MODERN KARA, DENİZ VE HAVA HÂKİMİYET TEORİLERİ

XIX. yüzyılda Avrupa’da büyük ülkeler, gücü ve zenginliği çevre bölgelere hâkim olmakla eş değer görmüşlerdi. Ülkelerin gücü ve zenginliği sahip oldukları çevre bölgelere bağlıydı. Dolayısıyla coğrafi şartlar gereği yayılma ve egemenlik alanını genişletme şansı olmayan devletler güçlü devlet olamayacaktı. Bu durum ülkelerin kendilerine uygun jeopolitik görüşleri benimsemesine yol açtı. Bu noktada dünyanın stratejik ağırlık merkezlerini saptamaya yönelik olarak ortaya atılan jeopolitik teoriler şunlardır (Harita 1.8):

On dokuzuncu yüzyıl, Avrupa’nın sömürgeci devlerinin dünyayı bir satranç tahtası gibi masaya yatırdığı, gücü sadece zenginlikte değil, başkalarının topraklarına ne kadar hükmettiklerinde aradıkları karanlık bir dönemdi. O devirde Avrupalı devletler için mesele netti: Eğer sınırlarının ötesine taşamıyorsan, denizleri aşamıyorsan veya stratejik geçitleri tutamıyorsan, büyük devlet olma iddian sadece kağıt üzerindedir. Coğrafya, bu yayılmacı iştahın hem sınırı hem de yakıtı haline geldi. İşte tam bu noktada, dünyayı parsellemek ve “küresel efendi” olmanın formülünü bulmak için jeopolitik teoriler denilen o meşhur savaş haritaları doğdu. Bu teorilerin her biri, aslında Türk imparatorluğu gibi köklü yapıların tasfiyesi ve stratejik noktaların ele geçirilmesi için yazılmış birer operasyon kılavuzudur. İlki, Alfred Thayer Mahan’ın ortaya attığı Deniz Hakimiyet Teorisi’dir. Mahan, “Dünya egemenliğinin anahtarı deniz yollarının kontrolündedir” diyerek, donanması güçlü olanın tüm ticaret yollarına ve dolayısıyla tüm servete hükmedeceğini savundu. İngiltere’nin “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olmasının arkasındaki asıl akıl buydu; Akdeniz’den Süveyş’e, Cebelitarık’tan Hindistan’a kadar her su yoluna bir kilit vurdular. Buna karşı, Halford J. Mackinder ise bakışını toprağın derinliklerine çevirerek Kara Hakimiyet Teorisi’ni geliştirdi. Mackinder’e göre “Karalara hakim olan dünyaya hakim olurdu.” Özellikle Avrasya’nın kalbi (Heartland) denilen bölgeyi ele geçiren gücün, denizci devletleri saf dışı bırakacağını savundu. Bu teori, tarih boyunca neden herkesin Orta Asya, Anadolu ve Orta Doğu ekseninde kanlı oyunlar çevirdiğinin de kanıtıdır. Türk coğrafyası, bu “kara kalbinin” en kritik kilidi olduğu için saldırıların merkez üssü haline getirildi. Yirminci yüzyıla doğru teknoloji geliştikçe, bu stratejik kavganın boyutu gökyüzüne taşındı. Harry A. Sachaklian gibi isimlerin savunduğu Hava Hakimiyet Teorisi, “Havaya hükmeden bir millet tüm dünyaya hakim olur” diyerek savaşın rengini değiştirdi. Artık sadece gemilerin veya orduların değil, tepeden tırnağa her şeyi gözetleyen ve bombalayan bir gücün mutlak galip geleceği ilan edildi.

Deniz Hâkimiyet Teorisi

Amerikalı Amiral Alfred Thayer Mahan (1840- 1914), bir devletin büyüklüğünün kıyılarının uzunluğu ve limanlarının özelliğiyle ölçülebileceğini, dolayısıyla uluslararası ilişkilerin düzenlenmesinde ve dünya politikasının kontrolünde hâkim unsurun deniz egemenliği olduğu görüşünü ortaya koymuştur. Mahan, ulusal yayılmanın denizlere yönelmesi gerektiğini, deniz egemenliğinin ABD’yi dünya egemenliğine götüreceğini söylemiştir. Mahan, kitabının “Elements of Sea Power” (Deniz Gücünün Unsurları) adlı bölümünde bir ülkenin deniz gücü (Görsel 1.15) için şu altı faktörün etkili olduğunu belirtmiştir: Bir devletin denize olan coğrafi konumu, ülkenin fiziki yapısı yani ülkenin doğal kıyı şeridinin yapısı, coğrafi alanın fiziki ve beşerî coğrafyaya etkisi, nüfus gücü, toplum yapısı, ülkelerin yönetim yapısı.

