Bangladeş’e adım attığın an sanki bir portal açılıyor ve sen direkt kıyamet sonrası bir çorba dünyasına düşüyorsun. Hani ‘yere çöp atmayın’ derler ya, orada çöp atmak diye bir kavram yok; çünkü orası zaten yürüyen bir çöp yığını.

İlk nefesi çektiğinde ciğerlerin ‘Eyvah, burası cehennemin dumanı!’ diye alarm çalıyor. Hava dediğin şey, toz, dizel dumanı ve ne olduğu belli olmayan bin yıllık baharat kokularının demlenmiş hali. Sanki herkes aynı anda ızgara yapıyor, kamyon lastiği yakıyor ve lağım suları taşıyor. Güneşte kurutulmuş bir çöp kokteyli düşün. Yollarda yürümüyorsun, çamur ve atık soslu bir zemin üzerinde zıplıyorsun. Her an bir rikşa (bisiklet taksi) gelip seni ezecek, ya da bir ineğin yanından geçerken üzerine yürüyecek. Kaldırım diye bir şey yok; varsa da üzerinde uyuyanlar, sebze satanlar veya yarı erimiş plastik torbalar var. Hele nehirler! Onlar nehir değil, resmen kimyasal çorba kanalizasyonları. Renkleri mavi, yeşil ya da kahverengi değil; daha çok parlak turuncu, neon pembe veya mat gri! Sanki tüm dünyanın tekstil boyaları oraya akıtılmış, sonra da üzerine bir ton deterjan dökülmüş. O suda elini yıkasan, elin yeni bir renk tonu kazanır, garanti veriyorum! Trafik zaten apayrı bir felaket. Korna çalmak bir iletişim biçimi değil, soluk alıp verme yöntemi. Herkes aynı anda, aynı saniyede, aynı gürültü seviyesinde korna çalıyor. O kadar çok insan, o kadar çok araç var ki, her an o kalabalık seni alıp götürecekmiş gibi hissediyorsun. Özetle, Bangladeş’in pisliği sadece görsel bir şey değil, 5 boyutlu bir deneyim: Kötü kokuyor, gürültülü, kirli görünüyor, dokunduğun her şey yapış yapış ve tadı bile havada belli oluyor. Ama yine de o kaosun içinde, o insanların bir şekilde hayatını devam ettirmesi… İşte o da ayrı bir hayatta kalma sanatı!”