey arkadaş! Bu yolda ben de coşkun bir selim;

Beraberiz seninle!.. İşte elinde elim.

Seninle bu hayatın gel beraber gülelim

Ölümüne, gamına, tipisine, karına.

mısralarından ibaretti. Aktörce hareketlerden hoşlanmadığım için bu “numara” hiç de hoşuma gitmedi. Arkası ne gelecek diye düşünerek ve samimi duygularıma makes olarak: -“Evet, hala bu fikirdeyim” diye cevap verdim. Tiyatro başlıyordu. Karşımdaki genç “öyleyse konuşabiliriz” diyerek çantasını açtı. Bir yandan da anlatmağa başladı. Dedi ki:

– “Türkçü bir mecmua çıkarcağız. Türkçülüğü yaymak için bir cemiyet kurduk. Mecmua bu cemiyetin organı olacak. Sizden de yardım istiyoruz.”

– “Nasıl bir cemiyet? İçinde kimler var? Kaç kişisiniz? Reisiniz kim?” diye sordum.

– “Cemiyetimiz gizlidir. Seksen kişi kadar varız. Reisimiz Avni Motun’dur.”

Diye cevap verdi. Avni Motun adını ilk defa işittiğim gibi daha yeni gördüğüm bir gencin gizli bir cemiyetten dem vurmasını nasıl karşılayacağım da belliydi. Kendisine, cemiyet azasını teşkil eden seksen kişinin kimler olduğunu sordum. Ankara’daki yüksek tahsil ve lise talebeleri olduğunu söyledi.

– “Mecmua çıkarmak için yüksek tahsil mezunu bir yazı müdürü ister; onu nereden bulacaksınız?” diye sordum. Bunun üzerine, Ankara Lisesi’nde edebiyat öğretmenleri olan Fevziye Abdullah’ın yazı müdürlüğünü üzerine aldığını söyledi. Çok değerli bir edebiyat öğretmeni olan Fevziye Abdullah’ı tanıyordum. Onun da cemiyetten olup olmadığını sorup menfi cevap alınca bana bahsolunan şeylerde hakikate uymayan birçok noktalar bulduğunu anladım.

Orhan Türkkan, kendisini ve sözlerini şüphe ile karşıladığımı görünce kendilerinin, vaktiyle çıkardığım “Atsız Mecmua” ve “Orhun”’dan milli feyz aldıklarını, kendi çıkaracakları “Ergenekon”un da “Atsız Mecmua” ve “Orhun” yolunda gideceğini söyleyerek dil dökmeğe başladı ve çantasından çıkardığı kağıtlara bakarak programlarını anlattı. Bu, yaman bir programdı. Felsefe, içtimaiyat, ruhiyat, tarih, şiir, roman, siyaset ve her şey vardı. Yüzlerce eser yazacaklardı. Binlerce satacaklardı. Şunu bunu yapacaklardı. Velhasıl birçok fiillerin istikbal sigalarını tasrif ederek bana bir hayli projelerden bahsetti. Sonra “şu yazıyı nasıl buluyorsunuz” diyerek çantadan çıkan bir yazıyı uzun uzun okudu. Herhalde kendisinin pek hoşuna gittiği anlaşılan bu yazı hiçbir fikri değeri olmayan alelade bir edebiyattı.

Uzun konuşmaların sonunda benden yazı istediği zaman henüz kendilerini tanımadığımı, yazı vermek için de dergilerini görmemin şart olduğunu söyledim. O zaman:

– “Atsız Mecmua’da çıkmış olan eski manzumelerinizi dergimize alabilir miyiz?” diye sordu. “Alabilirsiniz” dedim. İlk görüşmemiz böyle bitti.

Bir müddet sonra Avrupa şehirlerinin birisinden bir kart aldım. “Reha Oğuz Türkkan” imzasını taşıyordu. Reha, bana gelen Orhan Türkkan’ın kardeşiydi. Ankara’ya geldikten sonra da mektuplar yazmaya, “Ergenekon” hakkında izahat vermeğe, Türkçülük için ne şekilde çalışmaya hazırlandıklarından bahsetmeye başladı. O da gizli cemiyet teranesinden dem vuruyor, büyük projelerden söz açıyordu. Halbuki ben gizli cemiyetin de, onun reisi diye tanıtılan Avni Motun’un da bir hayal mahsulü olduğunu anlamıştım. Çünkü meşhur Kun yabgusu “Mete”nin adının daha doğru söylenişi olan “Motun”u bizden başka birkaç Türkiyatçıdan başka kimse bilmiyordu. Bunu ısrarla ileri atan da Hüseyin Namık Orkun’du. Belliydi ki Hüseyin Namık’la temasta bulunup ondan da yazı almağa çalışan Reha Oğuz Türkkan, bu adı ondan duymuş ve muhayyel bir Avni’nin sonuna ekleyerek esrarengiz bir şahsiyet yaratmıştı. Maksat da esrarlı bir hava meydana getirerek gençlerin ilgisini çekmek ve Avni Motun’un mutlak vekaletini alarak onun adına söz yürütmekti.

Nihayet 10 İkinci-teşrin 1938’de aylık “Ergenekon” dergisinin ilk sayısı çıktı. Daha önce benden, tanıdığım Türkçülerin adreslerini istemişler, ben de göndermiştim. Ergenekon’un ilk sayısından onlara da onar, yirmişer tane yolladıklarını, benim adımı vererek kendilerini reklam ettiklerini, Ergenekon’u satmaları için de birer mektup yazdıklarını sonra öğrendim. Kendilerine gizli bir cemiyet azası süsü veren bu gençlere karşı o zamana kadar duyduğum şey yanlı bir güvensizlikti. Fakat Ergenekon’un ilk sayısındaki “Tarihin ve Tekamülün Amili” adlı yazıyı görünce, kendisini dahi sanan pek toy bir genç karşısında bulunduğumu anladım.

Bu ilk sayıya benim eski manzumelerimden birini almışlar ve altına “Bozkurt” diye imza atmışlardı. Bu manzume evvelce imzamla çıkmış olduğu için benim olduğunu herkes biliyordu. Onun için buna aldırmadım. Yoksa şimdi Gök Börü’de iddia olunduğu gibi onların dergilerine yazı yazmaktan çekindiğim için başka bir imza ile çımasını istemiş değildim. Bilakis onlar benim manzumemin altına kasten “Bozkurt” imzasını atarak kendi lehlerine propaganda yapıyorlar, “Atsız bizim cemiyetimizdendir, fakat kendi imzasını koymağa şimdilik mezun olmadığı için Bozkurt imzasıyla yazıyor” diye rivayetler çıkarıyorlardı. Bunları epey sonra öğrendim ve anladım ki bu plan, yani benim manzumemin Bozkurt imzasıyla çıkması, dostlarımı “işte Atsız da Bozkurtçudur” diyerek kendi aralarına almak için hazırlanmış bir inandırma vesilesidir.

Fakat Ergenekon ilk sayısındaki şaheser asıl bu değildi. Bu “Tarihin ve Tekamülün Amili” başlıklı yazı idi. Bunu Reha Oğuz yazmış ise de başka bir gencin imzasını atmıştı. Sebep be bu yazının Reha Oğuz’u göklere çıkaran bir methiye olmasıydı. Bu yazı o kadar garip bir yazı idi ki onu okuyan ve benim tavsiyemle kendisine satmak için on tane mecmua gönderilen bir arkadaş, paketi açmağa bile lüzum görmeden mecmuaları olduğu gibi geri göndermişti. Hakkı da vardı. Çünkü bu yazıda mühim keşfiyat yapılıyor ve lise mezunu bir genç ilmi ve tarihi baştan başa değiştiriyordu. Bakın, bu şaheserden size bazı satırları aynen alıyorum:

Bu önsözü yazmamı rica eden Oğuz’un mektubunu alınca, bir an düşündüm: Avrupa’da bile akisler uyandıracak olan bir eseri takdim edecektim! Ve işte, ey garplı ve şarklı bilginler, size bağırıyorum: Gelin! Türklüğün er meydanı hepinize açık! Savaşın! Fakat bu mert Türk çocuğunun, kanından aldığı asaletle ifade ettiği bu hakikati okumazsanız, dar görüşlü olmaktan hiçbir zaman kurtulamazsınız. Cehaletin, inanmamalığın, inatçılığın ve gururun kötü siyah rengine bulanmayın. Ve bu eseri, Oğuz, Türk ırkına olduğu kadar, cahillere ve bilginlere de hediye etti. Var ol, Oğuz! Sen bu eserle , uzun asırlar, hiç unutulmayacaksın. Bugün seni anlamak istemeyenlerin çocukları, yarın bu eserini hürmetle okuyacaklar ve acıyacaklar babalarına. Ne acı bir acıma! Ne acı bir akıbet! Onu bilmek istemeyenlerin çocukları bildi. Onu anlamak istemeyenlerin çocukları anladı.

Oğuz Türkkan adlı bir yiğit “Tarihin ve Tekamülün Amili” adlı bir eser yazdı. Bu mevzuda bir eser yazabilmek ve bundan çıkan hakikati ispat edebilmek için doktor, profesör veya ordinaryus profesör unvanları bile azdır. Bu bahislerde mütehassıs olanlar gayet iyi bilirler: Avrupa’nın ve Amerika’nın en derin bilgili dahileri bile, tarihin amilini bulamamış veya yanlış yollara sapmışlardır. Halbuki Oğuz’un ne muhterem bir göbeği, ne saygı değer bir ak sakalı, ne asırlık bir yaşı, ne de doktor , profesör gibi bir sıfatı vardır. Ona kim inanacak? Onu kim okuyacak? Bakın, ey değerli okuyucu kardeşler, Oğuz mektubunda ne bedbin konuşuyor:

“… Hiç okunmayacak! Kimse okumayacak! Gençlik ve halk ciddi mevzulardan hoşlanmadığı için; aydınlar okumağa alışmadıkları için… Hatta bu bahiste mütehassıs geçinenler bile okumayacak! Hakları da yok değil! Meşhur değilim, halbuki bu mevzuları halledemeyen Avrupalı bilginler meşhuru alemdirler…. Hayır! Hayır! Hikmet! Beni değil çıkardığım neticeyi; adımı değil , bulduğum hakikati tanıyın! Bu tek hakikati sevin! Ona gerçek olduğu için bütün kuvvetinizle inanın. İnanın! Irkınızın ülküsü o olursa, dünyanın birincisi olmak için asırlarca beklemeğe lüzum kalmaz. Fakat inanabilmek için de okumak, anlayarak, hazmederek okumak lazım! Fakat kim okuyacak? Öyle ise kimse inanmayacak! Türk, ırkının ülküsünü tanımayacak. İşte bunun için üzülüyorum” Oğuz, şuurla düşünmeğe başladığı yaştan beri, felsefeye sarılmıştı.

Bunun için pek çeşitli olan birçok ilimlere merak sardı: Lengüistik, mitoloji, arkeoloji, jeoloji, klimatoloji, paleontoloji, antropoloji, etnoloji, etnogrofi, felsefe, ruhiyat, tarih, preistuvar, sosyoloji,kozmogoni, hukuk, edebiyat, iktisat tarihi, güzel sanatlar tarihi ilh…

Fakat bu taşlar ne kadar esaslı, ne kadar çok olursa, inşa edeceği bina o kadar sağlam olurdu. Bunun için çok okuması lazımdı.Anormal okuyanlardan bile fazla okudu, gözlerini körletircesine okudu. Başka hiçbir şeyle meşgul olmadı. Gece gündüz okudu. Hepsinden bilgi edindi. Hatta o kadar kıymetli tutulan Avrupalı bilginlerden bile fazla okudu. Sen, Oğuz, fevkalade çalışma ile kanından gelen o müthiş kudretle düşünerek, zekanı işleterek, bu işi başardın. Okudun, düşündün,öğrendin… Hakikatı bütün çıplaklığı ile ortaya koydun! Var ol Türkkan!

İşte bundan sonra Oğuz’a yepyeni bir çığır açılmış oldu. Felsefede materyalistken spirütüalist oldu. Ferdiyetçi iken, beynelmilelci oldu. Sanki gözünün bağı sihirli bir el tarafından aniden çözülüvermişti.Yürüdüğü yanlış yolu dehşetle gördü. Bu yolun sonunda (materyalizm,ferdiyetçilik= menfaatçilik,milliyetsizlik yolunun sonunda) hem o fert için, hem de o ferdin mensup olduğu cemiyet için korkunç bir uçuruma düşmek vardı. Oğuz, ruhuyla ve tabiatle yaptığı bu müthiş didinmeden sonra, gözünü kör eden, yolunu şaşırtan bağı çözüp çıkardı. Fakat ırkdaşları hala, gözler kapalı, felaketten habersiz, uçuruma doğru yürüyorlardı. Bu eser onlar için yazılmıştır.

Oğuz Türkkan, hakikati gördükten ve inandıktan sonra, ırkdaşlarını düşündü. Her okuyanın muhakkak inanması, ikna olması için hakikatı birer meydana sererek yazdı. İlkin kitap yazmak istiyordu.

İşte Hikmet Tanyu imzasıyla çıkmış olmasına rağmen Reha Oğuz’un kendi kendisini öven, göklere çıkaran; doğunun ve batının bilginlerini hiçe sayarak liseden henüz çıkmış olduğu halde on, on beş ilim sahasında bilgiçlik taslayan yazısı böyle tuhaf bir yazıydı ve Reha Oğuz da yazı hayatına böyle tuhaf bir makaleyle başlıyordu. Hele aynı Ergenekon’un ilk sayısında onun felsefe tarihi yazmaya muhtelif rejimleri ilmi bakımdan münakaşa etmeğe kalkıştığını görünce pek tecrübesiz, fakat heveskar bir genç karşısında olduğumuzu anlamış ve bir mektup yazarak kendisine nezaketle bu yazıların kötü tesirini harbe vermiştim. Mektup, tesirini yaptı: Ergenekon’un ikinci sayısında (sf. 25) şöyle bir tavzih çıktı:

DİKKAT

Geçen sayıki Tarihin Amili adlı tefrikanın ön sözü hepimiz üzen bir şekilde çıkmıştır. İstanbul’da tashihleri yaptırdığımız genç arkadaş coşkunluğunu tesiriyle yazıya –kendiliğinden- birçok yeni parçalar ilave etmiş. Bu yüzden ön söz, adi bir methiye şeklini almıştır. Bu sırada ben Avrupa2da bulunduğum için, bu vaziyetten haberdar olamadım. Yoksa katiyen bu methiyeci yazıyı tefrikanın başına koydurmazdım. Ergenekon basılıp elime geçtiğinde, pek çok üzülerek hayret ettim.Önsöz, bu arkadaş tarafından o kadar tahrif edilmiştir ki, yazının sahibi Hikmet Tanyu bile kendi yazısını tanıyamadı. Bu dalkavukça önsöz, okuyucularımız üzerinde çok kötü tesir yapacağından mesul arkadaşa lazım gelen ihtarı yaptık. Hepinizden ricam: Geçen sayımızın önsözünü mazur görün ve muhteviyatını unutun.

R.O. Türkkan

Bu tavzihe dikkat edenler, niçin Hikmet Tanyu tarafından değil de Reha Oğuz tarafından özür dilendiğini pek güzel anlarlar. Bundan başka bir musahhihin, tashih ettiği makaleyi tanınmayacak şekilde değiştirmesi de aklın alacağı bir mazeret değildir. Zaten bu şekilde neşriyatın da daha çok devamına imkan kalmamış, 1939 yılının ilk ayında çıkan üçüncü sayısından sonra Ergenekon kapatılmıştı.

