Fars milliyetçiliğine bakınca insanın içini kemiren bir rahatsızlık oluşuyor. Bu rahatsızlık hayranlıktan değil; bizde olmayanın orada fazlasıyla bulunmasından kaynaklanıyor. Çünkü Fars milliyetçiliği tutarlıdır, inatçıdır ve her şeyden önemlisi omurgalıdır. İnanç değiştirir ama dilini teslim etmez. Din alır ama kimliğini rehin vermez. Kültürel etkileşimi seçici biçimde yönetir. Bizde ise durum tam tersidir: Ne alacağımızı bilmeyiz, neyi koruyacağımızı tartışmayız, kaybettiklerimizi ise fark ettiğimizde artık çok geç olur.
İslam coğrafyasına bakıldığında en büyük dil ve kimlik erozyonunu yaşayan toplumlardan biri Türklerdir. Bunun nedeni din değil; din karşısındaki zihinsel zayıflıktır. Farslar Müslüman olmuş ama Fars kalmıştır. Araplar Müslüman olmuş ama zaten Arap’tır. Türkler ise Müslüman olurken hem Araplaşmış hem Farslaşmış, üstüne bir de bunu “medeniyet” sanmıştır. İşte bu, bir inanç meselesi değil, doğrudan bir özgüven problemidir.
Bugün “dini” zannettiğimiz birçok kelime Türkçede aslında Farsça kökenlidir. Namaz, oruç, abdest, peygamber, Hüda, Mevla, derviş, pir, türbe, muska… Bu kelimeleri Türkler Araplardan değil, Farslardan almıştır. Yani Türk, dini bile doğrudan kaynağından değil, aracı bir kültür üzerinden öğrenmiştir. Bu başlı başına düşünülmesi gereken bir meseledir. Çünkü dil, yalnızca kelime aktarmaz; bakış açısı aktarır, hiyerarşi aktarır, kimliğin merkezini kaydırır.
Cumhuriyet dönemi Türk milliyetçiliği ise bu tabloyu kökten sorgulamak yerine, büyük ölçüde miras alıp devam ettirmiştir. Selçuklu ve Osmanlı’nın yaptığı hatalar kutsallaştırılmış, “tarih” adı altında dokunulmaz ilan edilmiştir. Arapça ve Farsça kelimeler adeta koruma altına alınmış, bunları eleştirenler “köksüzlükle” suçlanmıştır. Sanki Türkçeyi savunmak, Türklüğe zarar vermekmiş gibi bir ters mantık üretilmiştir. Bu zihniyet, milliyetçilik değil; tarih karşısında edilgenliktir.

Bu noktada ortaya çıkan şey şudur: Omurgasız Türklük. Yani kendi ayakları üzerinde duramayan, her güçlü kültürün karşısında eğilen, her dönemin “üst diline” hayranlık duyan bir kimlik hali. Omurgası olmayan bir beden nasıl dik duramazsa, omurgası olmayan bir milliyetçilik de sınır çizemaz. Ne alacağını bilmez, ne reddedeceğini seçebilir. Denizanası gibidir; içine girdiği kabın şeklini alır, kendi biçimi yoktur.
Tarihten örnek vermek gerekirse “alp” kavramı bu zihinsel çöküşün simgesidir. Alp, Türkçedir. Cesareti, öncülüğü, savaşçılığı ve erdemi temsil eder. Alp Er Tunga bunun destanıdır. Ama Selçuklu dönemine gelindiğinde bu kelime bir kenara atılmış, yerine Farsça “key” getirilmiştir. Keykavus, Keykubat, Keyhusrev… Yani Türk, kendi kavramını değersizleştirip başkasının unvanını yüceltmiştir. Bu bir tesadüf değildir; bu, bilinçli ya da bilinçsiz bir zihinsel teslimiyettir.
Bugün bu teslimiyetin modern biçimi başka bir alanda karşımıza çıkıyor: gündelik dilde. Sosyal medyada kendini milliyetçi olarak tanımlayan, bayrak paylaşan, slogan atan ama dil konusunda tamamen savruk davranan bir kitle var. “Yabancı kelimeler dilimizi zenginleştirir” cümlesini papağan gibi tekrar ediyorlar. Oysa zenginlik ihtiyaçtan doğar, taklitten değil. Tanıtım varken lansman, yer varken lokasyon, ön görüşme varken istikşafi kullanılıyorsa bu zenginlik değil, aşağılık kompleksidir.
Bir dil, kendi kelimesine güvenmiyorsa o dilde düşünce de üretilmez. Çünkü kelime yalnızca bir ses değildir; düşüncenin kalıbıdır. Başkasının kelimesiyle düşünen, başkasının öncelikleriyle düşünür. Bugün Türkçede düşünce üretiminin zayıflığı, felsefi metinlerin sığlığı, kavramsal kısırlık tesadüf değildir. Dil bozulduğunda düşünce de dağılır.
Gerçek milliyetçilik, geçmişi kutsamak değil; geçmişle hesaplaşabilmektir. Gerçek milliyetçilik, “atalar yaptıysa doğrudur” demek değil; “atalar nerede yanlış yaptı” sorusunu sorabilmektir. Dini korurken dili feda eden bir yaklaşım milliyetçilik değildir. Modernleşirken kelime ithalatına sarılan bir refleks milliyetçilik değildir. Bunların hepsi, omurgasızlığın farklı tezahürleridir.
Türkçeyi korumak, onu üretken kılmak, yeni kavramlar üretmek cesaret ister. Bu cesaret yoksa geriye sadece yüksek ses, boş slogan ve nostalji kalır. Kimlik, vitrin süsü değildir. Dilini savunamayan bir millet, sınırlarını da savunamaz.
Tanrı Türkçeyi; onu savunduğunu iddia edip en çok aşındıranlardan, omurgasızlıktan ideoloji çıkaranlardan ve taklidi kimlik sananlardan korusun.
Divân-ı Lügati’t-Türk’ün Önemi
Divân-ı Lügati’t-Türk, yalnızca bir sözlük değildir; Türk milletinin diliyle, kültürüyle, zihniyetiyle ve tarih sahnesindeki iddiasıyla yazılmış bir medeniyet belgesidir. Kaşgarlı Mahmud’un 11. yüzyılda kaleme aldığı bu eser, Türkçenin yalnızca konuşulan bir halk dili değil, ilim, edebiyat ve devlet dili olmaya fazlasıyla yeterli olduğunu kanıtlamak amacıyla yazılmıştır. Bu yönüyle Divân-ı Lügati’t-Türk, Türk dilinin varlık bildirgesi niteliğindedir.
Eserin yazıldığı dönem son derece kritiktir. Türkler İslam dünyasında siyasi ve askerî güç olarak yükselmiş, ancak kültürel ve dilsel alanda Arapça ve Farsçanın gölgesinde kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Kaşgarlı Mahmud bu tehlikeyi çok erken fark etmiş ve Türkçenin küçümsenmesine karşı bilinçli bir mücadele başlatmıştır. Divân-ı Lügati’t-Türk’ün temel amacı, Araplara Türkçeyi öğretmek ve Türkçenin zenginliğini, sistemli yapısını ve ifade gücünü ortaya koymaktır. Yani eser, savunmacı değil; iddialı ve meydan okuyan bir anlayışla yazılmıştır.
Divân-ı Lügati’t-Türk’ün en büyük önemi, Türkçenin kelime hazinesini yazılı olarak kayıt altına almasıdır. Kaşgarlı Mahmud, yalnızca tek bir Türk lehçesini değil, dönemin farklı Türk boylarının dillerini derlemiş, karşılaştırmış ve açıklamıştır. Oğuz, Kıpçak, Karluk, Çiğil gibi birçok boyun kelimeleri bu eserde yer alır. Bu yönüyle Divân, Türk dilinin ilk kapsamlı lehçe atlasıdır. Bugün Türkçenin tarihî gelişimini, lehçeler arasındaki ilişkileri ve ortak kökleri anlayabiliyorsak, bunu büyük ölçüde bu esere borçluyuz.
Eserin bir diğer hayati yönü, Türk kültürünü ve dünya görüşünü yansıtmasıdır. Divân-ı Lügati’t-Türk’te yalnızca kelimeler yoktur; atasözleri, deyimler, şiirler, destan parçaları ve günlük hayata dair gözlemler de yer alır. Bu metinler, Türklerin doğayla ilişkisini, savaş anlayışını, ahlak sistemini, aile yapısını ve toplumsal değerlerini açıkça ortaya koyar. Yani Divân, dil üzerinden bir medeniyet okuması yapmamıza imkân tanır.
Ayrıca Divân-ı Lügati’t-Türk, Türk edebiyatı açısından da temel bir kaynaktır. Eserde yer alan şiirler, Türk şiir geleneğinin İslamiyet öncesi ve geçiş dönemi özelliklerini taşır. Bu şiirler, Türklerin sözlü edebiyattan yazılı edebiyata geçiş sürecini anlamamıza yardımcı olur. Hece ölçüsü, kafiye anlayışı ve temalar bakımından Türk şiirinin köklerini açıkça gösterir.
Eserin dikkat çekici bir başka yönü ise Kaşgarlı Mahmud’un bilimsel yaklaşımıdır. Divân-ı Lügati’t-Türk, rastgele derlenmiş bir kelime listesi değildir. Kaşgarlı, kelimeleri örnek cümlelerle açıklar, lehçeler arasındaki farkları belirtir ve dilin kullanım alanlarını sistemli biçimde gösterir. Bu yönüyle eser, modern dilbilimin çok erken bir örneği olarak kabul edilir.
Divân-ı Lügati’t-Türk’te yer alan dünya haritası da eserin önemini artıran unsurlardan biridir. Bu harita, Türklerin dünyayı algılayış biçimini ve coğrafi farkındalığını gösterir. Haritada Türk yurtları merkeze alınmış, bu da Türklerin kendilerini dünya düzeninin merkezinde gördüğünü ortaya koymuştur. Bu, yalnızca coğrafi değil, zihinsel bir özgüvenin göstergesidir.
Sonuç olarak Divân-ı Lügati’t-Türk, Türkçenin ilk sözlüğü olmanın çok ötesinde bir eserdir. Türk dilinin gücünü, derinliğini ve sürekliliğini kanıtlayan; Türk kimliğini ve kültürel hafızayı kayıt altına alan eşsiz bir kaynaktır. Bugün Türkçeyi savunmak, geliştirmek ve geleceğe taşımak isteyen herkesin dönüp bakması gereken temel metinlerin başında gelir. Kaşgarlı Mahmud, Divân-ı Lügati’t-Türk ile yalnızca bir eser değil, Türk diline ve kimliğine sahip çıkmanın ne anlama geldiğini de miras bırakmıştır.