Mahan’ın “Güç denizlere egemen olmakla kazanılır.” politikasına ilişkin eserleri ABD, İngiltere, Japonya ve özellikle Almanya’da büyük ilgi görmüştür. Bu nedenle II. Wilhelm zamanında Almanya, dünyada büyük güç olabilmenin yollarını denizlerde aramaya yönelmiştir. Mahan, dünya hâkimiyetinde Rusya kara gücü ile İngiliz deniz gücü arasındaki mücadelenin devam ettiğini belirterek bu çatışma ve mücadelenin Asya’nın 30 ve 40. paralelleri arasında (Mançurya’dan Türkiye’ye kadar olan bölge) kalan mücadele bölgesine hâkim olma amacına yönelik olduğunu iddia etmiştir. Eserlerinde ülkelerin uluslararası ilişkilerinde ticaretin büyük öneme sahip olduğunu belirten Mahan, dünya üzerindeki savaşların dünya ticaretinde mümkün olduğu kadar çok avantaja sahip olmak için yapıldığı iddiasında bulunmuştur. XVII, XVIII ve XIX. yüzyıllar üzerine yaptığı incelemeler sonunda Mahan’da, dünya üzerindeki tarihsel uğraşların genellikle denizlerin kontrolü için yapılan sürekli bir mücadele olduğu kanısı oluşmuştur. Bu kanıyla “Dünya egemenliğinin anahtarı deniz yollarının kontrolündedir.’’ tezini ortaya atmış ve savunmuştur.

Kara Hâkimiyet Teorisi

İngiliz Halford J. Mackinder, XX. yüzyıl başlarında jeopolitik anlayışa deniz egemenliğine karşılık kara gücünü ön planda tutan yeni bir görüş getirmiştir. Mackinder bu teorisinde denizlere egemen olma çağının artık önemini kaybettiğini, yeni uluslararası sistem içerisinde dünya egemenliğini kara güçlerinin (Görsel 1.16) sağlayacağını savunmuştur. Bir devlet için coğrafi açıdan en uygun yerin merkez bölgesi olduğunu Görsel 1.16: Kara ordusu düşünen Mackinder, kara gücünün ortaya çıktığı merkezi ise Avrasya’nın iç bölgesi olarak görmüştür. Mackinder, burası için ilk olarak Geographical Pivot of History [Ceografikıl Pivıt of Histori (Tarihin Coğrafi Mihveri)], daha sonra Heartland [Hartlınt (kalpgâh)] adını kullanmıştır. Mackinder; Asya, Avrupa ve Afrika’nın dünya adasını oluşturduğunu, diğer kıtaların dünya adasının uyduları olduğunu belirtmiştir. Doğuda Sibirya, batıda Volga, kuzeyde Buz Denizi ve güneyde Himalayalar ile sınırlanan alanı Heartland olarak kabul eden Mackinder, daha sonra bu sınırları genişleterek Rusya’nın Avrupa’daki topraklarının tamamını merkez bölge içinde mütalaa etmiştir.

Merkez bölgesini kontrol eden iki önemli kuşak vardır:

1. İç (Kenar) Kuşak: Merkez bölgesinin çevresinde Almanya, Avusturya, Balkanlar, Türkiye, İran, Pakistan, Hindistan ve Çin’i kapsayan kuşaktır.

2. Dış (Kenar) Kuşak: İngiltere, Kuzeybatı Afrika, Avustralya, ABD ve Kanada’dan oluşan kuşaktır.

Mackinder’a göre Doğu Avrupa’ya hâkim olan, merkez bölgesini; merkez bölgesine hâkim olan, dünya adasını; dünya adasına hâkim olan, dünyayı kontrol eder. Mackinder’ın Heartland teorisini en çok benimseyen ülke Almanya olmuştur. Ayrıca bu jeopolitik görüş Nazizmin üstün ırk felsefesiyle de desteklenmiş ve bu anlayışlar II. Dünya Savaşı’nda uygulamaya geçirilmiştir.