İşte tam bu sırada iki nokta şiddetle dikkatimi çekti ve şüphelerimi arttı. Bu iki nokta şunlardı:

1) İzmir’de bazı Türkçü gençlerin epey zamandan beri “Kızıl Elma” adında bir dergi çıkarmayı tasarladıklarını işitmiştim. Bu gençlerin Reha Oğuz Türkkan’la ve onun gizli cemiyeti (!) ile hiçbir ilgisi yoktu. Fakat böyle olduğu halde Reha Oğuz, Türkçülerden birisine gönderdiği mektupta “kendi cemiyetlerinin İzmir şubesi tarafından Kızıl Elma adlı bir derginin çıkarılmak üzere olduğunu” yazdı. Demek ki memlekette parlayan her Türkçülük kıvılcımını kendi eseriymiş gibi göstermek sevdasında idi.

2) Bana yazdığı mektuplarda bir karışıklık vardı: Kardeşi Orhan Türkkan için bazı mektuplarında “ağabeyim”, bazılarında da “küçük kardeşim” diyordu.

Bunlardan başka bu sırada Ankara’dan aldığım mektuplar şüphelerimi bir kat daha arttırmıştı. Çünkü bu mektuplardan birisi Ankara’dan Rıza Nur, Zeki Velidi ve Atsız isimlerini istismar ederek bu üç Türkçüyü kendi cemiyetlerinin (!) mensubu imiş gibi gösterdiğini bildiriyordu. Hakikaten- sonradan öğrendiğime göre- Reha, böyle propagandalar yaparak bütün tanınmış Türkçüleri kendi mevhum cemiyetlerinin azası gibi gösteriyor, böylelikle kendi etrafında bir topluluk yapmağa uğraşıyordu. Kendisini kimse başkan diye tanımayacağı için bir de Avni Motun adında esrarengiz bir reis uyduruyor ve ondan alınan direktiflerle bu müthiş gizli cemiyetin faaliyeti (!) başlıyordu. O zaman Ankara’da bulunan Ziya Özkaynak’tan aldığım bir mektup, Reha’nın – burada anlatmağa lüzum görmediğim- pek çocukça bir takım planlar yaptığını da bildirdiğinden, kendisine yine bir mektup yazarak bu hareketlerinden vazgeçmesini, aksi takdirde, dergilerinde eski manzumelerimin dahi neşrine müsaade etmeyeceğim gibi mecmualarını da kimseye tavsiye etmeyeceğimi bildirdim. Bunun üzerine aşağıdan alan bir mektupla cevap verdi ve yakında İstanbul’a gelerek benimle görüşeceğini bildirdi. Kendisi gelmeden önce de Mühendis Mektebi talebesinden olan arkadaşı Cihat Savaş Fer’i bana göndererek yeniden yazı istetti.

Kendilerine evvelce Sivas’taki “Yıldız Dağı” dergisinde çıkmış olan (1Mart 1939 tarihli dokuzuncu sayı, sayfa altı) “Adsız Şiir” adlı manzumeyi verdim. Fakat yiğitlikten dem vurmalarına rağmen bunu basamadılar ve “Yakarış” adlı ilk bölümüyle iktifaya mecbur kaldılar. Kapatılan Ergenekon yerine bu sefer “Bozkurt” adında bir dergi çıkarıyorlardı. İlk sayısı 1939 mayısında çıkan dergileri için birçok Türkçülere başvurarak yazı istediklerinden Bozkurtta San’an, Abdülkadir İnan, Nejdet Sançar, Hüseyin Namık Orkun ve Fethi Tevet’in de yazıları vardı. Reha’nın ruhi hastalığı olmasaydı dergi pek ala yürüyüp tutunacaktı da… Çünkü 1929 haziranında çıkan ikinci sayısına Besim Atalay da yazı vermiş, böylece kadro biraz daha kuvvetlenmişti. Fakat Bozkurt dergisi ikinci sayıdan sonra yine kapandı ve aşağı yukarı bir yıl çıkamadı. İşte bu sırada tatil mevsimi geldi ve Reha ile tanışmamız kabil oldu. O, benden çok Nejdet Sançar’la mektuplaştığı için yine onun vasıtasıyla beni görmek istiyordu. Nejdet Sançar da Sivas’tan Istanbul’a gelmiş ve Maltepe’de kalmağa başlamıştı.

Nihayet bir gün, aldığı mektup üzerine Maltepe vapur iskelesine giderek Büyükada’dan gelen Reha Oğuz’u evine getirdi. Reha o günkü görüşmemizde kendisine yaptığım tenkitlere tevazu ile cevap veriyor ve dediklerimi kabul etmiş görünüyordu. Bu konuşmamızda ne kadar gayr-ı samimi olduğunu tabiidir ki, anlayamamıştım. Bilhassa hayali olduğuna inandığım “Avni Motun”’u bana şöyle anlatmıştı: Avni Motun, Reha’nın ana cihetinden akrabası imiş. Onlara ilk Türkçülük sevgisini o vermiş. Hatta bahis mevzuu olan 70-80 genci bir cemiyet halinde toplayan ve onlara Türkçülük telkini yapan Avni Motun’muş. Fakat bu 70-80 gencin hepsiyle temas etmez, yalnız altı tanesiyle görüşürmüş. Bu altı kişi de Avni Motun’dan aldıkları dersleri ötekilerine öğretirlermiş. Araklarında büyük bir disiplin varmış. Gençlerin Avni Motun’a güveni büyükmüş. Fakat iki yıl önce Avni Motun ölmüş. Onunla bizzat temasta bulunan altı kişi, ölümünün öteki azalardan saklamışlar. Çünkü ölümünü duyarlarsa belki dağılırlarmış. Şimdi Reha Oğuz, Avni Motun’un adına söz söyleyerek o gençleri idare ediyormuş.

Bazı Osmanlı padişahlarının ölümünü andıran bu hikayeye tabii inanmadım. Fakat Türkçülükte hevesli göründüğü için de “belki zamanla kusurlarını düzeltip doğru yola girer” dedim. Ailesini, ırkını sordum. Baba cihetinden Kastamonulu, ana cihetinden Azerbaycan’da Genceli olduğunu söyledi. Bana pek mufassal bir şecere verdi: “İsterseniz nüfus kütüklerinden tahkik edebilirsiniz” dedi. Bu da boş bir sözdü. Bizde nüfus teşkilatı pek yeni olduğu için biz, nüfus kütüklerinden ancak büyük babalarımızı öğrenebilirdik. Daha ilerisini şifahi aile rivayetlerinden öğrenmeğe mecburduk. Pek hayalperest olan Reha, ihtimal ki Ziya Gökalp’ın “Kızıl Elma” adlı hikayesinin tesirinde kalarak kendisinin böyle bir şeceresi olduğuna inanmış ve buna başkalarını da inandırmak istemişti. Fakat bütün bunlar olmasa bile kendisini fazla reklam edişi, hatta kendisi hakkında başka imza ile methiye yazışı ve dergiye herkesin dikkatini çekecek şekilde oklar nidalar, istifhamlar koyuşu Türk ahlakına hiç de uygun değildi.

Gittikten sonra Nejdet Sançar’la kısa bir konuşma yaparak samimi gözüktüğü müddetçe yazı ile ona yardıma karar verdik. Bilhassa Türk tarihine ait birçok şeyler sorarak not etmesi, öğrenmek istediğine delil gibi gözüküyordu. Bu sebeple de “belki düzelir” diyerek Bozkurt dergisine yardımı kararlaştırdık.

1940 mayısında Bozkurt’un üçüncü sayısı çıkarken dergiye Hamza Sadi Özbek ve İsmet Rasim gibi iki genç Türkçü de yazı yazmışlar dergiyi biraz daha kuvvetlendirmişlerdi. Biraz sonra Profesör Zeki Velidi’nin ve gençlerden Nurullah Barıman’ın da yazı yazmağa başladığı Bozkurt, Sami Karayel’in yazı müdürlüğü ile çıkmağa ve oldukça iyi bir tesir yapmağa başlamıştı. Reha’nın bahsettiği muhayyel 70-80 gencin hiçbirisi yüksek tahsil mezunu olmadığı için Sami Karayel’in yazı müdürlüğünü kabule mecbur olmuşlardı. Gayet cesur ve yaşlılığına rağmen yumruğu kuvvetli bir adam olan Sami Karayeli kendilerine salık veren de bendim. Esasen artık Avni Motun disiplinli seksen genç gizli cemiyet teraneleri de söylenmez olmuş, anormal hava azalmıştı. Yalnız Reha’nın ötede beride, bilhassa Ankara’da beni över gibi gözükürken bir yandan da gözden düşürmeğe uğraşan hareketlerini duyuyor, fakat buna pek aldırmıyordum. Övülmeğe ihtiyacım yoktu. Onun için Reha’nın “Atsız iyidir, ateşlidir, yalnız muvazenesizdir.” yollu propagandaları beni yüksündürmüyordu.

Zamanla bu da geçer diyordum. Fakat bu sırada Bozkurt’un 1940 ağustosunda çıkan beşinci sayısında Reha Oğuz’un “Gürcülerin Irkı Hakkında” diye yazdığı makalede Gürcüleri Turan ırkından göstermesi bizim Türkçülük ve ırkçılık prensiplerimize aykırı olduğu için itiraz ettim. Hele o makalede Reha’nın kendi şeceresi hakkında verdiği malumat evvelce verdiği şecereye uymadığı için şüphem arttı. Aşırı ırkçılık yapmağa kalkan, hele ırkı koruma kanunu diye bir kanun projesi hazırlayarak melez Türk çocuklarının üç yaşından aşağı olanlarını idam etmeğe kalkan Reha’nın Gürcüler hakkında bu yazısı kendisi hakkındaki bir takım rivayetlere hak verdirecek mahiyetteydi. O zaman bende evvelce uyanıp da sonra Reha samimi gözüktüğü için küllenen şüpheler yeniden ateşlendi. Bu şüphe beni biraz vakit harcayarak bu esrarengiz işlerin (!) iç yüzünü öğrenmeğe sevketti. Evvelce kendisine Avni Motun’un kim olduğunu sorduğum zaman “söylemeğe mezun değilim” diye cevap veren Cihat Savaş Fer’e bir emrivaki yaparak Avni Motun’un muhayyel bir şahıs olduğunu itiraf ettirdim.

Ankara’daki yetmiş seksen kişilik gizli ve disiplinli cemiyetin de Reha Oğuz Türkkan ile kardeşi Orhan Türkkan’dan ve Cihat Savaş Fer’den ibaret bir heveskar triyomvirası olduğunu öğrendim. Fakat Reha, yaratılışındaki başkalıkla her şeyi esrar perdesi altında göstermeğe kalkmış olduğundan Ankara’daki Türkçü gençlere kendi cemiyetlerine girmeği teklif ediyor, “Atsız sizin cemiyetinizde midir?” diye soranlara evet cevabını veriyor, o gençler bun u bana sordukları zaman “cemiyetimizin nizamnamesi gereğince size bunu söylemeğe mezun değildir” diyerek onları şaşırtıyordu. Böylelikle kendisi büyük bir cemiyetin başkanı ve Rıza Nur, Zeki Velidi gibi yaşlı bilginler de olduğu halde birçok Türkçüyü kendi emrindeki memurlar gibi göstermeğe çabalıyordu. Fakat kısa görüşüyle hakikatlerin nasıl ortaya çıkacağını hesaplayamıyordu. Hesaplayamazdı da… Çünkü pek süratle yükselmek, yüksek mevkilere çıkmak istiyordu. Bu istek, önünü görmesine engel olan bir perdeydi. Aynı zamanda kendisinin mühim bir şahsiyet olduğunu sanıyor, kah Yalova’da Reis-i cumhurla mülakat yaparak Türkiye’nin niçin savaşa girmediğini sordum diyor, kah üçüncü ordu müfettişi Kazım Orbay’a giderek hükümeti dinlemeden doğuya taarruz etmesi için telkin yapacağını söylüyor, yakında çıkaracağı gündelik bir gazetenin kırk bin lira sermayesini bulduğundan bahsediyor, bunların arkasından da –kahramanlığını göstermek için olacak- kışın Kastamonu dağlarına giderek ayı avlayacağını anlatıyordu. Kahramanlık sözü ağzından hiç düşmüyordu. Bana gönderdiği bir mektupta “artık rahat rahat şehit olabiliriz” diye yazıyordu. Fakat bir yandan askerliğini boyuna tecil ettiriyordu.

Garip değil mi? Reha, yaşının otuzu doldurmak üzere olmasına rağmen henüz askerliğini yapmamıştır. Yalnız yüksek öğretim talebesinin geçirdiği askeri kamplara gitmiş ve bütün askerliği bu kamp hayatından ibaret kalmıştır. Daha en kutlu milli vazifesini bile yapmamış olan bu tecrübesiz gencin hepimizi, bütün Türkçüleri küçülterek kendisini yükseltmeğe çalışması ne acıklıdır! Bir kere bu Reha Oğuz’u tam Türk saysak bile o öz bir Türkçü değil, önce bir materyalist ve beynelmilelci iken Türkçülüğe sonradan dönen bir muhtedidir. (Ergenekon dergisinin ilk sayısındaki itirafa göre) Böyle olduğu halde, Türkçülüğe sonradan dönen bu genç nasıl oluyor da hiçbir zaman Türkçülükten başka bir ülküye sarılmamış olan bizleri çürütmeğe kalkabiliyor? O, Türkçülüğe ve Türklüğe ait birçok bildiklerini bizden ve bu arada bilhassa benden öğrenmiştir. “Gök Börü”nün Bozkurt demek olduğunu bile ona ben öğrettim. Bunları övünç diye değil, bir hakikati Türkçü efkar-ı umumiyeye anlatmak için söylüyorum. Yoksa o, değil Türk tarihini ve Türkçülüğü, okullarda yıllarca okuduğu Türkçe’yi bile bilmemektedir. “İkna olmak”, “bizle ahbap oldular”, “hıyanetlik etti” gibi Ermeni vatandaşlarımızın kullandığı ifadeler Reha’nın yazılarında bol bol geçer.

Şimdi Türkçülüğe sonradan dönen Reha’nın, Gök Börü’de “İsmet Rasin’i, Çınaraltıcıları, Barıman’ı ve Atsız’ı aramızdan attık” diyerek yaptığı iddianın teşrihine geliyorum:

1- İsmet Rasin ile Reha’nın anlaşamamasının sebebi, Reha’nın iddia ettiği gibi, İsmet’in “Bozkurt’a menşei meçhul paralar bulması ve Arnavut olması” değildir. İsmet’in metin ahlakını ve ailesini bilenler onun Türk olduğunu pek kolay kestirebilirler. Kendisine şecere düzmeğe mecbur olmayan İsmet, hiçbir şey olmasa bile, tarihimizin ebedi övünçlerinden biri olan Pilevne müdafaası şehitlerinden birinin torunudur. Bundan başka İsmet’in yüzüne bakmak da ırkı hakkında bir hüküm vermek için kafidir. Çünkü İsmet’in yüzü Türk yüzüdür. Şahsi meselelerden dolayı kızdığımız her insanın ırkından olmadığını söylersek doğru bir iş yapmış olmayız. Reha Oğuz eski arkadaşlarından Hikmet Tanyu ile bozuştuktan sonra onun Abaza olduğunu ilan etmişti. İsmet Rasin’e kızınca da ona Arnavut diyor. Bu yoldan gidilirse zararlı çıkacak olan yine Reha’dır. Çünkü ana cihetinden atalarını bağladığı Gence’nin Kendek köyü halis bir Ermeni köyü olduğu gibi gerek Reha, gerekse kardeşi Orhan’ın yüzleri de tıpkı Ermeniye benzer. Reha’nın evvelce sık sık gidip geldiği bir müessesenin memurlarından biri adını bilindiği Reha’nın gelip gittiği müessese sahibine anlatmak için “Ermeni geldi”, “Ermeni gitti” demeği mutat edinmişti. Keza, Reha birçok yazılarında ve mektuplarında İstanbul Ermenileri gibi “ikna olmak”, “hıyanetlik etti” , “bizle ahbap oldular” gibi tabirler kulanı. Keza, Yusuf Kadıgil’e kendisinin Gürcü olduğunu da bir gün söylemiştir. Fakat bunlara bakarak nasıl biz kendisine Ermeni demiyorsak o da gayrı ilmi bir ansiklopedinin kaynağı meçhul ibaresine dayanarak İsmet’e Arnavut dememelidir.

İsmet’in ataları Prizren’lidir. Bu kasaba ise Rumeli’de bir Türk kasabasıdır. İçinde tek tük Arnavut civar köylerden gelmişlerdir. İstanbul’da bu kadar Prizren’li vardır. Hiçbiri Arnavutum demez. Hepsi de Türküm der. Prizren kasabasını iyi bilen Erkilet Paşa da kasabanın Türk kasabası olduğuna tanıklık etmektedir. Hakikatte Reha’nın, İsmet Rasin’e düşmanlığı, İsmet’in Bozkurt’a yazı yazmağa başlamasından sonra, fikri kuvveti dolayısıyla Reha’yı gölgede bırakmasından dolayıdır. Türkçeye hakim olan ve üç yabancı dil bilen İsmet Rasin kuvvetli mantığı, zekası ve ilmi ırkçılık üzerindeki derin bilgisiyle birdenbire ön safa geçmiş, bu da Reha’nın kıskançlığını ve sonunda düşmanlığını çekmiştir. İsmet’in Arnavut olduğunu iddia etmesi bundandır. Halbuki İsmet tam bir ülkücü ve fedakar bir arkadaştı. Reha’nın menşei meçhul dediği paraları, zengin bir aileye mensup olduğu için, cebinden veriyordu. Bozkurt, İsmet Rasin sayesinde onun çizdiği programla canlanmıştı. Hatta Reha’nın Bozkurt’a yazdığı bir yazı için aleyhine dava açılınca İsmet Rasin bunu kendi üzerine alarak Reha’yı cezadan kurtarmıştı. Fakat Reha bunları düşünmeden yapma bir Arnavutluk bahanesiyle İsmet’le bozuştu. Darıldılar. İsmet ayrıca çalışmak üzere çekildi. Birbirleri aleyhine hiçbir şey söylememek için benim hakemliğimde söz verdiler. Bu sözü bozan da Reha Oğuz oldu. İşte, İsmet’i attık demesinin sebebi budur.

2- Reha Oğuz, Çınaraltı sahipleri olan Orhan Seyfi ile Yusuf Ziya’yı da aralarından çıkardıklarını söylüyor. Bu büsbütün tuhaftır. Çınaraltıcılar zaten onların arasında değildi ki çıksınlar. Ziya Gök Alp’ın şakirdleri olan Çınarlatıcıların Türkçülük tarihinde epeyce hizmetleri vardır. Dergilerinin adı da Ziya Gök Alp damgasını taşımaktadır. Ziya Gök Alp’tan feyz almış olan şairlerin Reha’dan bir şeye öğrenmeye ihtiyaçları yoktur. Hakikatte Reha’nın onlara düşmanlığı da yine şahsi bir sebepten ileri geliyor: Bozkurt’un kapalı bulunduğu sırada Reha Oğuz, Çınaraltıya üç makale vermişti. Çınaraltıcılar bu üç makalenin ikisini pek zayıf buldukları için basmadılar. Üçüncüsünü Reha’nın ısrarı ve ricası üzerine –o da biraz düzelterek ve birçok yerlerini çıkartarak- bastılar. Halbuki bütün Türkçülerin yazıları Çınaraltı’nda çıkıyordu. Onlar çıkarken, kendisini bütün Türkçülerden üstün gören Reha’nın yazılarını neşretmemek herhalde kendisince büyük bir suçtu. İşte Çınaraltıcılara düşman olmasının, onları jurnalcilikle itham etmesinin sebebi budur. Halbuki ben onu kaç kere Çınaraltıcıların yanında gördüm: Pek müeddep oturuyordu. Söze pek karışmıyordu. Yusuf Ziya’ya ve Orhan Seyfi’ye pek saygılı ithaflarla kitaplar hediye ediyordu. Böyle olduğu halde Gök Börü’de onlar için “… Hakiki maksatlarını bilmekle beraber kalemlerini beğeniyor, Türkçülüğe onlardan fayda umuyorduk” diyor. Demek ki Reha onlarla konuşurken de samimi değildi. Bu samimi olmayışın hoş bir şey olmadığını şimdi her halde kendisi de anlamıştır.

3- Nurullah Barıman’ı “Bozkurt’un parasını şahsına harcamakla itham etmesi “ de doğru değildir. Bu da kıskançlıktan doğmaktadır. Bozkurt’un sahibi Nurullah Barıman olduğu için dışarıdan gönderilen mektupların onun adına gelmesi, Bozkurt idarehanesine uğrayan genç Türkçü talebelerin önce Barıman’ı araması, kendisini gençliğin şefi olduğuna inanmış Reha’nın hoşuna gitmemiştir. Yarının şefi olduğuna inanmış Reha, kendisini gelip geçmiş bütün Türkçülerden üstün görürken, daha genç olan Barıman’a itibar edilmesini tabii çekemezdi. Bozkurt, on ikinci sayıdan sonra adeta yeniden çıkarken tamamı ile, Barıman’ın borç olarak bulduğu sermayeye dayanıyordu. Böyle olduğu halde Barıman’ın kendisinden daha itibarlı bir mevki temin etmesini çekemeyen Reha Oğuz, “mevsuk bir kaynaktan duyduğuna göre Bozkurt’un hükümetçe kapatılacağını”, kendilerinin daha önce davranarak kapatması gerektiğini Barıman’a söylemiş, Barıman da: “Öyleyse borçlarımızı ödeyecek parayı bul da işi tasfiye edelim” demiştir. Halbuki Reha’nın bu sözü doğru olamazdı. Hükümet Bozkurt’u kapatacak olsa Reha bunu nereden duyacaktı? Hükümet dairelerinde casusları mı vardı? Barıman’ın para bulma teklifi üzerine Reha Oğuz bunu güya kabul etmiş, fakat para yerine senet vermek istemiştir. Barıman bunu kabul etmemiş, Reha Oğuz ise dergiyi kapatmak ve yerine gündelik bir gazete çıkarmak için direnmiştir. Barıman: “Sen Bozkurt’un birkaç yüz liralık borcunu veremiyorsun. Nasıl olur da on binlerce liralık sermaye isteyen gündelik bir gazeteyi çıkarabilirsin?” diye sorunca Reha şaşırmış, cevap verememiştir. Halbuki onun maksadı dergiyi kapatarak Barıman’ı “dergi sahibi olmaktan doğan itibar”dan uzaklaştırmak, sonra, kendisinin sahip olacağı bir dergi çıkararak aradığı şöhreti, nüfuzu, itibarı bulmaktı. Çünkü o sırada yüksek tahsilini de bitirmiş ve kendi başına dergi çıkaracak hale gelmişti. Barıman Bozkurt’u kapatmayıp da Reha bunda ısrar edince nihayet iş tatsız bir hal almış ve Barıman, Reha Oğuz’u arkadaşı Cihat Savaş’la birlikte Bozkurt’tan çıkarmıştır. Reha Oğuz’un eşyalarını alarak pek üzgün bir halde Bozkurt idarehanesinden çıktığını görenler şimdi onun “Barıman’ı attık” demesine hayli gülmüştür.

4- Şimdi benim hakkımda yazdıklarına geliyorum. Bunlara madde madde cevap vereceğim:

a) Reha Oğuz benim için “davasında samimi, fakat şeflik malihülyasına kapılmış” diyor ve bir gün İsmet Rasin’in otomobili ile gezinti yaparken kendilerine şeflik teklifinde bulunduğumu iddia ediyor. Bu iddia doğru değildir. Benim böyle bir teklifte bulunmadığıma, o gezintiye iştirak eden İsmet Rasin ve Nurullah Barıman, yaratılışımın böyle bir teklifte bulunmağa elverişli olmadığına da bütün beni tanıyanlar şahittir. Reha’nın şefi olmanın da bana şeref temin etmeyeceğini herkes takdir eder. O gezintide Reha benim, Bozkurtçu olmam için ısrarlı teklifler yaptıysa da kabul etmedim. Nurullah Barıman’la İsmet Rasin de şahittir ki “hem sizden yaşlı olduğum hem sizi kafi miktarda tanımadığım için Bozkurtçu olamam. Siz de yazıyla yaptığım yardımı kafi görün” dedim.

b) Reha Oğuz benim için “iradesi zayıf ve hislerine mağlup” diyor. Hislerime mağlup olsam Reha’nın benim için yazdıklarına başka türlü cevap verirdim. Bununla beraber “iradem kuvvetlidir, hislerime mağlup değilim” diye kendimi müdafaa edecek değilim. Hüküm vermeği beni tanıyanlara bırakıyorum. Bizzat kendisi bir gün bana: “Başka birisi sizin uğradığınız haksızlıklara uğrasaydı iradesi sarsılarak vatana ihanet etmeğe kadar giderdi” demiştir. Bilmem bu sözünü hatırlayacak mı? Hatırlayanlar mevcuttur.

c) Benim için: “ilkin, yeniden başlattığımız Türkçülük hareketine katılmaktan çekinmiş, sonra korkulacak bir şey olmadığını görerek aramıza olanca coşkunluğu ile girmişti” diyor. Bu da doğru değildir. Ben Türkçülükte onlardan hayli kıdemli bir insan sıfatıyla, adı sanı duyulmamış çocukların arasına tabiidir ki giremezdim. Hele bu çocuklar kendilerini bana ilk hamlede gizli bir teşkilat diye takdim ederlerse… Reha benim şüphelerime korkaklık diyorsa aldanıyor. Hiçbir zaman kahramanlık iddiasında bulunmadım. Bulunmaktan da utanırım. Çünkü kahramanlığın savaş alanlarından başka yerlerde yapılacağına inanmam. Böyle olmakla beraber korkak olmadığımı da beni tanıyanlar bilir. Madem ki ben korkaktım, niçin Reha Oğuz bana hediye ettiği kitabın başına “En Yiğit Türkçüye” diye yazdı? Niçin Bozkurt’un altıncı sayısında “Türkçüleri tanıyalım” diye neşrettiği yazıda beni “dürüst ve yiğit bir Türkçü” diye vasıflandırdı? Demek Reha Oğuz o zaman bana karşı da samimi değildi. Beni o yazısında feragatli bir insan olarak tanıtan Reha’nın şimdi muhteris olarak tasvir etmeğe kalkması herhalde Reha’ya iyi not verdirecek bir hal değildir. Umarım ki bu yanlışı kendisi de anlayacaktır.

ç) Reha, benim meçhul bir insan olduğumu, ancak kendi reklamı sayesinde ün kazandığımı iddia ediyor. Fakat aynı Reha, Bozkurt’un altıncı sayısındaki makalesinde benim, Türkçülüğe, Ziya Gök Alp’tan sonra en büyük hizmeti yaptığımı yazmıştı. Bu iki aykırı ifadenin acaba hangisi doğru? Yahut hiçbiri doğru değilse Reha niçin bu hareketi yapmağa mecbur kaldı? O zaman öyle, şimdi böyle yazmak tabiye ise, Reha da tasdik eder ki, bu bir Türk’e yakışan bir tabiye değildir. Beni iyi tanıyanlar merdümgiriz olduğumu bilirler. Böyle bir insanın reklama ihtiyacı olmadığı da meydandadır. Birkaç kişi tarafından tanınıyorsam bu Atsız Mecmua ve Orhun sayesinde olmuştur. Bu da bir meziyet değildir. Çünkü her yazı yazan, okuyucular tarafından tanınır. Reha tanınmağa fazla değer verdiği için tanınmamış bir insan olduğumu ve kendisinin reklamı sayesinde tanındığımı ileri sürmekle mazurdur. Esefle söylüyorum ki Reha’da “tanınmak isteği” bir hastalık derecesindedir. Bu yüzden Nurullah Barıman aleyhine açtığı davada kendisini “Ülkümüzün banisi” diye vasıflandırmıştır. Biz ise ülkümüzün neferleri olmakla öğünüyoruz.

d) Reha Oğuz benim için “Bir mektupla Ankara’ya aleyhimizde ihbar yaptı.. Bu darbe öldürücü oldu. Bu mektup üzerine Bozkurt’a izin vermediler.. Bozkurt’a bilahare ancak mucize kabilinden izin alabildik” diyor. Bu da doğru değildir. Netekim beni iyi tanıyanlar bu rivayete inanmamışlardır. Demek ki benim defterimde “Beyaz Ruslardan para almak” ve “Hitler’in ajanı olmak” rivayetlerinin yanında bir de bu bulunacakmış. Burada yine Reha Oğuz’daki hafızanın çok zayıf olduğunu söylemeğe mecburum. Çünkü bu meselenin yüksek mevki sahibi resmi bir şahidi var ki o da matbuat umum müdürü Selim Sarper’dir. Mesele şudur: Bir gün matbuat umum müdürü Selim Sarper’in, kapatılmış olan Bozkurt’a yeniden izin vermek için Çınaraltı ve şahsım aleyhinde neşriyat yapmağı şart koşmuş olduğuna dair garip bir haber duydum. İnanmadım. Çünkü tanışmadığım halde Selim Sarper’in benim hakkımda hiç de fena düşünceler beslemediğini uzaktan işitiyordum. Hakkımda iyi niyet beslemese bile mühim bir mevkideki resmi bir şahsiyetin öyle bir teklifte bulunmayacağı tabii idi. Bunun için 10 ikinciteşrin 1941 tarihinde Selim Sarper’e bir mektup yazarak böyle bir rivayet duyduğumu, buna inanmamakla beraber bu “Alemi imkan” da her şeyin olabileceğini, eğer doğru ise sebebini bildirerek beni aydınlatmasını rica ettim. Netice umduğum gibi çıktı: Selim Sarper, 13 ikinciteşrin 1941 tarihiyle verdiği samimi bir cevapta böyle bir şeyin bahis mevzuu olmadığını bildirdi.

Reha Oğuz, benim Selim Sarper’e yazdığım mektubu görmüş olduğu halde maalesef bunu sanki jurnalmiş gibi anlatarak bazı arkadaşlara mektuplar yazmıştır. Ben bu mektuplardan üç tanesini, Hamza Sadi Özbek’e, Nurullah Barıman’a ve şair Cemal Oğuz Öcal’a yazılanları gördüm. Aynı meseleyi üç ayrı şekilde yazmakla Reha Oğuz çok gafil hareket etmiştir. Hamza Sadi Özbek’e yazdığı mektupta “Selim Sarper aynen suretini almama müsaade etmedi. Sadece 3-4 defa okudu ve okuttu” diyerek mektubun kopyasını değil ancak mealini yazdığını bildirdiği halde Nurullah Barıman’a ve Cemal Oğuz Öcal’a gönderdiği mektuplarda aynen kopyasını gönderdiğini iddia ediyor. Halbuki Selim Sarper mektubujn kopyasını vermediğine göre Reha’nın doğru söylemediği ortaya çıkıyor ki aynı meseleyi üç ayrı kimseye üç ayrı şekilde yazması bunun itiraz kabul etmez bir delilidir. Ben, hüküm vermeği okuyuculara bırakarak üç mektubun suretlerini yan yana koymakla iktifa ediyorum:

– I –

Reha’nın Hamza Sadi Özbek’e yazdığı 6.2.1942 tarihli mektupta benim, Selim Sarper’e yazdığım mektubun meali olarak gösterilen satırlar:

Muhterem Efendim,

Bozkurt sahiplerinden Nurullah Barıman, Bozkurt’un intişarına şart olarak, Çınaraltı ve benim aleyhimde bulunmalarını şart koştuğunuzu, bu suretle Türkçüleri aralarında mücadeleye sevketmek istediğinizi, fakat sizi caydırmağa muvaffak olduklarını söylemiştir. Sizi de Türkçü bildiğimden bu acayip dedikoduya inanmıyor ve size bir fikir vermek için naklediyorum.Fakat bu dünya bir imkanı alem olduğundan böyle bir şey var ise neden bu şartı koşmak lüzumunu hissettiğinizi irşad maksadıyla lütfen izah eder misiniz? Bilvesile gıyabi saygılarımı sunarım.

– II –

Reha’nın Barıman’a yazdığı 13.11.1941 tarihli mektupta benim, Selim Sarper’e yazdığım mektubun kopyası olarak gösterilen satırlar:

N. Barıman Bozkurt’un tekrar çıkarılması için sizle görüşürken ona Çınaraltıyla mücadeleyi ve benim aleyhimde yazmalarını şart koşmuşsunuz. Gayeniz Türkçüleri birbirlerine düşürüp zayıflatmakmış! Gene Barıman ilave etti. Biz Selim Beğ’le münakaşa ettik ve onu ikna ettik. Sizi Türkçü tanıyorum. Lütfen bunun sebebini anlatır mısınız?

– III –

Reha’nın, Cemal Oğuz Öcal’a yazdığı 8.5.1942 tarihli mektupta benim, Selim Sarper’e yazdığım mektubun aynen kopyası olarak gösterilen satırlar:

Muhterem Efendim,

Yakında yeniden intişarına tavassut edeceğinizi duyduğumuz Bozkurt’u çıkartanların nasıl kimseler olduğunu bilmeniz için size bu mektubu yazıyorum. Bozkurtçular ve bu meyanda sahibi Nurullah Barıman Bozkurt’un intişarına şart olarak Çınaraltı ve benim aleyhimde bulunmalarını şart koştuğunuzu, bu suretle Türkçüleri aralarında mücadeleye sevketmek istediğinizi, bu bakımdan sizin Türkçüler için zararlı bir şahsiyet olduğunuzu söylemişlerdir. Sizi de Türkçü bildiğimden, bu maksatlı dedikoduya inanmıyor ve size ait bir fikir vermek için naklediyorum. Fakat bu dünya bir imkanı alem olduğundan böyle bir şey var ise, neden bu şartı koşmak lüzumunu hissettiğinizi irşad maksadıyla izah eder misiniz? Bilvesile gıyabi saygılarımı sunarım.

Esefle söyleyeyim ki, Reha Oğuz, beni gözden düşürmek için Türkçü arkadaşlara bu şekilde mektuplar yazmış, o mektupların benim elime geçeceğini düşünmeden bana bir takım isnatlarda bulunmuştur. Diyelim ki tarafımdan Selim Sarper’e yazılan mektubu görmek başkalarınca mümkün olmasın. Ya üç kişiye üç ayrı şekilde yazılan bu suretler (!) nedir? Maalesef bu durum Reha’nın çok aleyhinedir.

Yukarıdaki satırlarda “sizle görüşürken “kelimelerine dikkat edenler bu ifadenin bana değil, Reha Oğuz’a ait olduğunu elbette anlamışlardır.Onun mektuplarında ve makalelerinde bu yanlış çok geçer. Sonra “Bozkurt’u çıkartanların “tabiri de Reha’ya aittir. O, “çıkarmak” fiilli yerine “çıkartmak” fiilini kullanmaktadır. Netekim Gök Börü’nün üstünde de “Çıkartan: R. Oğuz Türkkan” yazılıdır. Ailesi baba cihetinden Rumeli’nin bugün Yunanistan’da kalan bölümlerinden olduğu için ora ahalisi gibi malum fiilleri çok defa müteaddi olarak kullanmaktadır. Ve nihayet “imkanı alem” terkibine bakanlar da benim böyle pek acemice bir dil yanlışı yapmayacağımı teslim ederler.

Reha’nın Cemal Oğuz Öcal’a yazdığı uzun mektupta benim aleyhimde pek çok hicivler var. Türkçü efkarı umumiyeye bir fikir vermek için bazı parçalarını aşağıya alıyorum:

… Bir gece Selim’den telefon. Hayretle şunları dinledim:

– Oğuz, sana Yusuf Ziya’nın anlattıklarını nakletmiş, inanmadığını söylemiştin. Fakat işte bugün Atsız’dan aldığım bir mektupta aynı şeylerle karşılaşıyorum. Okuyayım dinel, dedi ve beni hayretlere düşüren jurnal mektubu okudu.

“Atsız”ın yiğit, merd, şövalye tanıdığım Atsız’ın böyle bir mektup yazacağını kafam bir tülü almadığı için, şaşırdım. Atsız’ın ağzından naklen Yusuf Ziya bir mektup yazmış filan zannettin. Ben böyle şaşkınlıklar içinde yüzerken, Selim devam ediyordu:

– Dostluğa layık olmayan dedikoducu insanlar olduğunuza inandım. Bugünden itibaren aramızda ancak resmi münasebet vardır.

Ben hayret içinde:

– Atsız yazmadı, değil mi? diye bağırdım.

– Atsız’ın mektubu!

– İnanmıyorum.

– Gel, gör! Dosya burada!

Gece saat dokuz buçuktu. Hemen otomobile atladım. Sarper’e gitti. Dosyayı açtı. Atsız’ın mektubunu gösterdi. Gözlerime inanmayarak üç dört defa arka arkaya okudum. Sonra da suretini aldım…

Bu da doğru değildir. Hamza Sadi Özbek’e yazdığı mektuba göre hani Selim Sarper mektubun suretini alınmasına müsaade etmemişti? Bundan başka benim bir tek mektubumla dosya tutulmayacağı gibi resmi daireler de gece saat dokuz buçuğa kadar açık değildir. Hele mektubun biraz daha aşağısında Selim Sarper’le münakaşa ettiğini, sözlerini dinletemeyince öfke ile kapıyı vurup çıktığını, eğer o dakikada karşısına Çınaraltıcılar yahut ben çıksaymışım bizleri öldürebileceğini yazmasını hiç de doğru bulmadım. Ben Reha’nın daima tabanca taşıdığını biliyorum ama bunu bir süsü sanıyordum. Yoksa bu broşürü bir davetiye diye kabul edeceğini düşünerek korkar ve bunları yazmazdım…

Şimdi bu mesele üzerinde Türkçüleri biraz daha aydınlatmak için Cemal Oğuz’a yazmış olduğu mektubun sonlarından bir parça daha alacağım:

Cemal Oğuz Beğ. İşte acı meselenin iç yüzü budur. Bu hususta ne düşünüyorsunuz bilmek isterim. Biz şimdi, sırf güvenebileceğimiz ülküdaşlarla iş birliği yapacağız. Bunları Bozkurtçu olarak efkarı umumiyeye iyice tanıtıp meşhur edeceğiz. Bozkurtçu felsefeci, Bozkurtçu içtimaiyatçı,Bozkurtçu tarihçi, Bozkurtçu tarihçi, Bozkurtçu etnograf ve folklorcu, Bozkurtçu romancı ve Bozkurtçu şairlerimiz var.

Bozkurtçu felsefeci: Dr. M. Saffet Engin

Bozkurtçu içtimaiyatçı: Aydın Yalçın (Mülkiye sosyoloji asistanı)

Bozkurtçu tarihçi: Dr. Osman Turan ( Ankara Tarih Fakültesi Türk Tarihi asistanı)

Bozkurtçu etnograf ve folklorcu: Prof. Abdülkadir İnan ve Halit Bayrı

Bozkurtçu sembolistler: Arif Nihat Asya ve Hamza Sadi Özbek

Bozkurtçu şairler: Cemal Oğuz Öcal, Mehmet Sadık Aran ve Yusuf Kadıgil

Tabii bunlardan başka elleri erdikçe, Zeki Velidi, Doktor Akdes Nimet, Doktor Necati Akder ve şair arkadaşlar da yazı ve şiir yazacaklardır. Şimdi sizden bu mektupla sualim: Bozkurtçuların baş şairi olarak tanıtılmanızı istiyor musunuz? Sizin içten coşan Türkçülüğünüze ve prensipleri ifadedeki şiir kudretinize tam bir güvenimiz var. Onun için sizi ( Bozkurt Türkçülüğü) bu yeni ve kuvvetli cereyanın şairi yapmak istiyoruz. Kabul ederseniz bana yazınız. Bu hususta tanıtma faaliyetine geçelim…….

Yalnız bir nokta var: Bu şekilde Bozkurtçu olarak tanıtılacak arkadaşlar ülkü bakımından bize zıt mecmualara tabiatıyla yazmayacakları gibi bize uygun görünen fakat iş birliği etmek istemediğimiz bazı mecmualara da yazmayacaklardır. Bu meyanda Çınaraltı ve Tanrıdağ vardır. Diğer mecmualara tabii yazılabilir.

Bu satırlarda da doğru olmayan veya tuhaf olan birçok noktalar var. Reha, Cemal Oğuz’u “kudretli şairsin, içten, coşan Türkçüsün” diye överken günün birinde onun da aleyhinde yazı yazmayacağını nasıl temin edebilir? Sonra, Cemal Oğuz’u Bozkurtçu şairler listesinde saydıktan sonra biraz aşağıda “Bozkurt’un şairi olur musun?” diye sorması tuhaf değil midir? Hele “Bozkurt Türkçülüğü” diye bir şey çıkararak bunun felsefecilerinden, içtimaiyatçılarından, tarihçilerinden bahsetmesi de yanlıştır. Mesela Bozkurt’un folklorcuları diye yazdığı Abdülkadir’le Halit Bayrı, Bozkurt’a sırf Reha Oğuz’un rica ve ısrarı üzerine yazı vermiş olan ağırbaşlı ve kırk beşten daha yaşlı iki Türkiyatçıdır. Diğerleri de yine ısrar, rica, hatır vesaire yüzünden Bozkurt’a yazı vermişleridir. Eğer Bozkurt’a her yazı yazanı “Bozkurtçular” denilen mevhum teşekküle nispet etmek gerekirse bir de “Bozkurtçu kumandanlar” bölümünü açıp hizasına Ali İhsan Paşa’nın adını yazmak icap eder. Çünkü onun da Bozkurt’ta birkaç yazısı çıkmıştır. Halbuki yukarıda adı geçenlerin arasında Bozkurt’un daimi yazcısı olmayı kabul eden hiç kimse yoktur. Hele Reha’nın “Bozkurt felsefecisi” dediği “Saffet Engin” Bozkurt’ta bir tek yazı dahi neşretmiş değildir. Hem eğer adı geçenler Bozkurtçu olsalardı şimdi Reha’nın çıkardığı Gök Börü’ye yazı yazarlardı.

Reha’nın, şair Cemal Oğuz’a yazdığı mektupta dikkati çeken bir yer daha var: Reha Oğuz,” seni baş şair yapalım” diye Cemal Oğuz’a yazarken bundan sonra Çınaraltı ve Tanrıdağ dergilerine yazı vermeği şart koşuyor. “Tanrıdağ” merhum büyük Türkçü Doktor Rıza Nur’un çıkardığı dergi idi. Reha Oğuz da Rıza Nur’a çok saygı gösteriyordu. Onun Rıza Nur’a yazmış olduğu mektuplar bugün elimdedir. Gerek bu mektuplarda gerekse Bozkurt’un beşinci sayısında ve gerekse Gök Börü’nün ilk sayısında ve gerekse Gök Börü’nün ilk sayısında Rıza Nur için yazdığı satırlar, onu çok saydığını gösteriyor. Peki, o halde nasıl oluyor da bu kadar saydığı Rıza Nur’un dergisine yazı yazmaktan Cemal Oğuz Öcal’ı menetmek istiyor? Tabii, genç Türkçüler bunu öğrenmek ister. Reha’nın tabiriyle “o yiğit ve aziz Türkçü” “Türkçülüğün heybetli devlerinden biri” olan Rıza Nur, “Namık Kemal gibi ulu davamızın biri şehidi” olan Rıza Nur, “ulu bir kahraman örneği olarak daima yaşayacak” olan Rıza Nur. Reha’yı evine almayarak kapıdan çevirmiştir. Sebebi de Reha’nın, Doktor Nihat Reşat’a giderek Rıza Nur’un, Nihat Reşat aleyhinde hiçbir zaman söylemediği şeyleri ona isnad etmesidir. Sinop mebusu Yusuf Kemal de bu işin şahididir. Reha Oğuz, Rıza Nur’un öfkelenmesine sebep olan durumu düzletmek ve Rıza Nur’un nazarında beraat etmek için Doktor Nihat Reşat’tan bir mektup getireceğini Rıza Nur’a yazmışsa da maalesef bu mektubu da getirmemiştir.

Rıza Nur bu vak’a dolayısıyla gerek bana ve gerekse başkalarına (Doktor Mustafa Hakkı Akansel, Doktor İzzettin Şadan, Fethi Tevet, İsmet Rasin) “Gümülcineli İsmail Hakkı nasıl Hürriyet ve İtilaf Fırkasını batırdıysa Reha da Türkçülüğü öyle batıracak” diye onun hakkındaki kanaatini bildirmiş ve Reha’yı evine almamağa karar vermişti. Reha beş altı defa geldiği halde onu kabul etmemişti. En sonunda bir gece gelen Reha’ya bizzat kapıyı açan merhum karşısında onu görünce sertlikle “Ne istiyorsun?” diye sormuş, beriki şaşırarak: “Affedersiniz, bu zamanda rahatsız ettim…” diye söze başlamışsa da Rıza Nur: “Evet,rahatsız ettin, bir daha da etme…” diyerek kapıyı kapatmıştır. Bu vak’adan sonra Reha Oğuz, diğer bazı Türkçüleri, bu arada Nurullah Barıman’ı Rıza Nur’a selam vermekten menetmek istemişse de bittabi Barıman buna aldırmamıştır. İşte Reha’nın Cemal Oğuzu’u Tanrıdağ’a yazmaktan menetmek istemesinin sebebi merhum Rıza Nur’un kendisine yaptığı bu muameledir.

Rıza Nur ilk zamanlardan başlayarak Reha’ya teşhisi koymuştu. Hekim gözüyle onun psikopat, ırkiyatçı olarak da gayrıtürk olduğunu söylerdi. Bakın 11 Mart 1940 tarihiyle Nejdet Sançar’ yazdığı mektupta neler diyor:

Azizim efendim,

Mektubunuzda Türkçülerin birleşemediğini söylüyorsunuz. Bunun sebeplerini arayıp bulmayı tavsiye diyorsunuz. Bu bapta bir uzlaşma mümkün değil gibi görünüyor. Her Türkçüyüm diyen başka bir telden çalıyor. Bir defa Türkçülük elan ideolojik bakımdan Turancı, Türkçü, Anadolucu gibi inkısamda. Sonra buna hiç istemediğim ve münasip görmediğim siyasi ilgiler iliştirmek isteyenler var. V e daha beteri de bir takım şahısların şahsi hırsları kazanı kaynıyor. Hele Reha Kürtkan diye biri var ki Türkçüleri birbirine katıyor ve gene de kabına sığamıyor. Göreceksiniz ki bu çocuk Türkçülüğü perişan edecektir; edemse de o yolda bu mübarek ideal ve ideolojiye çok zarar verecektir.

İşte Reha’nın “Türkçülüğün heybetli devlerinden biri”, “yiğit ve aziz Türkçü” diye vasıflandırdığı dünkü en büyük Türkçünün Reha hakkındaki fikirleri…

Benim, Reha ile ilgimi kesmemin sebebine gelince: Bu, uzun denemelerden sonra kendisine güvenimin kalmaması yüzünden olmuştur. O benden sekiz dokuz yaş daha genç olduğu halde kendisine daima akran muamelesi yaptım. Bana Avni Motun gibi gizli cemiyet gibi hayali şeylerden bahsettiği halde Türkçülük için çalışıyor diye kendisine mümkün olduğu kadar yardım ettim. Hatta bir aralık münasebetlerimiz samimi bile oldu. Fakat en samimi olduğumuz zamanlarda bile benim aleyhimde bazı mektuplar yazdığını sonradan teessüfle öğrendim (mesela Barıman’a ve İsmet Rasin’e yazdığı mektuplar). Gerek yukarıdan beri sırladığım vak’alar, gerekse buraya yazmağı doğru bulmadığım pek çok şeyler bende kendisine karşı güven bırakmadığı için onunla ilgimi kestim. Yazdığı mektuplara cevap vermedim. Reha’nın bana hücumları da işte buradan geliyor. Onun için “Atsız’ı aramızdan çıkardık” demesi de boş sözdür. Ben onların arasına hiçbir zaman girmedim ki çıkarılayım. Bozkurt’a birkaç yazı yazdımsa bunları Reha’nın rica ve ısrarı ile yazdım. Ecce Canis adlı yazımı okuyanlar, Reha tarafından “Bozkurtçular” denilen zümreye benim dahil olduğumu anlarlar. Esasen böyle kuruntudan ibaret bir kuruma girmeyeceğimi de herkes takdir eder.

Nurullah Barıman tarafından, arkadaşı Cihat’la birlikte Bozkurt’tan çıkarılan Reha, benim yine oraya yazacağımı duyunca Bozkurt’un yazı işleri müdürü Sami Karayel’e başvurarak benimle anlaşmak ve yine Bozkurt’ta yazı yazmak istemişse de tarafımdan reddolunmuş, bu yüzden Gök Börü’de bana lüzumsuz yere hücum etmiştir. Halbuki o, Gök Börü için bazı Türkçülerden yazı isterken Besim Atalay, Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan ve Halit Bayrı ona “Çınaraltıcılar, Atsız ve başka Türkçüler aleyhine yazmamak şartıyla” yazı vereceklerini bildirmişler, Reha da buna razı olup söz vermiştir. Yazık ki bu sözünü de tutmadı. Buna, Reha’nın hesabına esef duyuyorum.Yoksa kendisi de pek iyi bilir ki be “bir” değil “birçok” Rehaların hücumlarıyla da yıkılmam. Reha’nın bu hareketi nihayet kendi aleyhine olmuştur. Çünkü Besim Atalay Beğ, Gök Börü’nün ilk sayısındaki “Hesap Veriyoruz” başlıklı yazı üzerine Reha’ya derhal bir mektup yazarak ilgisini kestiğini ve kendisine evvelce verdiği yazıları neşrederlerse mahkemeye başvuracağını bildirmiş, Doktor Mustafa Hakkı Akansel “Gök Börü’ye yazmayacağını haber vermiş; Zeki Velidi, Abdülkadir İnan, Halit Bayrı,Cemal Oğuz Öcal ve Yusuf Kadıgil de ilgilerini kesmişlerdir. Bunların evvelce Gök Börü’ye yollanmış birer ikişer yazıları olduğu için Reha Oğuz daha bir müddet bunlardan istifade edebilir. Fakat ondan sonra? Ondan sonra Cihat Savaş Fer’le yapayalnız kalacaktır. Meşhur romancı Reşat Nuri’nin vaktiyle başka yerlerde çıkmış olan yazılarının ikinci basımları onu kurtarabilirse ne mutlu! Reha Oğuz bu sonucu sezdiği için Zeki Velidi’ni evine giderek yazı yazmasını rica etmişse de evvelce verdiği sözü tutmadığı için red cevabı almıştır.

Doktor Mustafa Hakkı Akansel’e de yaptığı başvurmaların boşa çıkması üzerine Gök Börü’nün üçüncü sayısına, doktorun vaktiyle Vakit gazetesinde çıkmış olan bir yazısını almış, altına da “evahit” diye anlaşılmaz bir kelime koymuştur. Reha Oğuz, Doktor Mustafa Hakkı Akansel’e gönderdiği nüshada, “evahit” kelimesinin başındaki “e” harfini çizmiş, “h” harfini “k” yapmış, sonuna da bir “ten” eklemiştir. Böylelikle kelime “Vakitten” olmuş ve yazının Vakit gazetesinden alınmış olduğu güya belli edilmiştir. Reha bu tabiye (!) ile diğer okuyucularından, yazının başka bir yerden alınmış olduğunu saklamak istemiştir. Bu kadar çocukça bir kurnazlık ülkücü bir Türkçüye değil de alelade bir insan yakışır mı, yakışmaz mı? Cevabını kendisi versin… Bu şekilde bir derginin yaşamasına şüphesiz imkan yoktur. Bu derginin mukadderatı şimdiden belli olmuştur.

Yukarıdaki satırlarla bu meseledeki hakikati ortaya çıkardım. Reha’da kendi isteklerini hakikatmiş gibi göstermek farikası olmasaydı ben bunları yazmayacaktım. Reha’nın hücumları beni nihayet müdafaaya mecbur ettiği için her halde bir tatsızlık oldu. Bundan sevinenler solcular olmuştur. Bunun mesuliyeti tamamıyla Reha’ya aittir. Basit şeyleri esrar perdesi arkasında saklamak, bazı meseleleri olduğu gibi değil de olmasını istediği şekilde göstermek ve hayallerden hakikat gibi bahsetmekle Reha bilmeyerek Türkçülüğe kötülük etmiştir. Halbuki Türkçülüğün en büyük kuvveti bir hakikate dayanması ve Türkçülerin başarı kazanmasının başlıca şartı da samimiyetleri idi. Türkiye’nin başvekiline bütün tarihimiz ilk defa olarak “Türkçüyüz ve öyle kalacağız” dedirten şey memleketteki Türkçülük ülküsünün pek köklü ve sağlam temellere dayanmasıydı. Türkçülük tarihinde ilk defa olarak menfi ve bozuk bir hava esmesine sebep olan şey ise Reha’nın hareketleri ve Gök Börü’deki yazısı olmuştur. Bundan dolayı her halde kendisi pişmanlık duymuştur. Reha’nın kendisinden yaşlı ve bilgili olan Türkçülerden daha öğreneceği pek çok şeyler vardır. Reha, bizi bezdirerek kendisinden uzaklaşmamıza sebep olmasaydı yanlışlar yapmaz ve mesela Gök Börü’nün üçüncü sayısının kapağına bir resim koyarak altına “Altay Dağlarında Kırgız Hayatı” diye yazmazdı. Çünkü biz Altay’da Kırgız bulunmadığını kendisine öğretirdik. Yine bizi kendisinden uzaklaştırmasaydı Gök Börü’nün dördüncü sayısının kapağına Orhun harfleriyle yazdığı yazılar öyle yanlış olmazdı. Orhun harflerinin nasıl kullanıldığını ona anlatırdık.

Reha ilk önce Türkçü değildi. Kendi itirafı üzere beynelmilelci ve materyalistti. Beynelmilelci ve materyalist demek komünist demektir. Reha, daha sonraları Türkçü yayını takip ederek Türkçü olmuş ve bu yeni ülkü kendisini o kadar sarmıştır ki Türkçülüğün her alanında en ileri ve en iyi olmak istemiştir. Reha’nın duygularındaki bu aşırılığı mazur görürüm. Netekim bir dinde en çok müteassıp olanlarda mühtedilerdir. Fakat en iyi ve en ileri olmak isterken bazı hayali şeyleri hakikat saymasını zararlı bulurum. Mesela Reha, baba cihetinden ailesini Kastamonu civarındaki Taşköprü’ye bağlamaktadır. Bu doğru değildir. Kastamonu Türkünün çok katıksız olduğunu öğrenen Reha “keşke ben de oradan olsam” diye düşünmüş bunun hasretini çekmiş ve nihayet bunu düşüne düşüne kendisinin hakikaten oralı olduğuna inanmıştı. Netekim Kastamonu’nun çok köklü bir ailesine mensup olan genç bir Türkçü, Taşköprü’de Reha’nın ailesini araştırıp soruşturmuş, böyle bir ailenin olmadığını öğrenmiştir. Halbuki Anadolu kasabalarında her ailenin tanındığı, bir iki asır önce gelip yerleşmiş olanların bile hala ayırt edildiği erbabınca malumdur.

Reha, eski Türklerin hayatını da çok beğendiği, çadır altında geçen askeri hayatın meftunu olduğu için kendisinin de yaylalarda, çadır altında ve at sırtında büyümüş olmasını çok arzularmış ve bu şiddetli arzu nihayet kendisinin Eskişehir civarındaki göçebe Türkmenler arasında bir süt nine elinde büyüdüğü hakkındaki mitolojik rivayeti doğurmuştur. Hakikatte ise Reha’nın ailesi Rumelilidir. Anadolulu bir aile Büyükada’da gayrı mübadil olarak emlak alabilir miydi? Rumelili olmak Türk olmağa engel olmamakla beraber Reha ruhi bir sebeple en koyu ve su katılmamış Türk olmak hevesiyle kendisini Taşköprü’ye nispet etmiş, buna kendisi de inandığı gibi başkalarını da inandırmak istemiştir.

Reha, eski Türk büyüklerinin hayatlarına da imrenmiş, kendisi de onlar gibi bir önder olmak istemiştir. Şüphe yok ki her Türk genci için Türk büyüklerine benzemek bir ülkü olmalıdır. Fakat böyle olmakla için tek yol onların tuttuğu feragat, fazilet, çalışma ve kahramanlık yoludur. Hiç kimse durup dururken bir Alp Aslan veya Çingiz olamaz.. Yükselmek için iki yol vardır: Ya çalışarak yüksekte olanları meşru bir şekilde geçmek; yahut onları düşürerek daha yükseğe çıkmak. Bir dağın tepesine kartal da çıkar, yılan da çıkar. Zaman zaman büyük ruhlu insanlar da yükselir, dalkavuklar da… Fakat er kişiler her zaman ve daima birinci yolu seçmişlerdir. Bundan birkaç yıl önce Nazım Hikmetof Yoldaş “Putları Kırıyoruz” diye büyük şairlere ve bu arada Abdülhak Hamid’e hücumlar yapmıştı. Çünkü Türkiye’nin baş şairi olmak isteyen o zavallı, yükselmek için onları devirmekten başka yol bulamamıştı. Onun hücumlarıyla Abdülhak Hamid ve Mehmet Emin tabiidir ki devrilmediler. Biz, ne Abdülhak Hamid gibi yüksek, ne de Mehmet Emin kadar değerli kimseler olmamakla beraber Reha’nın hücumlarıyla devrilmeyiz. Reha’nın tutacağı yol hizmet ederek yükselmek olmalıydı. Fakat o bekleyemedi. Yükselmek için yaptığı hamleler yanlış bir yöne çevrilmiş olduğu için sonunda Türkçülük düşmanlarını sevindirecek bire mahiyet aldı.

Önderlik duygusu Reha’yı o kadar sarmıştı ki kendisini şimdiden Türk gençliğinin başkanı gibi görmektedir. Bir münakaşada, kendisine itidal öğüdü veren Hüseyin Namık Orkun’a “ben Türk gençliğinin lideriyim” diye bağıracak kadar duygularına mağlup olmuştur. Reha, Türkiye’de yapılan her hareketin kendi eseri olmasını istiyor. Fakat böyle olmadan bunu olmuş gibi göstermek doğru değildir. Hamza Sadi Özbek, resmi bir vazife ile Muğla’ya gidince Reha bunu benimsemiş,”bir arkadaşımızın da Muğla^da bulunması lazımdı; Özbek’i onun için Muğla’ya tayin ettirdik” demişti. Halbuki aynı meseleyi İsmet Rasin’e de başka şekilde anlatmıştı. Reha, önderlik duygusunu doyurmak için gizli cemiyetler kurmağa ve Ankara’daki Ziraat Fakültesi talebelerinden bazılarını buna sokmağa uğraşmıştı. Bunu başaramayınca aynı şeyi Istanbul’da yapmağa ve tabancalı, bıçaklı törenlerle aza kaydına kalkmışsa da şimdiye kadar bu cemiyete yalnız Yusuf Kadıgil’i alabilmiştir. Eski bir talebem olan Yusuf Kadıgil bu cemiyete mahiyetini öğrenmek için kasten girerken Reha’nın daima taşıdığı tabanca ortaya çıkmış, müthiş bir gizli tören yapılmış ve cemiyet bütün azası, yani Reha ile Cihat, Yusuf Kadıgil’i cemiyete almışlardır. Gizli cemiyetlerden maksat muayyen bir hedefe varmak olduğu halde Reha’nın gizli cemiyetinde böyle bir hedef yoktur. Maksat, gizli cemiyetin esrarlı havasından zevk almaktır. Reha’da gizli, esrarlı şeylere karşı büyük bir inzicap olduğundan, o güneşi bile esrar perdesi ardından göstermek istemiş, bu yüzden kendisine karşı bir güvensizlik uyandırmıştır. Reha’ya göre her şeyi gizlemek büyük bir başarıdır. Bu yüzden kardeşi Orhan Türkkan’ın kendisinden büyük mü küçük mü olduğunu bile saklamak istemiştir. Bu meseleyi kendisine sorduğum zaman bana: “Fiilen ben büyüğüm, hukuken Orhan büyüktür” diye cevap vermiş ve meseleyi şöyle anlatmıştı: Reha’nın asıl adı Metin imiş. Orhan kendisinden küçükmüş. Orhan’dan daha sonra küçük, “Reha” adında bir kardeşleri varmış. Fakat bu Reha küçükken ölmüş ve nüfus kaydından Reha silineceği yerde Metin silinmiş. Onun için şimdi kendisi bu, küçükken ölen Reha’nın nüfus kağıdını kullanıyor ve Reha adını taşıyormuş.

Hiç şüphesiz Reha’nın babası bu hareketi bir sahtekarlık olsun diye yapmamıştır. Nüfus memurunun dikkatsizliğini sonradan düzeltmeğe meşguliyeti engel olmuş ve Reha Oğuz (yani hakikatteki Metin) kendisinden dört yaş küçük olan kardeşinin nüfus kağıdını kullanmak mecburiyetinde kalmıştır. Bunda Reha’nın da suçu yoktur. Fakat bu basit hadiseyi esrar perdesiyle örtmeğe de hiç lüzum yoktur. Reha’nın mahrem-i esrarı olan ve benim bu meseleyi bildiğimden haberi bulunmayan Cihat Savaş bir gün bana safiyetle “bunun büyük bir sır olduğunu ve bana ancak on yıl sonra bu sırrı tevdi edebileceğini” söylemiş, çocukça hareketiyle beni güldürmüştü.

Reha, eski Türkler gibi kahraman, kuvvetli, pehlivan olmak için de gönlünde dayanılmaz bir istek duymuş, bu büyük istek de kendisini bir takım hülyalara sürüklemiştir. Cüssesi eski Türklerin aksine çelimsiz olduğu için Japon güreşinde usta olduğunu iddia etmiş, kılıç dersi alırken, öğretmeni olan Krodetski’ye savurduğu bir kılıçla onun maskesini yüzünde döndürdüğünü tahayyül etmiştir. Halbuki bu da doğru olamazdı. Başa zaten güçlükle geçirilen maskenin dönmesi için başın gövdeden ayrılması icap ederdi. Reha Oğuz, kendisinde Ermeni bulaşıklığı olduğunu ilk önce ortaya çıkaran Fethi Tevet’i de döveceğini bana bir mektupta yazmıştı. İyi ki bu işi denemedi. Çünkü iri yarı ve güçlü kuvvetli olan Fethi Tevet’İ görmeden tasarlanan bu plan acıklı bir şekilde iflas ederdi. Reha şimdi böyle bir iddiada bulunduğunu hatırlamıyor ve Gök Börü’nün meccani abonelerinin listesi başında Fethi Tevet’in adını gösteriyormuş ama, yukarıda da bildirdiğim gibi bu hafızasının bir zuhulüdür. Yoksa mektup bende duruyor.

Reha’nın bir merakı da herkes hakkında bir dosya tutmasıdır. Bu dosyada o şahsın Reha’ya gönderdiği mektuplarla Reha’nın şahsi mütaleaları, gazetelerden kesilmiş yazılar esas mevadı teşkil eder. Bu dosyalara ehemmiyetsiz teferruat da yazılır. Mesela Ankara’daki bir şairin bir gün bir lokantada birlikte yemek yediği sarışın bir hanım dahi bu dosyaya girmiştir. Reha bu dosyayı tutmakla o şahıs aleyhinde, gerekti zaman kullanılacak mevad hazırlamak ve daha ilerisi için de bir arşiv yapmak fikrindedir. Fakat bu kadar lüzumsuz şeylerle uğraşmak onun hafızasını yormaktan başka bir sonuç vermemektedir.

Türkçülük ülküsü kutlu bir yoldur. Onun siyasi, ilmi, edebi, hissi, fikri tarafları vardır. Fakat hepsinde de temel sağlam Türk ahlakıdır. Türkçülük ülküsüne başka türlü varmağa imkan yoktur. Reha Oğuz, Türkçülük alanında yükselmek istiyor idiyse tutacağı yol feragat ve fedakarlık yolu olacaktır. Daha askerlik vazifesini bile yapmadan şef olmağa kalkmayacaktı. Ne Ali Suavi, ne Süleyman Paşa, ne Ziya Gök Alp, ne de Ziya Nur Türkçülük tarihinde kazandıkları adı sanı bir anda, çalışmadan elde etmediler. Bugün Türkçülük meydanında çalışıp adları tanınmış olan bu kadar insan var. Bunların arasında da şahsi dargınlıkları, kırgınlıkları ve kızgınlıkları olanlar var. Fakat bunlardan hangisi kendisini Türkçülüğün başı yapmak için ötekilere hücum etmiştir? Dün Rıza Nur, daha önce Ziya Gök Alp Türkçülerin başı olmak şerefini çalışmaları ve hizmetleriyle kazandılar. Onları ne bir kurultay seçti, ne de onlar başkalarını baltalayarak yükseldiler. Reha Oğuz başkalarını küçülterek yükselmek hayali yüzünden dünün en büyük Türkçüsü olan Rıza Nur tarafından kapıdan çevrilmiş ve Rıza Nur ona “Reha Kürtkan” diyerek Reha’yı Türkçülük kadrosundan ebediyen çıkarmıştır. Reha’nın başkaları hakkında söyleyeceği sözlerin değeri yoktur. Fakat bizzat Reha tarafından “Türkçülüğün heybetli devi” diye adlandırılan Rıza Nur’un, Reha hakkındaki hükümleri nas mahiyetindedir. Şimdi, günümüzün en kıdemli Türkçüsü Besim Atalay başta olduğu halde kalem sahibi Türkçülerin hepsi onunla ilgisini kestiyse, bazı genç Türkçüler arasında “Türkkan” diye değil de “Ermenikan” diye anılıyor, hatta kendisine bu şekilde mektuplar yazılıyorsa bunun tek mesulü kendisidir. Reha Oğuz samimi Türkçü olmak için muhayyel şecereye lüzum olmadığını bilmeliydi. Bilhassa bazı kuruntulara herkesi inandırabilirim diye çocukça düşüncelere saplanmamalıydı. Türk ırkını tarif ederken ileri sürdüğü 1.70 boy, ela göz, kuvvet ve fevkalade yakışıklılıktan kendiside hangilerinin bulunduğunu iyice hesaplamalıydı. Reha’yı tanımayan okuyucuları sözlerime inandırmak için onun bir fotoğrafını koyuyorum. Bu resme bakan okuyucular onun fevkalade yakışıklı ve Türk tipine malik olmadığını kabul ve tasdik edeceklerdir.

Umarım ki bu broşür Reha’yı hayalin tatlı göklerinden hakikatin katı toprağına indirecektir. Aşağı yukarı otuz yaşlarında olduğu için artık çocuk hülyaları beslemeğe hakkı yoktur. Çünkü ortada bahis mevzuu olan şey Türkçülüktür. Bu milletin biricik kurtuluş ve yükseliş yolu olan bir ülküyü benlik davası haline sokmağa ise Türkçülüğün prensipleri engeldir. Sağlam şahsiyetler, kendi aleyhlerine olan şeyleri lehlerine gibi göstermezler. Mesela Besim Atalay Beğ, Reha’ya mektup yazarak ilgisini kestiğini ve eskiden yolladığı yazıları artık neşretmemesini bildirdiği zaman Reha’ya düşen şey susmaktı. Halbuki o öyle yapmadı. Okuyucularda, sanki Besim Atalay’la eski durum devam ediyormuş gibi bir intiba uyandırmak için Gök Börü’nün ikinci sayısında şöyle bir ilan neşretti:

Öz Türkçe Kur’an Sureleri

Okuyucularımıza müjde: Pek yakında kitap halinde çıkıyor

Çeviren: Besim Atalay

Bunun bir başarı olmadığını, hatta doğru bir hareket olmadığını Reha idrak edemiyorsa bu da kendinsin lehine değildir.

İşte, Gök Börü’nün ilk sayısındaki “Hesap Veriyoruz” başlıklı yazıya cevaplarım şimdilik bu kadardır. O yazıda hiçbir hesap verilememiş, bilakis hesaplar karıştırılmıştır. Hesap böyle verilir: Delili, şahidi, vesikası ve fotoğrafı ile…

Reha Türkçülüğe cidden hizmet etmek istiyorsa önce askerliğini yapmalı sonra Türkçeye daha çok hakim olmalı ve nihayet muhayyel şecereleri ve başka hayalleri terk etmeli ve bilhassa ırkçılığı başkalarına bırakmalıdır.Yoksa bu fizyonomi ile su katılmamış Türklük iddia etmek Türkçülüğün düşmanları eline silah vermektir ki bunu Reha da istemez sanırım.

3 Sonkânun 1943, Maltepe Atsız

İşte, nihayet, tahminlerimiz doğru çıktı. Reha’nın “Hesap Veriyoruz” başlıklı yakışıksız yazısını ele alan Ankara’daki solcular, Reha’nın onlara verdiği silâh sayesinde bütün Türkçülere, hattâ Türklüğe saldırmak fırsatını buldular. Solculuktan milliyetçiliğe dönen Reha ile, milliyetçilikten solculuğa dönme olan Pertev Naili Boratav ve Adnan Cemgil müştereken Türklüğe ve Türkçülüğe zarar getirmiş oluyorlar. Görülüyor ki, nereden nereye olursa olsun, bu dönenler iyi olmuyorlar. Reha kadar iyi tanıdığım solc dönmelere de ayrıca cevap vereceğim. Beklesinler…


ATSIZ, 25.15.1943

Nihal ATSIZ: Kürtler ve Araplar Haddini Bilsin!

Cevdet Sunay’ın “Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür” demesi Türk milletinin asla kabul edemiyeceği bir düşüncedir ve bir çok haklarından vazgeçmiş, bir çok gerçekleri kavrayamamış olmasına rağmen onun çok duygulu bir yönünü incitecek bir sözdür. Bilindiği gibi Türk topraklarında birçok Çingene vardır. Ve bunların şehirleşmiş olanları kendi dillerini unutup Türkçe konuşur olmuşlardır. Böyle olduğu halde Türk milleti, Çingeneleri daima aşağı görmüş, onlarla karışmaktan korku derecesinde çekingenlik göstermiştir.

Anayasanın hükümleri ne olursa olsun, modern millet tarifi için ne uydurulursa uydurulsun, Türk milletinin vicdanına Çingenelerin Türk olduğu inancı kabul ettirilemez. Burada Yassıada duruşmalarının bir safhasını hatırlatacağım:

Adalet Divanı Başkanı Salim Başol, Demokrat Parti’nin sanıklarını sorguya çekiyordu. Bunlar, İsmet Paşa İstanbul’a gelirken onu zorbalıkla döndürmek, belki de öldürmek istemekten sanıktılar. Demokratlardan biri kendi semtindeki Çingeneleri de bu komploya sokmuştu. Salim Başol sordu: “Hem de Çingeneleri işe karıştırmışsın. Onlar da vatandaş ama Çingene… Buna utanmadın mı?”. Yani bir kanun adamı bile Çingeneyi gayet aşağı bulmaktan kendini alamıyordu. Çünkü bu düşünce, bu inanç yüzyılların ürünüdür. Kanunla, nizamla, demeçle beyinlerden ve gönüllerden silinmez.

Demokrasi sayesinde şimdi bu Çingeneler de birinci sınıf vatandaş olmuştur. Gerçi onların memleketteki işi hırsızlık ve yankesicilikten ibarettir ama kanun karşısında vatandaşlarla eşittir ve devletimiz sosyal bir devlettir. Bir değişiklik yapılmadığı takdirde, önümüzdeki yüzyılda Çingenelerden en yüksek kademelere kadar yükselecek kimselerin çıkması elbette mümkündür.

Bir süre önce İstanbul’da Milliyetçiler Kurultayı diye toplanan ve birçok yobazlarla Anadolucuların da katıldığı bir curcunada yontmataş çağından kalma bir yobaz, sözde müslümancılık yaparak “ben hilalî bir Çingene ile de yükseltebilirim” demişti. Millî haysiyetsizliğin böylesi görülüp işitilmiş değildir. Türkçüler, Çingeneyi Türk’le eşit tutan bir islamiyeti reddettikleri gibi böyle bir demokrasiyi de tanımazlar.

Bu Çingeneler, toplum ahlâkını bozacak hangi işler varsa onda ustadırlar. İstanbul polisinin başına bela olan Hacı Hüsrev mahallesi bunlarla doludur. Bunların kadın ve kızları profesyonel yankesicilerden mürekkeptir. Yedi yaşındaki kızların resimleri defalarca gazetelere geçmiştir. Yedi yaşındaki çocuğa ceza verilemediği için küstahlıklarının sonu yoktur. Ceza ehliyeti olan büyükleri ise bu işi daima gebe iken yaparlar. Gebe kadın da tutuklanamaz. Böylelikle İstanbul’da bir Çingene saltanatıdır gider.

İşin daha kötüsü bunların gebe takımından çocuk hırsızlığı cinayetidir. Bu hırsızlıktan kaç tanesi gazetelere geçmiştir. Son olay da 5 Mart 1967 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yer almıştır. Ankara’da Hacı Bayram Camisi civarında 4 yaşındaki Şükrü’yü kaçıran Çingeneler yakalanmıştır. Heriflerdeki hukuk ve kanun bilgisi yamandır. Kaçırmadık, hoşumuza gittiği için sevmek istedik, korktu, bağırdı diyeceklerdir. Dört yaşındaki çocuk, maksadını iyice anlatamayacağı, tam görgü tanığı bulunmadığı için bu Çingeneler beraat edecek ve tabiî bu kararı “yaşasın Türk adaleti” diye bağırarak karşılayacaklardır. Şükrü böylelikle kurtulmuş olacaktır ama birkaç yıl önce kaybolan zavallı Ayla’dan ses seda çıkmamıştır.

Bir görüşümü de ben anlatayım: Her yaz olduğu gibi geçen yaz da Anadolu yakası banliyösünün türlü yerlerinde gözüken Çingeneler arasında, Küçükyalı istasyonunda gördüğüm 15-16 yaşlarındaki bir kız şiddetle dikkatimi çekti. Çünkü bu kız sapsarı saçları, masmavi gözleri ve bembeyaz teni ile “ben Çingene değilim, kaçırılmış bir kızım” diyordu. Ama ne yazık ki artık Çingene olmuştu.

Şimdi Türkiye’nin düzenini ve ahlakını bozan bu Çingeneler için bir teklif yapsam da: “Bunların hepsi anayurtları olan Hindistan’a sürülsünler, Hindistan kabul etmezse Hakkarî vilayetine sürülüp yapabilecekleri işlerle uğraşmaya mecbur tutulsalar, yolları sayılı olan o dağlık bölgeden kaçmaları mümkün olmadığı için eğitim ve disiplinle adam edilseler” desem tabiî derhal kıyametler kopar ve “insan hakları”, “anayasa hukuku”, “özgürlük”, “demokrasi”, “cumhuriyet”, “vatandaşlık” gibi tekerlemelerle faşistliğimiz ve ırkçılığımız tekrar yüzümüze çarpılır, anayasa bilginleri olarak İstanbul’da Ali Fuat Başgil ve Tarık Zafer Tunaya, Ankara’da Bülent Esen bir hamaset heykeli gibi karşımıza dikilir.

Oysa ki ancak 50.000 geri Kürdün yaşadığı ve Barzanî’ye silah kaçakçılığı yaptığı o geniş bölgeye Çingeneleri yerleştirip kaynaştırsak gelecek yüzyılda kimbilir ne insan güzeli vatandaşlar kazanırdık. Irkçılık düşmanları bu insan güzelleriyle evlenerek Hilâli yükseltirlerdi.

Tabiî bu bir fantezidir. Fakat fantezi olarak kaldığı için Çingeneler, yurdu her bakımdan bozmakta devam edecekler ve meselâ Batı Anadolu’nun bir şehrindeki hapishanenin 49 mahpusundan 48 tanesinin Çingene olması gibi karakteristik olaylar eksik olmayacaktır.

Fakat Türkiye’deki azınlıklar yalnız Araplarla Çingeneler değildir. Bir de Kürt vatandaşlarımız vardır ki sayı bakımından hepsinden üstün ve dışardan desteklenmesi bakımından hepsinden talihli olduğu için üstünde durulmaya değer.

Şimdiye kadar gelip geçen hükümetler gibi avcı görmüş devekuşu rolüne girmemek ve göremeyenlerle işitemeyenleri ve uyuyanları uyarmak niyetinde olduğum için gerçekleri açıklamakta pervam olmayacaktır.

Kürtler, Türk veya Turanlı değildir. Buz gibi İranlıdır. Konuştukları dil bozuk, ilkel bir Farsçadır. Tipleri de öyle. Aralarına karışmış az sayıda Türkler’in bulunması veya dillerindeki kelimelerin çoğunun Türkçe olması bu gerçeği değiştirmez. İngilizcedeki kelimelerden çoğunun Norman istilası hâtırası olarak Fransızca olması nasıl İngilizler’i Fransız yapmıyorsa, dokuz yüzyıllık Türk hâkimiyetinin Kürtçeye doldurduğu Türkçe kelimeler de onları Türk yapmaz. Dilin hangi aileden olduğu kelimeleriyle değil, yapısıyla ölçülür. Bu bakımdan Kürtler batı dağlarında kalmış bir takım Farslardır. Zaten birbirince anlaşamayan dört beş ağızla konuşan ve kendilerini Kırmanç ve Zaza diye iki grupa ayıran bu toplulukları “Kürt” diye birleştiren bizleriz.

İstatistiklerimiz Kürtleri bir buçuk milyon olarak gösteriyor. Gerçekte biraz daha fazladırlar. Çünkü istatistiklerimiz ırkları anadillerine göre ayırmakta olup İstanbul gibi batı şehitlerimizde oturup anadilini unutan veya Kürt olmaktan utandığı için kendisini “Türk” diye yazdıranlar da hesaba katıldığı takdirde iki milyon Kürt olduğu kabul edilebilir.

Cevdet Sunay’ın “Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür” demesine göre bu dağlı vatandaşlarımızın da Türk olması gerekir. Değildir. Ama, haydi kendimizi zorlayarak Türk’tür diye kabul edelim. Bir tarih öğretmeninin bıkıp usanmadan söylediği ve yazdığı uydurmaları kabullenerek dağlı vatandaşlarımız da Türk’tür diyelim. Diyelim ama neyleyelim ki onlar bunu kabul etmiyorlar.

Kabul etmediklerine tanık ararsanız: Biri Kürtçülük dolayısıyla tutuklanıp mahkemeye verilenler ve kanunun yetersizliği yüzünden beraat edenler; biri İstanbul’daki Site Talebe Yurdundaki olaylar, biri de 1966’nın Ağustos, Eylül, Ekim, Kasım aylarında 4 sayı çıkıp kapatılan “Yeni Akış” dergisi. Daha da var ama onlara lüzum yok.

Ben “Yeni Akış” dergisi üzerinde duracağım.

Yeni Akış dergisi, bugünkü kanunlarımızın yetersizliğinden ve 27 Mayıs ak devriminin getirdiği aşırı özgürlük havasından faydalanarak Kürtçülük yapan bir dergidir. Kürt davasını Kürt kurnazlığı ile Türkiye’nin doğu illeri davası haline sürüyor ve birçok akılsız Türk’ü de böylece avlamasını biliyordu. Kendilerini haklı gösterecek kozları vardı: Doğu ihmal olmuştu. Fakat bunun kasıttan değil, imkansızlıklardan doğduğunu bilmemezlikten geliyordu. Bütün Türkiye ihmal olmuştu. Kalkınma; tarihi, coğrafi ve iktisadi sebeplerle batı illerden başlıyor, doğuya doğru yayılıyordu. Bunda devletin hiçbir ardniyeti yoktu. Ovadaki “Aydın” ili ile dağdaki “Tunceli” iline kültür ve medeniyet eşit çabukluk ve yoğunlukla götürülemezdi. Bundan başka “Türk” en azından 23 yüzyıllık bir kültürün, teşkilatın, bağımsız devletin mirasçısı idi. “Kürt” neydi? Daha ortak bir dilleri bile olmayan bu devletsiz, kültürsüz, mazisiz kalabalık, cihan devleti kurmuş Türk’le aşık mı atacaktı? Evet, Yeni Akış dergisini çıkaran Türk tebaası Kürt milliyetçileri bunu istiyorlardı. Dergilerinin ilk iki sayısında biraz ihtiyatlı davrandıktan sonra Türk hükümetinin müsamahalı durumunu görerek üçüncü sayıda baklayı ağızlarından çıkardılar. Kürtçe yayın istediler. Hatta Kurtuluş Savaşının zaferle bitmesini ve cumhuriyetin kuruluşunu belirtmek için anayasayı zorlamaya başladılar. Ekim 1966 tarihli olan bu üçüncü sayısının son kapak sayfasında iki tane Kürtçe manzume(!) yayınladılar. Bunlardan birini yazan Kemal Badıllı bugün mebustur. Partisine uğurlu olsun.

1966 Kasımında çıkan 4. Sayıda ise Kürtçe şiirler artık derginin içine girdi ve radyonun da Kürtçe yayın yapmasını istendi. Son kapak sayfasında ise bu sefer notalı bir Kürtçe manzume bulunuyordu. Makaleler solların ağzı ve taktiği ile yazılıyor, Türkiye’deki “halklara” eşitlik isteniyordu. Yazamadıkları, fakat şurda burda söyledikleri, bize kadar gelen düşünceleri şuydu: Türkiye’de 11 milyon Kürt vardır. Kürt’ten her meslekte mühim adamlar yetişmiştir. Bu şartlar altında neden devletimiz olmasın?

Kürt devleti olamazdı. Çünkü Kürtler bir millet değildi. Farsların dağlı ve ilkel bir kolu idi. Türkler’e göre Yörükler ne ise, Farslara göre de Kürtler o idi. Şu farkla ki Yörükler sosyal seviye bakımından Kürtlerle ölçüşemeyecek kadar üstündüler. Yörüklerden “Yörük Ali Efe”, “Demirci Efe” çıkmıştı. Daha önce de “Çakırcalı Efe” çıktığı gibi… Bunlar birer kahramandı. İlk ikisi Yunan’a karşı, daha eski olan üçüncüsü hükümet hizmetinde olan Arnavutlara karşı savaşmıştı. Ya Kürt’ten kim çıkmıştır? Koçero, Hamido, Hakimo veya Tilki Selim. Yani düpedüz adi eşkıyalar, katiller ve hırsızlar…

Netekim Farslarında da Kürtler hakkındaki düşüncesi pek olumsuzdur. Farsça-Türkçe bir sözlük olan Burhân- Kaatı tercümesinde (481. Sayfa) Kürtler hakkında şu beyti vardır:

Kesâfettâ-yi âlem gird kerdend
En anha mîsiriştend, Kürd kerdend

Bunun Türkçesi şudur: “Dünyanın kalabalıklarını topladılar; karıştırarak onlardan Kürt yaptılar”. Bunun altında da Türkçe olarak şu ibare: Vâkıa, bizim semtlerde mem’iyyetleri olmağla dâire-i insânîden hariç kavimlerdir”. Bu ibarenin, müellif olan Ali Bin Half’e mi, yoksa mütercim olan Ahmed Âsım’a mı ait olduğu belli değildir.

Arslan hükümetimiz Yemliha uykusundan uyanıp bu dergiyi kapatmasaydı arkadan Kürdistan haritaları, bayrakları, millî marşları ve anayasalarının geleceği muhakkaktı.

Şimdi, bu manzara karşısında Türk Devleti Başkanının “Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür” demesi boşuna bir iyimserlik olarak kalmıyor mu idi? Orası öyle idi ama son cümlesi de çok güzel ve yerinde idi: “Türk olmayan varsa gidebilir”.

Evet… Kürt kalmakta direnir, dört beş bin kelimelik o iptidaî dilleriyle konuşmak, yayın yapmak, devlet kurmak istiyorlarsa gidebilirler. Biz bu toprakları oluk gibi kan dökerek; Gürcülerin, Ermenilerin, Rumların kökünü kazıyarak aldık, yine oluk gibi kan dökerek Haçlıların savaşçı şövalyelerine karşı savunduk. Kürtler 1839 yılına kadar askerlik bile yapmadılar. Viyana’dan Yemen’e kadar her yerde Türk ırkının kanı sebil gibi akarken onlar yaşadıkları dağlarda ve köylerde keçilerini güttüler ve fırsat buldukça hırsızlık ve yağmacılık ederek yaşadılar. İran’la yaptığımız savaşlara yardımcı diye geldikleri zaman da daima fırsat kolladılar ve Türk ordusunun yenildiği çarpışmalarda bu sefer İran’la birleşip onu vurmaktan geri kalmadılar. Birinci Cihan Savaşı’nda bize topyekûn ihanet eden Ermeniler, yerleşik Türk halkını vahşi bir kırgınla bitirmeseydi ve dağlarda, sarp köylerde yaşayan Kürtler bu kırgından kurtulmuş olmasaydı bugün çoğunlukta oldukları illerde de azınlık olarak kalmakta devam edeceklerdi. Fakat yüzde yüz çoğunlukta olsalar bile Türkiye’nin herhangi bir bölgesinde devlet kurmak hayalleri, hayal olarak kalacaktır. Yunanlıların Bizans, Ermenilerin Büyük Ermenistan kurmak hayalleri gibi… Onun için Türk milletinin başını belaya sokmadan, kendileri de yok olmadan çekip gitsinler. Nereye mi? gözleri nereyi görür, gönülleri nereyi çekerse oraya gitsinler. İran’a, Pakistan’a, Hindistan’a, Barzani’ye gitsinler. Birleşmiş Milletlere başvurup Afrika’da yurtluk istesinler. Türk ırkının aşırı sabırlı olduğunu, fakat ayranı kabardığı zaman Kağan Arslan gibi önüne durulmadığını, ırkdaşları Ermenilere sorarak öğrensinler de akılları başlarına gelsin.

Şimdilik bu kadar…

Bu vatanda yaşayan milletin hangi anailkeler çevresinde birleştiği belli değildir demiştim. Eskiden, Osmanlı adı ile anıldığımız zamanda “din ve devlet” ilkeleriyle kaynaşmıştık. Din manevî tarafımızı, devlet ve onun sembolü olan padişah maddî tarafımızı teşkil ediyordu. Ülkemizde şahıs ve zümre çıkarları yüzünden türlü kavgalar ve cinayetler olduğu halde iki anaprensip dolayısıyla sağlam bir toplum durumunda idik. Netekim Batının bizi iyice geçtiği 17. Yüzyılda bile Türkiye’yi tek başına yenecek bir devlet yoktu.

Bugün ise bizi birbirimize bağlayan tek bir düşüncemiz bile yoktur.

Cumhuriyetçilik gönüllerde değil, sözlerdedir. Cumhuriyet nihayet bir rejim yani bir manevî elbise olduğu için bunun çevresinde birleşmek yürütücü ve yaşatıcı bir anadüşünceye sarılmak sayılmaz. 1923-1967 arasındaki 44 yıldan ne kadarın cumhuriyetle geçtiği de ayrı bir sorudur.

Lâiklik de böyledir. Şeriat üstüne devlet kurulması ve resmi dilin Arapça olmasını isteyenler arasında bir Fen Doçentinin bulunması akıllara durgunluk verecek bir nesnedir. Bu curcunaya, milleti en azından iki düşman yığın durumuna getiren partileri de eklerseniz manzara tamamlanır. O partiler sayesindedir ki kahvehaneler ve camilerden sonra mezarlıklar da ayrılmıştır.

Türkiye’nin çöküşü yıllarında tabu bir kelime vardı: Şeriat. Cahil bir kalabalık şeriat isteriz diye ayaklandı mı, artık onlara karış konamazdı. Şeriat diye istedikleri şey çok defa şeriat ile ilgisi olmayan ıvır zıvır şeylerdi. Mesela yeni usul askerî talimleri şeriata aykırı diye istemezlerdi. İkinci Mahmud, Avrupaî başlık diye “fes”i kabul edince onu da şeriata aykırı bulmuşlardı. Daha sonra aynı geri kafalılar şapkaya karşı fesi tutmakla ne kadar gülünç olduklarının farkında değildiler.

Bugünün tabu kelimesi demokrasidir. Demokrasi, demokratik, demokratlık ve başkaları… O kadar ki demokrasiyi tenkit etmek bile hoş karşılanmıyor. Dinî inancın doruğunda bulunduğu çağlarda dine sövmek nasıl karşılanmışsa demokrasi aleyhtarlığı da öyle görülüyor.

Demokrasiyi son çağ Osmanlıları “Hükümet-i avam” diye tercüme etmişlerdi. Avam hakimiyeti, daha Türkçesi “ayak takımı hakimiyeti” demektir. Demokrasinin geliştiği ülkelerde bu ayak takımını yine aydın bir zümre yönetir. Bundan başka gerçek demokrasilerdeki demokrasi uzun bir gelişme ve olgunlaşma çağından geçerek bugünkü noktaya yükselmiştir.

Demokrasinin bir çok nimetleri olduğu söz götürmez bir gerçektir. Fakat demokrasi için edebi rejimdir denilirse budalaca bir söz edilmiş olur. Çünkü demokrasi artık milletlere zarar vermeye başlamıştır. Çünkü artık fikir hürriyeti olmaktan çıkmış, kötü fikirlerin de hürriyeti olmaya başlamıştır.

İsveç belki de dünyanın en ileri topluluğudur. Demokratlığına da diyecek yoktur. Doğru insanlardır. Yalan ve küfür bilmezler. Hattâ sakal bırakıp Nur risalesi okumaya başlasalar bizim Nurculara göre en iyi müslümanlar onlar olur. Fakat demokrasi yani davranış hürriyeti, cinsî ilişkilerde tam bir hürriyet haline gelmiştir. Amerika’da öğrenim ve staj görmüş bir dostumdan şu olayı dinledim:

Bir Amerikalı, görevle İsveç’e gelince kızını bir İsveç lisesine kaydettirmek için başvurur. Fakat bir de okulun bahçesinde ne görsün? Öğrenciler için asılmış şöyle bir ilan: Bahçede gebe kız arkadaşlarınızla oynarken dikkatli davranın”.

Yani çarpıp falan çocuk düşmesine sebep olmayın. Amerikalı kaç yılın Amerikalısı olduğu halde gözleri faltaşı gibi açılır ve bu hürriyetten korkarak kızını okula vermekten cayıp döner.

İsveç’in hürriyeti burada bitmiyor. Homoseksüel dernekler de kurulmuştur. Bu yüzdendir ki Fin –Rus savaşı sırasında 7000 gönüllü ile Finlere yardım ederek onların büyük sevgisini kazanan İsveçliler bugün Finlilerin gözünde bayağı yaratıklar olmuşlardır. Dövülüp sövülen haysiyetsiz yaratıklar.

İsveç, hürriyetin kötüye kullanıldığı tek ülke değildir. Daha geçenlerde İngiltere’de iki tarafın rızası ile homoseksüel münasebetleri kabul eden bir kanun (buna kanun değil, dümbelek bile denemez ya) kabul olundu. Bu kadar muhafazakâr ve demokrasinin anayurdu olan Majeste Kraliçenin memleketinde bu rezalet yapıldıktan sonra artık bu dünyada:

“Olmaz, olmaz deme, olmaz olmaz”

düsturu bütün sertliğiyle söz yürütecek demektir. Netekim harikalar diyarı Amerika yine bir rekor kırmıştır. 4 Nisan 1967 tarihli Cumhuriyet gazetesinin üçüncü sayfasından aynen aldığım şu habere bakın:

Amerikalı Gençler Vietnam’a Gitmekten Nasıl Kurtuluyor?

Newyork (A.A.) – Vietnam Savaşı, Amerika’da 150 yıldan beri görülmemiş bir duruma, yani Amerikalıların Kanada’ya gitgide artan bir şekilde göç etmelerine yol açmıştır.

CİA’nın yerli ve yabancı pek çok teşekkülle para yardımı skandalını ortaya çıkaran “Ramparts” dergisinin bildirdiğine göre, “1812 yılından beri hiçbir zaman bu kadar çok sayıda Amerikan vatandaşı Kanada’ya hicret etmemiştir”

Dergiye nazaran, sadece 1966 yılında 17.514 Amerikalı Kanada’ya hicret etmiştir. Bu rakam 1965’te hicret edenlerin sayısına nazaran yüzde 16 nispetinde bir artışı göstermektedir. Bu muhacirlerin birçoğunu, Vietnam’daki savaşa gitmek istemeyenler teşkil etmektedir. Kanada, memleketinde askere gitmek istemediği için hicret edenlere kapılarını açık tutmaktadır. “Ramparts” dergisine göre, Amerika’da kalan ve askere gitmek istemeyen gençler için ise askere çağrılmadan önce ihtiyat olarak kaydını yaptırmak, yahut polis, FBİ, CİA’ya girmek için başka yollar da vardır. Geçen yıl 3.000.000 genç, psikiatrların “şimdiye kadar birini öldürmek veya birine tecavüz etmek arzusunu duydunuz mu” sorularına “evet” cevabını vererek askerlikten kurtulmuştur. Vietnam’a gitmek istemeyen diğer bazıları ise cinsî sapık olduklarıyla övünmekte ve muayene komisyonu önünde bunu ispat edecek şekilde davranmayı tercih etmektedirler. Dergiye nazaran, dantel iç çamaşırları giymek ve muayene heyetine dahil olanları öpmek de iyi sonuç vermektedir.

İşte bütün bu rezaletler demokrasinin ürünleridir. Çünkü insanlarda itidal yoktur. Güzel şeyleri aşırılıkla yozlaştırırlar. Sınırları keskin olarak çizilmeyince aşılır ve vicdan, düşünce hürriyeti olarak başlayan demokrasi hayvanî seks hürriyetinde karar kılar. Seks özgürlüğü başladı mı, utanma damarları çatlar. Kamuoyunun temsilcisi olduğunu iddia eden gazeteler cihanın ünlü fahişelerini seks ilâhesi diye ortaya koymaya başlayınca ve savcılar kanunî işlem yapacakları yerde bu resimler estetik düşünceler ile seyretmeye koyulunca artık yol açılmıştır; o halktan hayır gelmeyecek demektir. Riyakârlık ayyuka çıkmış demektir. Dışarıdan kamuoyunu temsil, özgürlük, demokrasi, anayasa, basın hürriyeti… İçerden hangi fahişenin resmi daha çok satış yapar kaygısı…

Şu yukarıdaki Amerikan haberine göre Amerika’nın geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Ben kendi düşüncemi söyleyim: Zaten millet haline gelememiş olan bu çok zengin, tekniği çok ileri topluluk, önümüzdeki beş on yıl içinde bir silkiniş yaparak kendine gelmezse içerden Zenciler, dışardan Japonlar veya Ruslar tarafından yok edilecektir. Ahlâksızlığın, tembelliğin, korkaklığın, hamakatin, seks rezaletinin sonu budur. Roma, Abbasi İmparatorluğu ve Bizans da kendi zamanlarının Amerikası idiler. Tarih yapraklarında kaldılar.

Şimdi kehaneti bırakıp bugünkü durumumuza gelelim: Türkiye, Tanrı’ya havale olunmuş bir devlettir. Devletliliği de yalnız adındadır. Çünkü devlet vasıfları bulunmayan devletimsi bir topluluktur. Hükümet milletle değil, büyük işlerle, hayallerle uğraşmaktadır. Halk Partisi, Demokrat Parti ve Adalet Partisi komünizm aleyhinde gözüktükleri, Türk milletini yükseltmeyi sözde amaç edindikleri halde bunun baş şartı olan eğitimde hiçbir millî hamle yapamamıştır. Halk Partisi Köy Enstitülerini kurup milleti beş on yılda kalkındırmayı tasarlamış, fakat bu işin başına komünist Tonguç Baba’yı getirmiştir. Neticede bu okullar komünist yuvası haline getirilmiş ve Türklüğü kalkındıracak olan bu okullardan birinde Türk bayrağı lağıma atılmıştır. Bu olay ve Müfettiş İsfendiyaroğlu’nun komünizm faaliyetleri hakkındaki raporları kaç kere açıklandığı halde bu memlekette hâla Köy Enstitülerinin yine kurulmasından söz edilir.

Bunlar ya gafil, ya haindir. Üçüncü şık yoktur.

Türkiye’de bugün kanunlar yürürlükte değil. Nizamlar da öyle. Alabildiğine bir sokak hürriyeti vardır. Bu memlekette halkın birinci vazifesi, Türk istiklâlini veya Türk cumhuriyetini korumak değil, birbirini rahatsız etmektir. Birkaç örnek vereyim:

İstasyonlarda bisikletle gezmek, vapur ve trenlerin bazı yerlerinde sigara içmek, sinemalara küçük çocuk getirmek yasaktır. Bu yasaklar her gün herkes tarafından bozulur. Sigara içmeyenlere mahsus bir vagonda bir gün bu yasağı bozan birisini memura göstererek sigara içirmemesini istedim. “Ben zabıtai Belediye Memuru değilim” diye cevap verdi. Kalabalık vagonlarda pilli radyosunu iyice açarak İngilizce miyavlama dinleyen hödükler günden güne çoğalmakta, memurlar bunlara ses çıkarmamakta, velhasıl demokrasi tam anlamı ile “ayak takımı hakimiyeti” halini almaktadır.

Demokrasi taraftarları diyecekler ki: “Demokrasinin ne günahı var? Demokrasi bu değildir. Suç onu anlamayanlardadır” doğru. Vitamin de çok iyi faydalı, hatta hayati bir şeydir. Fakat insanlar aptallaşıp da sağlık kazanalım diye avuç avuç vitamin yutmaya kalkarlarsa, doktorlar da ahlâksızlaşıp onlara bol bol vitamin reçetesi yazmaya başlarlarsa yapılacak tek şey, insanların vitaminden ölmelerini durdurmak için vitamini piyasadan kaldırmak olur. Demokrasi bu duruma gelmek üzeredir. Eskişehir gibi Türkiye’de cinayetlerin en az işlendiği, halkının başka illerden daha iyi olduğu bir yerde lise kızları bir gazeteye toplu bir mektup yazarak ne istediler biliyor musunuz? Mini etek giymek hürriyeti. Osmanlı tarihinde bir “söz ayağa düşmek” deyimi vardır. Bugün tam o durumdayız. Sözün ayağa düşmesi, her kafadan bir ses çıkması, yalnız çıkarların düşünülmesi toplum için kötü belirtilerdir. Bunlar ölümcül bir hastalığın görünüşleridir. Kesin bir müdahale olmazsa sonuç acıklı olacaktır.

Türkler acayip bir millet oldu. Kendisine yapılan fenalıkları unutuyor. Kendisinden başka kimseye düşmanlık gütmüyor. Evet, Türkler kendilerine düşman bir millet oldular. Kendilerini yok edebilecek ne varsa ona sarılıyor, kendisini yükseltebilecek ne varsa onu tepiyor. Nurcu oluyor, Arapçı oluyor, Moskofçu oluyor, fakat Türkçü olmuyor. Bütün dünyanın birleşeceğini kabul ediliyor da bütün Türklerin birleşeceğini kabul etmiyor. Yeni bir şeye ihtiyacı oldu mu gözünü hemen dışarıya çeviriyor. Bu, acaba bende de var mı diye bir an bile düşünmüyor.

1965 Nisanında Magna-Charta’nın bilmem kaç yüzüncü yıl dönümü dolayısıyla bizim radyolarımızda da konuşmalar yapıldı, profesörler demeç verdi. 1 Nisan 1965’te saat 1940’ta bir İngilizin şu sözü bütün törenin en anlamlı özetiydi. Şöyle demişti: “Bir milletin anayasası tarihî efsaneler süslenmedikçe kupkuru bir şeydir”. Bu ne güzel, ne doğru sözdü. Anayasa bir milletin temel düzeniydi. Yüzyıllardan beri gelen geleneklerin, göreneklerin bir özü olmak, milletin ruhunda yaşamak zorunda idi.

Bizim anayasamızda böyle bir unsur var mı? Anayasayı hazırlayan profesörler bunu düşünmüş, düşünebilmiş miydi? Türkler tarihini, millî efsanelerini biliyorlar mıydı? Şüphesiz, onlar bu şartlardan hiçbirini haiz değillerdi. Onlar sadece okuyup öğrendikleri başka millet anayasalarından bir terkip yapmışlar, hepsinin en iyisini seçmeye çalışarak en iyi örneği bulduklarına inanmışlardı. Yaptıkları bir tercüme, bir iktibas, adaptasyon veya intihaldi. İstediği kadar mükemmel olsun, Türk değildi. Edebiyat dehası Goethe’nin Faust’u Türkçe’ye çevirmekle Türk eseri olmakla kalıyorsa başka anayasalardan aparılan ve aktarılan bu anayasa da öylece milli olamıyordu. Prof.lardan hangisinin aklına bir de Türk anayasası olduğu gelmişti? Ve nihayet bir anayasa sadece bir hukuk işi miydi? Aynı zamanda tarihi gelişmenin sonucu değil miydi? öyleyse bu anayasa hazırlanırken neden tarihçilerin düşüncesi sorulmamıştı? Sorulmalıydı. Çünkü hukukçularımızın cihan piyasasındaki mevkii ancak sıra adamı olmaktan ibaretken tarihçilerimizin uluslar arası ünü ve yeri vardı. Bu yapılmadı. Yapılamadığı için Türk devletinin “sosyal” devlet olduğu kaydolundu. “Türkçü” devlet olduğu kaydolunmadı. Onun için ben bu anayasaya “hayır” dedim.

Demokrasiler gitgide avam hakimiyeti haline geldikçe zekadan da yoksun bir durum arzediyor. Zeka kıtlığının en büyük tanıklarından biri Amerika’nın davranışıdır. Afrika’da kurulan Yamyam cumhuriyetlerine yardım etmek için Amerika buralarda seçimle iş başına gelmiş hükümetlerin kurulmasını şart koşuyor. Birkaç milyonluk nüfusları arasında okuyup yazan ancak bir iki bin kişinin bulunduğu, yüksek öğrenim yapmamışların beş altı kişiden ibaret bulunduğunu bu devletlerde seçimle gelen hükümet meşru hükümet mi olacaktır? Yamyamlar seçimden ne anlar?

Suudi Arabistan’da seçimle gelmiş bir hükümet yok. Fakat aklı başında bir tek adam, şimdiki Kral Faysal bu iptidai ülkeyi gayet güzel yönetmekte ve kalkındırmaktadır. Kalkınmanın demokrasiyle, cumhuriyetle ilgisi yoktur. Kalkınma aklı başında insanların disiplinle yöneteceği bir iştir. Almanya ve Japonya bugünkü seviyelerine demokrasi ve cumhuriyetle değil, kırallıkla ve mutlakıyetle gelmişlerdir. Almanya ve Japonya’daki Millet Meclisleri bir demokratik organ değildi. Atatürk ve İnönü zamanındaki bizim Meclisler gibi destekleme organlarıydı.

Türkiye’yi devlet olmaktan çıkaran sebeplerin birisi de bizdeki Moskofçulardır. İnsan kötü niyetli olduktan sonra kanunların zayıf taraflarını bularak istediği gibi faydalanır. Millet haklarını savunur gözüküp sınıf düşmanlığı yaratır. Lâiklik diye manevî değerler baltalanır. Hürriyet diye anarşi öne sürülür. Her türlü kargaşalık yapılır.

Üniversitelilerin bir takımı bunlara kapılıverir. Çünkü bu çocuklar liselerden sağlam bir millî terbiye alarak gelmiş değillerdir. Liselerde millî olarak ne vardır? Edebiyat mı? Tarih mi? Müzik mi? Hiçbiri…

Öğretmenler büyük çoğunlukla kupkuru insanlardır. Okumazlar. Düşünmezler. Yalnız alacakları maaşı, tatil günlerini, intibak kanunlarını bilirler. Çekingendirler. Çoğu hastalıklıdır. Büyük bölümü geçim sıkıntısı içindedir. Aralarında milliyetçi olanları da Bakanlık tutmaz. Bunlar solcularla sürülürler. Okullarda disiplin olmadığı için sinirleri bozuktur. Tedaviye muhtaç insanların ders vermesi toplum yapısında gedikler açmaktadır. Bu gediklerin yarın farkına varılacaktır.

Öğrenciler de ayrı bir trajedidir. Çünkü bu çocuklara gazete, dergi, sinema, tiyatro, sokak, plaj, radyo ve her şey kötü örnekler vermektedir. Üzüm üzüme baka baka kararır. Kişiye kırk gün deli deseler deli olur. Ben her gün tiren, vapur ve otobüsle işime gidip geldiğim için öğrencileri görüyorum, görünüşü korkunçtur. Eğitim reformu yapılmazsa, çok sert disiplin uygulanmazsa Türkiye’nin geleceği karanlıktır. Bir millet baraj ve fabrika ile değil, daha önce milli ruh ve ülkü ile kalkınır. Manen çökmüş bir millete endüstri tesisleri yapmak, ölüye balo elbisesi giydirmeye benzer.

Türkiye’de öğrenci vasfına lâyık topluluk bir dereceye kadar İmam-Hatip Okullarında var. Dinî inançla birlikte eski bir Türk terbiyesini sakladıkları için bu çocuklarda bir üstünlük derhal göze çarpıyor. Bunlar dinî bilgilerle birlikte çağdaş bilimleri de öğrenerek yetiştikten ve halka hitap etmeye başladıktan sonra Türkiye’nin manzarası değişecektir. Eski hocalar “milimetre”nin ve “Venezuela”nın ne olduğunu bilmeyecek kadar cahildiler. Arapçayı da bilmiyorlardı. İmam-Hatip Okulları öğrencileri seçkin ve millî şuurlu öğretmenler elinde yetişirse yurt için büyük kazanç olur. Atatürk medrese ve tekkeleri kapattığı zaman bir yüksek İslam Enstitüsü açsaydı şimdiye kadar yetişmiş olacak olan birkaç bin aydın din adamı Diyanet İşlerinin başında ve sıra görevlerinde bulunur, “radyonun içinde melekler vardır; konuşan onlardır” diyen Kürt Sait gibi karacahil yobazların ardından binlerce gafil Türk gitmezdi.