Hava Hâkimiyet Teorisi

II. Dünya Savaşı’ndan sonra geliştirilen teorinin temellerini Albay Harry A. Sachaklian atmıştır. Teori, hava gücünün (Görsel 1.17) kara ve deniz gücünden üstün, onları kuşatan, ayrıca bu iki gücün etkisinde olduğu kadar onları etkisi altına alan bir güç olduğu esasına dayanır. Teorinin temel felsefesini ‘‘Havaya hükmeden bir millet, tüm dünyaya hükmeder. Bu sebeple havacılıkta üstün olmak gerekir.’’ düşüncesi oluşturur.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan Vietnam Savaşı, Panama ve İran krizleri, Körfez Savaşı ve ABD’nin Irak’a müdahalesi gibi bölgesel kriz ve savaşlar, dünya politikası ve stratejisi içinde üstünlük kurma ve bu üstünlüğü sürdürme konusunda hava gücünün önemini ortaya koymuştur. II. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan ve hava gücüne dayanan bu yeni egemenlik kavramı hızla gelişmeye başlamıştır. Deniz gücünün kara gücüne direkt etkisi sınırlıdır, bu sınırlılık hava gücünün kullanımıyla aşılır hâle gelmiştir. Hava gücü, deniz gücünün dayandığı hareket kolaylığından daha fazla bir serbestliğe ve onun ulaşamayacağı noktalara erişme gibi üstünlüklere sahiptir. Hava araçları, devletlerin doğal güvenlik alanları kabul edilen çöl, dağ, deniz gibi engelleri kolayca aşabilmektedir. Hava gücünün üstünlüğüne dayalı görüşün en güçlü savunucuları ABD ve İngiltere’dir. ABD ve İngiltere, tüm Orta Doğu’yu kontrol altında tutmak amacıyla Akdeniz’de ve Hint Okyanusu’nda hava üslerine sahiptir. Bu üslerde sürekli hareket hâlinde bulunan uçak gemileri bulunmaktadır. II. Dünya Savaşı sonrası araç teknolojisinin (havacılık, balistik ve uzay teknolojisi) hızla gelişmesi ile ortaya çıkan yeni savaş sistemlerinin (nükleer, termonükleer, lazer silah teknolojisi) kurulması, jeostrateji alanında gelişmelerin olmasını sağlamıştır. Bu gelişmeler hava hâkimiyeti ile beraber uzay hâkimiyeti kavramını doğurmuştur. Uzayın gözlem, haberleşme ve istihbarat sistemlerinin yanında antibalistik sistemlerin yerleştirilmesine yönelik olarak da kullanılması ABD ile SSCB arasında ciddi bir rekabet alanı oluşturmuştur. ABD ile giriştiği bu silahlanma yarışı SSCB’nin çöküşünde önemli bir etken olmuştur.

Dünya Hâkimiyeti

Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşik Devletler, iç kenar hilal üzerindeki coğrafyayı kontrol altına almak amacıyla hava ve deniz hâkimiyet teorilerini uygulamaya koymuştur. İç kenar hilal üzerinde asıl önemli coğrafya Orta Doğu’dur. Çünkü sahip olduğu enerji kaynaklarının yanında Hazar Havzası’nda bulunan enerji kaynaklarını kontrol etmek açısından da Orta Doğu, Amerika için çok önemlidir. Birleşik Devletler, özellikle bu coğrafyaya ulaşmak için Avrupa, Türkiye ve Orta Doğu’da deniz, hava ve kara üsleri bulundurmaktadır. Amerika’nın 50 ülkedeki kara, deniz ve hava üssü sayısı 730’dur. Bu üslerde son derece gelişmiş savaş gemileri, savaş uçakları ve uzun uçuşlara imkân sağlayan hava tanker uçakları konuşlandırılmıştır. Sonuç olarak yalnız bir kuvveti esas alan görüşü teori olarak kabullenmek mümkün değildir. Her üç kuvvet birbirinin tamamlayıcısıdır. Dünya hâkimiyetini kurmak isteyen bir gücün salt kara veya deniz ya da hava gücüyle bunu gerçekleştirmesi mümkün görünmemektedir. Bu, ancak üç kuvvet arasında sağlanabilecek etkin koordinasyonla mümkündür

Bir Cevap Yazın

Türkçe Malumatlar sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin