Etiket arşivi: hayvancılık ekonomisi

İdrar Söktürücüler

Temel Veteriner Farmakoloji ve Toksikoloji

İdrar söktürücüler, kimyasal yapıları ve etkilerine göre sınıflandırılırlar; karbonik anhidrazı engelleyenler, tiazidler, kıvrım işeticiler, potasyum tutanlar, ozmotik işeticiler, metilli ksantinler diye ayrılabilirler

İlaç örnekleri: Asetazolamid (karbonik anhidraz engelleyici); klorotiazid, hidroklorotiazid, bendrofluazit (tiazid grubu işeticiler); furosemid (kıvrım işetici), etakrinik asit (kıvrım işetici); triamteren ve amilorid (potasyum tutan işeticiler); mannitol (ozmotik işetici); kafein, teofilin, teobromin (metilli ksantinler) başlıcalarıdır.

Etkileri: Diüretiklerin çoğu etkisini sodyum atılımını artırarak gösterir. Böylece hücre dışı sıvı hacmi azalır. Metilli ksantinlerden kafein, teofilin, aminofilin diüretik etkilerini böbrek kan akışını ve glomerüler filtrasyon oranını artırarak gösterirler.

Kullanılmaları: Veteriner hekimlikte başlıca kalp yetersizlikleri, karaciğer rahatsızlıkları, beyin ödemi, hipoproteinemi (kanda protein seviyesinin normalin altına inmesi), yangı, travma gibi olgularda ödemi azaltmak için kullanılır. İşeticiler hipertansiyonu da düşürürler. Bu nedenle, atlarda efora bağlı burun kanamasının tedavisine yardım etmek için de kullanılır. Furosemid gibi kıvrım işeticiler kalp yetersizliklerinin bütün tiplerinde ilk olarak düşünülür. Glikozidlerle kombine halde kullanılabilir. Ancak, uzun süreli tedavi, hipokalemiye neden olabilir. Hipokalemiyi önlemek için potasyum tutucu diüretiklerle birlikte kullanılabilir ya da potasyum takviyesi yapılabilir. Diüretiklerin yararlı olduğu diğer bir alan dolaşım yetmezliğinde (şok) aşırı kanamaya sekonder olarak eşlik eden anüri, diğer bir ifadeyle böbrek yetmezliği tablosunun düzeltilmesidir. Diüretikler kullanılarak idrar akışı sağlanır. Bu amaçla daha çok ozmotik veya kıvrım işeticileri kullanılır. Furosemid damar içi, kas içi ve ağızdan kullanılır. Furosemid balıkların assitesi veya genel ödemi için de kullanılabilir. Metilli ksantinler diüretik olarak çok seyrek kullanılırlar. Fakat, aminofilin veya teofilin bronkodilatör olarak kullanıldıklarında idrar çıkışını artırırlar. Ozmotik diüretikler (Örğ mannitol), kedi ve köpeklerde akut böbrek yetmezliğinde furosemid tedavisine yardımcı olarak, zehirlenmelerde böbrekler yoluyla zehirin atılımını hızlandırmak ve glokom tedavisi için kullanılır. Ayrıca, büyük ve küçük hayvanlarda beyin ödemini azaltmak için (beyin-omurilik basıncını düşürmek için) furosemid uygulamasına ek olarak ya da beyin ödeminde gözlenen hipovolemik şoku önlemek için kullanılır. Amonyum klorür (NH4Cl) gibi asidifiye tuzlar ürolitlerin (böbrek taşı) şekillenmesini önlemek ve çözmek için kullanılır.

Türk Milliyetçileri Rusya ve Ukrayna Savaşında Hangi Tarafı Desteklemeli?

Bu yazı 16 Mart 2022 tarihinde yazılmıştır. İlerleyen aylarda ve zamanlarda Rusya ve Ukrayna’nın tutumu Türkiye’ye karşı değişirse yazıyı da ona göre değerlendirmeniz gerekmektedir. ABD ve AB’nin tutumu ve dünyadaki mevcut şartları dikkate alarak yazıyı okumanızda fayda vardır.

Rusya-Ukrayna Savaşında taraf olmak Türkiye için büyük zarar demektir. Çünkü Türkiye iki tarafa da pek çok açıdan bağımlıdır. Türkiye iki ülkeye ile de teknoloji ve gıda olarak alış-veriş yapmaktadır. Bu iki ülkeden biriyle ilişkilerin bozulması Türkiye’nin yapısını bozacaktır. Türkiye’deki Türk Milliyetçilerinin geleneksel Rus düşmanlığından dolayı sorgusuz sualsiz Ukrayna’yı desteklemesi mantıklı değildir. Türk milliyetçisi her şeyden önce aklı ile hareket etmelidir. Duygusal nedenlerden dolayı direkt olarak Rusya’yı cephe almak sadece vicdanımızı rahatlatır, uzun vadede ise Türk ırkına zarar verir. Türkiye maalesef iki ülkeye de bazı nedenlerden dolayı bağımlıdır. Türkiye’nin yapacağı en iyi şey iki ülke ile de ilişkilerini korumak ve bu savaşı kendi lehine çevirerek batıya ne kadar güçlü olduğunu kanıtlamak, masada olduğunu göstermek, Rusya’ya yalnız olmadığını kanıtlayarak ambargo uygulamamak, Ukrayna’ya da silah yardımı yapmak ve sivillerin tahliyesini yardımcı olmalıdır. Bazı arkadaşlar diyebilir, bu iki yüzlülük değil mi diye… Evet, duygusal olarak bakarsak öyledir fakat ticari olarak bakarsak öyle değil. Çünkü yarın bu savaşı bittiğinde batılılar bize var gücüyle cephe alacak, belki de Rusya’ya uyguladıkları ambargoları bize uygulayacaklar. Yunanistan deniz yetki alanını genişletir ve Akdeniz’deki tüm kaynakları ele geçirirse ve Türkiye savaş açmak mecburiyetinde kalırsa hangi batı ülkesi Türkiye’yi destekleyecek? Ayrıca Avrupalı ve Amerikalı Neo-Naziler de Ukrayna’yı desteklemektedir ve bu Neo Nazilerin uzantısı olan partiler de Avrupa siyasetinde parlamentoda koltuk kapmıştır. Bilirsiniz ki Neo Naziler de aşırı Türk karşıtıdır. Bu yüzden eğer Türkiye ile Yunanistan savaşırsa arkamızda bazı müttefikler olmalı. Ruslardan müttefik olur mu? Elbette olmaz. Türkün Türk’ten başka dostu yoktur fakat neden hem Avrupa’yı hem de Rusya’yı karşımıza alalım? En azından bir tarafı karşımıza alıyorsak diğer tarafla da bir diyaloğumuz olmalı. İki tarafı da karşımıza alırsak kaybeden taraf oluruz. Şunu unutmayalım, Türkiye Rus uçağını düşürdüğünde batılılar Türkiye’yi desteklemedi. Türkiye ile Rusya savaşırsa ABD bu savaşta tarafsız kalacağını söyledi. Kısaca dengeler iyi kurulmalıdır. Yoksa Türkiye’nin hali haraptır. Türk milliyetçileri de aklını başına devşirmeli, Ukrayna-Rusya savaşına duygusal bakmamalıdır.

İlk Ve Orta Çağlarda Türk Dünyası: Türk Devlet ve Toplulukları

İlk Ve Orta Çağlarda Türk Dünyası: Türk Devlet ve Toplulukları

Karluklar (627-1212): Talas Savaşı’nda Çinlilere karşı Müslüman ordusunun yanında yer aldılar. Karluklar, İslamiyet’i kabul eden ilk Türk topluluğudur. Karahanlı Devleti’nin kurulmasında etkili olmuşlardır.

Kırgızlar (840-1207): 840 yılında Uygur Devleti’ni yıkarak Ötüken’de Kırgız Devleti’ni kurdular. XIII. yüzyılda Moğolların, XIX. yüzyılda Rusların egemenliğine giren Kırgızlar, 1991 de bağımsız bir devlet kurdular. Günümüzde de varlığını devam ettiren boylardandır.

Oğuzlar (766-1000): 630-682 yılları arasında Dokuz-Oğuz Kağanlığı altında toplandılar. Daha sonra Kök Türk ve Uygur hâkimiyetine giren Oğuzlar, X. yüzyılda Oğuz Yabgu Devleti’ni kurdular. X. yüzyılın sonlarına doğru İslamiyet’i kabul eden Oğuzlar, Büyük Selçuklu ve Osmanlı gibi kuşatıcı cihanşümul imparatorluklar kurmuşlardır. Romanya’nın Dobruca bölgesinde yaşayan Gagavuzlar (Gök Oğuz) Avrupa’ya göç eden Oğuzların torunlarıdır. Müslüman olan Oğuzlar Türkmen adını almıştır.

Avarlar (558-805): Asya Hun Devleti’nin yıkılmasından sonra IV. yüzyıl sonlarında, Moğolistan’da kurulmuştur. I. Kök Türk Devleti; Avar Hakanlığı’na son verince Avarlar, batı’ya göç etmiş ve Bayan Han zamanında Orta Avrupa’da devlet kurmuşlardır. İstanbul’u iki kez kuşatan Avarlar, Germen ve Slav sanatlarını etkilemiştir.

İtil (Volga) Bulgar Devleti (680-1391): Büyük Bulgar Devleti’nin yıkılmasından sonra Otuz-Ogurlar’dan bir grup tarafından kuruldu. Ticari ilişkiler sonucu, İslamiyet’le tanışan Bulgarlar, X. yüzyılın ilk yarısında İslamiyet’i kabul etmişlerdir. Doğu Avrupa’da Türk-İslâm kültürünün temsilcisi olmuşlardır.

Tuna Bulgar Devleti (679-869): Dobruca’nın güneyinde Asparuh (679-702) tarafından kurulmuştur. Boris Han Dönemi’nde (864) Hristiyanlığı resmen kabul etmiştir.

Türgişler (659-766): Emevilerle mücadele ederek Arapların Orta Asya’da hâkimiyet kurmasını engellemiştir. Kendi adlarına para bastırmışlardır.

Hazarlar (630-968): VII ve X. yüzyıllarda Kafkaslar ve Karadeniz’in kuzey düzlüklerinde kurulmuştur. Bizans, Sasani ve Müslüman Araplarla siyasi ilişkilerde bulundular. Doğu Avrupa tarihinde büyük rol oynamış olan Hazarlar, Museviliği benimseyen tek Türk topluluğudur ve Ruslar tarafından yıkılmıştır. Hazar Denizi’nin adı Hazarlardan gelmektedir.

Yorum Yöntemlerinin Sonuçlarına Göre Yorum Türleri

Genel Vergi Hukuku: Yorum Yöntemlerinin Sonuçlarına Göre Yorum Türleri

Yorum Yöntemlerinin Sonuçlarına Göre Yorum Türleri Yorum neticesinde ortaya çıkan sonuçlar dikkate alınarak düzeltici yorum-tamamlayıcı yorum, daraltıcı yorum-genişletici yorum ayrımları yapılmaktadır. Hemen belirtilmesi gerekir ki yasallık ilkesi, yasanın yorum ile düzeltilmesi veya tamamlanmasına engeldir. Öze ilişkin yorumun deyimsel yorumun gerisinde kalması anlamına gelen daraltıcı yorum, öze ilişkin yorumun deyimsel yorumu aştığı genişletici yorum, yasa sınırları içinde kalmak koşuluyla olanaklıdır. Yasa metninde “gibi” edatının kullanıldığı bir durumda (Örneğin VUK. m. 13) genişletici yorum gerekli ve kaçınılmazdır ancak vergi hukukunda genişletici yorumun hiçbir zaman kıyas derecesine varamayacağı da açıktır. Aşağıda tekrar ele alınacak olan kıyasta biri yasada düzenlenmiş, diğeri düzenlenmemiş benzer iki olay vardır. Yasada öngörülen kurallar düzenlenmemiş olaya da uygulanır. Oysa genişletici yorumda sorun, bir olayın belli bir kuralın kapsamına girip girmediğine ilişkindir.

Kâr Maksimizasyonu Ve Karkas Nedir?

Kâr Maksimizasyonu Ve Karkas Nedir?

Kâr maksimizasyonu: Girişimcinin kazancı olarak nitelendirilen ve toplam satış gelirinden üretilen malların maliyetinin çıkartılması suretiyle hesaplanan kârın en üst düzeye çıkarılmasıdır.

Karkas: Kasaplık hayvanların, kesilip yüzüldükten, baş ile ayakları ayrıldıktan ve iç organları çıkarıldıktan sonra geriye kalan gövdesidir.

Efektif Talep, Ekonomi, Emek, Emisyon

Efektif Talep, Ekonomi, Emek, Emisyon Nedir?

Efektif talep: Satın alma gücüyle desteklenen talep olarak tanımlanır.

Ekonomi: İnsanların sonsuz olan gereksinimlerini karşılamak için gerekli olan mal ve hizmetlerin üretiminde
kullanılan ve dünyada kıt olarak bulunan emek, sermaye, doğal kaynaklar gibi üretim faktörlerinin, çeşitli seçenekler arasında nasıl kullanılacağına ilişkin insan davranışlarını inceleyen bir bilimdir.

Emek: Bizzat insan tarafından yaratılan ve kaybı veya israfı halinde telafisi mümkün olmayan üretim faktörüdür.

Emisyon: Devletin yeni para basarak dolaşıma vermesidir.

Aktif Nüfus, Aracı, Arz Nedir?

Aktif nüfus: Nüfusun çalışma istek ve yeteneği bulunan 15- 64 yaş arası kesimidir.

Aracı: Üretici ve tüketici arasında faaliyet gösteren ve malın tüketiciye ulaşmasını sağlayan kurum ve kimseleri ifade eder.

Arz: Üreticilerin ellerinde bulundurdukları iktisadi mal ve hizmetleri belirli bir piyasada, belirli bir zamanda, belirli bir fiyata satmaya hazır ve razı olmalarıdır.

Arz esnekliği: Bir iktisadi mal veya hizmetin fiyatlarında meydana gelen değişmeler karşısında üreticiler tarafından arz edilen miktardaki duyarlılığı ortaya koyan kavramdır.

Hayvancılık Ekonomisi Ünite 8 Soru-Cevap

Hayvancılık Ekonomisi Ünite 8 Soru-Cevap Sınavda Çıkan Sorular Test Soruları

Sınavda çıkacak olan soruların cevapları Doğru Cevaplar Kalın Punto ve Altı Çizili Olarak Verilmiştir

1- Aşağıdakilerden hangisi hayvancılık sektörünün üstlendiği ekonomik fonksiyonlardan biri değildir?

a. Sanayiye hammadde sağlanması
b. Ulusal beslenme ihtiyacının karşılanması
c. Kırsal alanda işsizliğin önlenmesi ve yeni istihdam imkânlarının yaratılması
d. Bölgeler ve sektörler arası dengeli kalkınma ile kalkınmanın istikrar içinde başarılması
e. İthalatın artırılması

2- Aşağıdakilerden hangisi Türkiye’de hayvancılık sektöründe 1950-1960 yılları arası dönemde kurulan Kamu İktisadi Teşebbüslerinden (KİT) biri değildir?

a. Et ve Balık Kurumu
b. Yapağı, Tiftik Anonim Şirketi
c. Yem Sanayi Anonim Şirketi
d. Süt Endüstrisi Kurumu
e. Hiçbiri

3- Aşağıdakilerden hangisi ekonomideki niteliksel gelişmeler ile birlikte toplumun yaşam standartları, üretilen malların kalitesi, üretim organizasyonu gibi hususlarda iyileşmeler yaşanan bir ortamı ifade etmektedir?

a. Verimlilik
b. Rasyonellik
c. Kalkınma
d. Büyüme
e. İktisadilik

4- Aşağıdakilerden hangisi Türkiye hayvancılığında tarihsel süreç içinde yaşanan olumsuz gelişmelerden biri değildir?

a. Çayır ve mera alanlarındaki azalış
b. Hayvan başına verim düzeyindeki artış
c. Hayvancılığın yeterli düzeyde desteklenmemesi
d. Hayvancılığa dayalı kamu sanayi işletmelerinin özelleştirilmesi
e. Yem başta olmak üzere girdi fiyatlarındaki artış

5- Türkiye’de 1990-2009 yılları arasındaki dönemde ırklara göre sığır sayıları ve toplam sığır varlığı ile ilgili olarak aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?

a. Yerli ırk sığır varlığı artmıştır.
b. Kültür ırkı sığır sayısında artış görülmüştür.
c. Toplam sığır varlığı azalmıştır.
d. Kültür melezi sığır sayısında artış olmuştur.
e. Hiçbiri

6- Türkiye’de 1990-2009 yılları arasındaki dönemde hayvan türlerine göre aşağıdakilerden hangisinin üretiminde artış sağlanmıştır?

a. Sığır eti
b. Manda eti
c. Koyun eti
d. Keçi eti
e. Hiçbiri

7- Kırsal alanda tarımsal ve hayvansal üretimi bir arada yapan işletmelere ne ad verilir?

a. Tarım işletmesi
b. Hayvancılık işletmesi
c. Polikültür işletme
d. İhtisaslaşmış işletme
e. Zirai işletme

8- Aşağıdakilerden hangisi Türkiye’de 2011 yılı itibariyle hayvancılık sektörüne verilen başlıca destek kalemleri arasında yer almaz?

a. Anaç sığır
b. Suni tohumlamadan doğan buzağı
c. Aşılama, hastalıklarla mücadele
d. Zirai ilaçlama
e. Yem bitkisi

9- Türkiye hayvancılığında cumhuriyetten günümüze izlenen politikalar değerlendirildiğinde aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?

a. Hayvancılıkta ihtisaslaşmış işletmeler yeterli düzeyde bulunmamaktadır.
b. Hayvancılıkta üretim, ıslah, verimlilik vb. konularda çok büyük ilerleme kaydedilmiş, hayvansal ürün üretiminde artış olmuştur.
c. Hayvan ve hayvansal ürün üreticilerinin örgütlenmesi önem taşımaktadır.
d. Destekleme politikalarının uzun dönemli ve istikrarlı bir hale getirilmesi gerekmektedir.
e. Hayvancılık işletmelerinin önemli bir çoğunluğu küçük ölçekte ve irrasyonel yapıda bulunmaktadır.

10- Aşağıdakilerden hangisi Türkiye hayvancılık sektörünün geliştirilmesi ve rasyonelleşmesinde etkili faktörlerden biri değildir?

a. İşletme sayılarının artırılarak ölçeklerinin azaltılması
b. Devlet desteklerinin artırılması
c. Fiyat istikrarını sağlayacak uygulamaların olması
d. Mera alanlarının ıslahı ve kaba yem açığının kapatılması
e. Sektörün kredi ve finansman ihtiyacının karşılanması

Hayvancılık Ekonomisi Ünite 8 Özet

Hayvancılık Ekonomisi: 8. Ünite Özet – Türkiye’de Hayvancılık Politikaları

Hayvancılık sektörünün önemini, fonksiyonlarını ve Türkiye’de hayvancılık politikalarının tarihsel sürecini açıklamak

Gelişmiş ülkeler tarımsal ve hayvansal üretimi akılcı ekonomik politikalarla destekleyip, ulusal üretimde istikrarı sağlamış, aynı zamanda önemli bir ihracatçı ülke konumuna ulaşmıştır. Türkiye’de hayvancılık sektörü ulusal beslenmenin yanında, ihracatın artırılması, sanayiye hammadde sağlanması, bölgeler ve sektörler arası dengeli kalkınma ile kalkınmanın istikrar içinde başarılması, kırsal alanda gizli işsizliğin ve göçün önlenmesi, sanayi ve hizmetler sektörlerinde yeni istihdam imkânlarının yaratılması ve kalkınma finansmanının öz kaynaklara dayandırılması gibi önemli iktisadi fonksiyonlar üstlenmektedir. Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanından günümüze kadar yaşanan 88 yıllık dönemde, hayvancılık sektörünü doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen birçok gelişmeler meydana gelmiştir. Bu süreçleri çeşitli faktörlere göre sınıflandırmak ve değerlendirmek anlamlı olacaktır. Buna göre hayvancılık sektöründe uygulanan politikaların tarihsel süreci 1923-1950, 1950-1960, 1960-1980 yılları arası dönem ve 1980 yılı sonrası dönem olarak sınıflandırılabilmektedir.

Türkiye’de hayvancılık sektörünün mevcut durumunu ve hayvancılık işletmelerinin sosyoekonomik yapılarını açıklamak

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu dönemden günümüze hayvan varlığı, hayvansal ürün üretim miktarı, hayvan türlerinin verimlerinde çeşitli düzeylerde iyileşmeler meydana gelmiştir. Ancak meydana gelen bu artışların yeterli olduğunu söylemek, gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında mümkün gözükmemektedir. Ülkemizde hayvancılık işletmelerinin; sayısı fazla, genelde küçük ölçekli, dağınık, geleneksel yapıda ve özellikle hayvancılıkta ihtisaslaşma yetersizdir. Hayvancılık işletmelerinde görülen bu irrasyonel yapı sektörün kârlılığı olumsuz yönde etkileyen en önemli faktörler arasında gösterilebilmektedir. Diğer taraftan sektörde üretim yapan üretici kesimin örgütsüzlüğü, piyasada istikrarın ve üretimde sürdürülebilirliğin sağlanamamasında en önemli faktördür.

Hayvancılık sektöründe uygulanan ve uygulanmakta olan politikalar ile desteklemeler konusunda değerlendirme yapmak

Gelişmiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de hedef sanayileşmektir. Ancak bunu gerçekleştirirken, tarımı ve hayvancılığı ihmal etmeden bir bütünlük ilkesi içerisinde sanayileşme amaçlanmalıdır. Ülkeler sanayileşirken, tarım ve hayvancılık sektörlerinde alınacak akılcı politika tedbirleri ile sağlanacak rasyonelleşme aynı zamanda genel ekonomik kalkınma ile birlikte kırsal kalkınmayı da beraberinde getirecektir. Ancak Türkiye’de; özellikle Atatürk sonrası, çok partili döneme geçişten itibaren sanayileşme uğruna kırsal kesim ihmal edilmiş, hayvancılık ve tarım sektörleri arasında yatırımdan, destekleme politikalarına, kredi ve finansman olanaklarından yapısal iyileştirme uygulamalarına kadar birçok konuda sektörler arası dengeler gözetilmemiş, özellikle hayvancılık sektörü aleyhine bozulma meydana gelmiştir. Hayvancılık destekleri bölgelerin, hayvancılık alt sektörlerindeki mukayeseli üstünlük esası dikkate alınarak ve buna uygun yapılmalıdır. Türkiye’deki destekleme politikalarının gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, uzun dönemli ve istikrarlı hale getirilmesi gerekmektedir. Kırsal alandaki destekleme miktarının ve dağılımının, hayvancılık sektörünün problemleri ve ihtiyaçları dikkate alınarak belirlenmesi ve artırılması önem arz etmektedir.

Türkiye’de Uygulanan Hayvancılık Politikası Değerlendirme

Türkiye’de Uygulanan Hayvancılık Politikalarının Sonuçları itibariyle Değerlendirilmesi

Cumhuriyetin ilanından bu yana Türkiye’nin kırsal ekonomik kalkınma ile birlikte hedefi hep sanayileşmek olmuştur. Gelişmekte olan birçok ülkede de hedef sanayileşmektir. Ancak tarımı ve hayvancılığı ihmal etmeden bir bütünlük ilkesi içerisinde sanayileşmeyi hedef almak ekonomik gelişmeyi daha da hızlandıracaktır. Başka bir deyişle tarım ve hayvancılık sektörlerinde alınacak akılcı politika tedbirleri ile sağlanacak rasyonelleşme aynı zamanda sanayileşmeye ve genel ekonomik kalkınmaya bir dinamizm kazandıracaktır. Avrupa Birliği’ne üye Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda gibi gelişmiş ülkeler, sanayileşme sürecinden geçerken tarım ve hayvancılığı ihmal etmemiş ve hatta bu sektörlerden sağladıkları sermaye birikimini sanayileşmeye aktararak bugünkü sanayi ülkesi ve bilgi toplumu düzeylerine gelmişlerdir. Ancak Türkiye’de; özellikle Atatürk sonrası, çok partili döneme geçişten itibaren sanayileşme uğruna kırsal kesim ihmal edilmiştir. Hayvancılık ve tarım sektörleri arasında yatırımdan, destekleme politikalarına, kredi ve finansman olanaklarından yapısal iyileştirme uygulamalarına kadar birçok konuda sektörler arası dengeler gözetilmemiş, yapı özellikle hayvancılık sektörü aleyhine bozulmuştur.

Diğer taraftan kırsal kesimde mevcut işletmelerin süreç içerisinde sosyo-ekonomik yapısı incelendiğinde; ekonomik gelişmeden çok, gerilemenin olduğu görülmektedir. Başta mevcut miras hukuku, hızlı nüfus artışı ve artan kırsal nüfusun sanayi ve hizmetler sektörlerinde istihdam olanaklarının yeterince yaratılamaması nedeniyle kırsal kesimde 1950 yılında 2,5 milyon olan işletme sayısı 2001 yılı genel tarım sayımı sonuçlarına göre yaklaşık 3 milyon 80 bine ulaşmıştır. İşletmelerdeki sayısal artış ile birlikte, ölçeklerin küçülmesine ve üretimin iktisadilikten uzaklaşarak irrasyonelleşmesine neden olmuş, aynı süreçte tarım işletmesi başına düşen ortalama arazi varlığı da azalmıştır. Türkiye’de işletme ölçeklerinin küçülmesinin önemli bir nedeni bu güne kadar uygulanan politikaların iktisadiliği teşvik etmeyen, kararlılıktan uzak, siyasi ve popülist yaklaşımlardır. Oysa optimum işletme ölçeğine ulaşmada, devletin elindeki en önemli araçlar olan kredi, finansman ve destekleme politikaları rasyonel kullanılmamıştır. Başka bir deyişle iktisadi olmayan işletme ölçekleri, adeta bu destek politikaları ile teşvik ve himaye görmüş, yetiştirici üretimini iktisadi kılma çabası içine girme ihtiyacı duymamıştır. Diğer taraftan bu politikalar sonucu kırsal kesim işletmelerinde ihtisaslaşma konusunda da hiçbir iyileşme sağlayamamıştır. Uzun dönemde uluslararası rekabete karşı güçlü bir yapıya sahip hayvancılık sektörünün oluşturulması için; örgütlü, ekonomik büyüklükte ve teknoloji kullanan hayvancılık işletmeleri kurulması hedeflenmelidir. Ülkemizde hayvancılık sektörünün önemli bir alt sektörü olan ve dışsatım şansı en fazla olan, küçükbaş hayvan yetiştiriciliği ve besiciliğinde maalesef istenilen düzeyde gelişme sağlanamamıştır. Mevcut popülasyonun ıslahının yapılmaması, çayır-mera alanlarının azalışı ve bazı bölgelerde terör nedeniyle bu alanların değerlendirilememesi sonucu hayvan varlığında ve üretimde önemli düşüşler olmuştur. 1950’li yıllarla birlikte tarımda makineleşme çabalarının da etkisiyle hızlanarak günümüze kadar süren ve bir türlü önü alınamayan yeni tarım arazisi kazanma çabası sonucunda milyonlarca hektar çayır ve mera alanı yok edilmiştir. 1935 yılında 44,3 milyon hektar olan çayır ve mera alanları 2001 yılı verilerine göre 14,6 milyon hektar’a kadar gerilemiştir. Kalan bu mera alanının da kalitesi, aşırı, düzensiz ve bilinçsiz otlatma nedeniyle büyük ölçüde azalmıştır. Meraların yok edilmesi, tüm hayvansal üretim için çok önemli bir kaynağın da yitirilmesi yanında, geleneksel olmakla birlikte yığın halinde üretimde bulunan ve düşük maliyetli yem girdisi sağlayabilmeleri nedeniyle rantabl olan ekstansif koyunculuk işletmeleri için de bir yıkım olmuştur. Bu nedenle, kaba yem açığını giderici ve verimliliği arttırıcı ıslaha yönelik desteklemelerin, daha etkin biçimde sürdürülmesi önem taşımaktadır. Bu kapsamda hayvancılık destekleri bölgelerin, hayvancılık alt sektörlerindeki mukayeseli üstünlükleri dikkate alınarak ve buna uygun yapılmalıdır. Küçükbaş hayvan varlığında yaklaşık 80 yılı aşkın bir süre zarfında yapılan ıslah çalışmalarında gelinen seviyenin (%5 civarında merinos ırk) başarılı olduğunu söylemek mümkün değildir. Koyunculukta ıslah çalışmaları sığırcılığa göre yetersiz kalmıştır. Sığırcılıkta yapılan ıslah çalışmalarında elde edilen başarı ise; önemli sayıda damızlık hayvan ithalatının yıllar boyu ve halen devam etmesi, bu konuda olanakların önemli ölçüde bu alt sektöre tahsis edilmesi sonucudur. Diğer taraftan özellikle sığırcılıkta ıslahta elde edilen teknik başarılar, ekonomik politikalarla desteklenmemiş, istenilen ölçüde sayısal artışlara dönüştürülememiştir.

Geçtiğimiz plan dönemlerinde sektörde öngörülen kalkınma hızının gerektirdiği planlama önlemleri alınmamış, özellikle sektörler arası girdi-çıktı ilişkisi kurulamamıştır. Tarımın girdi sağladığı diğer sektörlerde olduğu gibi tarım ve hayvancılık arasında sektörel etkileşime imkân verecek plan anlayışının kurulamaması, planlamanın en önemli eksiği olarak değerlendirilmektedir. Örneğin tüm planlı kalkınma dönemlerinde yetersiz olmakla beraber ön görülen kalkınma hedeflerinin gerçekleşmesine imkân sağlayacak kaba ve kesif yem, girdi-çıktı ilişkisi içinde planlarda ön görülmemiş, aynı zamanda gerçekleştirilmesi için yeterli tedbirler de alınmamıştır. Hayvancılık sektöründe günümüze kadar takip edilen destekleme politikaları, tarım sektörüne göre yetersiz ve sürekli olmamış, istikrarlı ve hukuki çerçevesi belirlenmiş bir yapı arz etmemiştir. Gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’deki destekleme politikalarının da uzun dönemli ve istikrarlı hale getirilmesi gerekmektedir. Kırsal alandaki destekleme miktarının ve dağılımının, hayvancılık sektörünün problemleri ve ihtiyaçları dikkate alınarak belirlenmesi ve artırılması gerekmektedir. Hayvansal üretimde belirli bir üretim artışının sağlanabilmesi ve sektörün rasyonel bir yapı kazanabilmesinde devletçe sağlanan destek ve uygulanan istikrarlı fiyat politikasının büyük önemi vardır. Gerçekten tek başına olmamakla beraber üretimin hem nicelik hem de nitelik olarak artırılmasında fiyat önemli bir role sahiptir.

Tüm iktisadi mal ve hizmetlerde olduğu gibi hayvansal ürünlerde de üretici ve tüketiciyi ilgilendiren ortak nokta fiyattır. Türkiye’de genelde birçok iktisadi mal ve hizmet için fiyatlar serbest piyasa koşullarına göre oluşmaktadır. Ancak kırsal alanda hayvan ve hayvansal ürün fiyatları çoğunlukla serbest rekabet koşullarının oluşmadığı bir ortamda teşekkül etmektedir. Diğer bir deyişle fiyatlar, çok sayıda küçük ve örgütsüz üretici kesim ile az sayıda ve özellikle fiyat konusunda birlikte davranan alıcıların karşı karşıya geldiği oligopson bir piyasada oluşmaktadır. Hayvancılık sektöründe fiyat teşekkülünde görülen bu eksik rekabet ortamı yanında 1950 öncesi ve 1950-1960 arası dönemde uygulanan desteklerde, narh vb. politikalar verim ve kalitenin artırılmasına imkân vermemiştir. Diğer taraftan 1963 yılından bu yana, planlı kalkınma dönemlerinde bile verim ve kalitenin artırılmasına imkân veren, kalite-fiyat ilişkisini dikkate alan istikrarlı fiyat ve destekleme politikaları da uygulanamamıştır. Hayvansal üretimde rasyonelleşmenin diğer önemli bir şartı da sektörün kredi ve finansman sorunlarının çözümlenmesidir. Gerçekten sektörün önemli ölçüde yatırım finansmanına ihtiyacı vardır. Bu amaçla finansman ihtiyacını karşılayacak ve özel sektörü bu alanda üretime sevk edecek gerekli özendirici teşvik tedbirleri alınmamıştır. 24 Ocak 1980 ekonomik istikrar tedbirleri ve onu izleyen dönemde Türkiye ekonomisi yeni bir yapılanma içine girmiş, başka bir deyişle piyasa ekonomisinin tüm kurum ve kurallarıyla hakim olduğu yeni bir ekonomik değişim süreci başlamıştır. Alınan ekonomik politika tedbirlerinin şüphesiz Türkiye ekonomisi üzerinde önemli yararlar sağladığı doğrudur. Zira giderek globalleşen dünyada dış dünyaya entegre olmadan, rekabeti yaşamadan, gümrük duvarları arkasında tek başına himayeci bir politika ile ulusal sanayi yaşatmak ve kalkınmanın finansmanında bu yapı içinde ihracatı artırmak pek olanaklı değildir. Ancak bu kararların ekonomiyi oluşturan tüm sektörler için başarılı sonuçlar verdiğini söylemek mümkün değildir. Örneğin bu kararlardan en olumsuz şekilde etkilenen sektörlerin başında hayvancılık gelmektedir. Her sektörün ekonomide gelişmişlik düzeyini dikkate almadan, ekonomik kararların gerektirdiği kurum ve yasal düzenlemeleri oluşturmadan uygulamaya konulan ekonomik politikalar, hayvancılık sektöründe telafisi gerçekten zor tahribatlara neden olmuştur. 1950’den bu yana, planlı kalkınma dönemleri de dahil önemli ölçüde ihmale uğramış olan sektör, 1980 kararlarıyla beraber ekonominin acımasız rekabet koşullarına terk edilmiştir. Hayvancılık sektörü için bu dönem sonrası önemli uygulamalarından birisi de EBK, SEK ve Yem Sanayi AŞ gibi hayvancılığa dayalı sanayi işletmelerinin 1992 yılında özelleştirme kapsamına alınarak tasfiye edilmesidir. Kuruluş amaçları daha önce belirtilen bu kurumların, verilen görevler incelendiğinde sektör ve Türkiye ekonomisi açısından çok önemli sorumluluklar yüklendikleri anlaşılmaktadır. Bu sanayi işletmeleri, sadece kendi işletme bünyelerinde kârlılık ve verimlilik esaslarına göre değil, ulusal ekonomiye dönük makroekonomik hedefler çerçevesinde de faaliyetlerini sürdürmüştür.

EBK, SEK ve Yem Sanayi AŞ kuruluşları, program ve görevleri açısından et, süt ve yem endüstrilerinde, hayvancılığa dayalı sanayinin yoğunlaşması, geliştirilmesi yönünde kamu yararı ağır basan işletmelerdir. Bununla birlikte bu kurumların, Türkiye’de hayvancılığa dayalı sanayinin gelişimi konusundaki katkısı, kuruluş kararnamelerinde kendilerine verilen yetki ve sorumlulukları ile karşılaştırıldığında başarılı olduklarını söylemek mümkün değildir. Bu kuruluşların başarısızlığında ve zarar etmelerinde; yönetsel, teknik, ekonomik, mali ve politik işletme içi veya dışı sorunlar belirleyici olmuştur. 2011 yılına gelindiğinde SEK ve Yem Sanayi tamamen, EBK ise kısmen özelleştirilmiş konumdadır. EBK özelleştirme kapsamına alındığı 1992 yılından 2006 yılına kadar Et ve Balık Ürünleri AŞ (EBÜAŞ) adı ile faaliyetini sürdürmüştür. Özelleştirme kapsamında olduğu dönemde ülkenin batı bölgelerindeki birçok işletmesi satılan kurum, ekonomik gelişmeler ve hayvancılığın içinde bulunduğu darboğaz göz önüne alınarak, özelleştirme kapsamından çıkarılmıştır. Kurum Ağustos 2006’da GTHB’ına bağlanarak, EBK Genel Müdürlüğü ana statüsü altında faaliyetlerine devam etmektedir. Sonuç itibariyle bu KİT’ler, imalat görevleri dışındaki çok daha önemli sosyoekonomik fonksiyonları göz ardı edilerek, iyileştirme olanakları araştırılmadan veya yokluklarında istikrarı sağlayacak alternatif alt yapılar oluşturulmadan özelleştirilmiştir. Bugün gerek et gerekse özellikle süt piyasalarında gerçek anlamda, piyasaya müdahale edecek, fiyat istikrarını ve üretimde sürdürülebilirliği sağlayacak idari yapılara (müdahale kuruluşları) ihtiyaç bulunmaktadır.

Hayvancılıkta üretimi artırıcı, kalite ve verimi teşvik eden istikrarlı, destekleme politikalarına ihtiyaç bulunmaktadır. Bu kapsamda sektörün daha önce değinilen kronik sorunlarına çözüm getirici yapısal reformların gerçekleştirilmesi zorunluluğu vardır. Bu amaçla pazarlama altyapısını geliştiren ve hayvansal ürünlerde satış ve fiyat garantisini getiren alternatif politika araçları geliştirilmelidir.

Hayvancılık Sektöründe Desteklemeler

Hayvanıclık Ekonomisi: Hayvancılık Sektöründe Desteklemeler

Tarım ve hayvancılık sektöründe desteklemelerin amacı, bu sektörlerin öncelikli problemlerinin çözümüne katkıda bulunmak, uygulanan politikaların etkinliğini artırmak ve sektörlerin belirlenen politikalara uyumunu kolaylaştırmaktır. Tarımsal ve hayvansal üretim, toplumun beslenmesi açısından stratejik öneme sahiptir. Özellikle tarımsal üretimin doğaya daha fazla bağlı olması yanında kendilerine has özelliklerinden dolayı, arz ve talebin düşük esnek olması, bu sektörlerde belirsizliği ve riski artırmaktadır. Bu nedenle her ülkede miktarları değişmekle birlikte, bu sektörlere devlet tarafından önemli ölçüde destek verilmektedir. Tarım ve hayvancılık sektörü destekleme politikaları kapsamına giren ürünlerin seçiminde ve destekleme yöntemlerinde popülist ve siyasi yaklaşımlar sonucu zaman içerinde sürekli değişimler meydana gelmiştir. Desteklemelerde yaşanan değişimler, genellikle hayvansal ürünlerin aleyhine gerçekleşmiştir. Türkiye’de 2000’li yıllara kadar uygulanan tarımsal destekleme, girdi sübvansiyonu ve fiyat desteği şeklinde olmuştur. Daha sonraki yıllarda destekleme politikalarının değişiminde Dünya Tarım Örgütü (DTÖ) ve AB Ortak Tarım Politikası (OTP)’na uyum sağlanması öncelikli olarak ele alınmış olup, desteklerin bu çerçevede yeniden yapılandırılması zorunlu hale gelmiştir. Türkiye’de 2000 yılı cari fiyatlar ile 12 milyon TL ile başlayan toplam hayvancılık destek miktarı, 2010 yılına gelindiğinde yaklaşık 1,2 milyar TL’ye çıkmıştır. Türkiye’de 2002-2010 yılları arası toplam tarım destekleri içerisinde hayvancılık desteklerinin oranı Tablo 8.10’da sunulmuştur.

Tabloda 2010 yılı itibariyle toplam tarımsal destek miktarının yaklaşık 5,9 milyar TL olduğu görülmektedir. Bu miktar GSMH içinde tarımsal desteklere ayrılan payın %1’in altında olduğunu ortaya koymaktadır. Toplam tarım destekleri içerisinde hayvancılık desteklerine ayrılan paya bakıldığında; 2000 yılından 2010 yılına artış gözlenmekle birlikte, özellikle 2005 yılından sonra %10 oranının üzerine çıktığı ve 2010 yılı itibariyle de %20,3 oranında olduğu görülmektedir. Türkiye’de tarım ve hayvancılık destek kalemleri içerisinde 2002 yılında en fazla payı yem bitkileri desteği almış ve bunu süt teşvik primi izlemiştir. Ancak 2010 yılına gelindiğinde desteklemelerde süt teşvik priminin payı en fazla olurken, bunu sırasıyla hayvan başına verilen destek ve yem bitkileri desteği takip etmiştir. Türkiye’de 2011 yılında hayvancılık sektörüne verilen hayvan başına destek miktarları Tablo 8.11’de gösterilmiştir.

Tablo 8.11 Türkiye’de 2011 yılında hayvancılık sektörüne verilen destek miktarları.

Tablonun incelenmesinde hayvancılığa verilen desteklemelerde diğer yıllara göre bazı kalemlerde artış olduğu görülmektedir. Günümüze kadar uygulamaya konan destekleme politikaları dikkate alındığında, hayvancılık sektörü bitkisel üretim sektörüne göre daha az pay almıştır. Sektöre dönük destekleme politikalarının süreklilik göstermemesi, bu politikaların etkinliğini azaltmıştır.

Hayvancılıkta İşletme Ölçekleri

Hayvancılık Ekonomisi: Hayvancılıkta İşletme Ölçekleri

Türkiye’de yapılan 2001 yılı genel tarım sayımına göre toplam kırsal alanda üretimde bulunan işletme sayısı yaklaşık 3 milyon 80 bin olup, bunun %68’ini polikültür yapıda işletmeler, %30’unu yalnızca bitkisel üretim yapan işletmeler ve %2’sini yalnızca hayvansal üretim yapan işletmeler oluşturmaktadır. Görüldüğü üzere hayvancılıkta ihtisaslaşma düzeyi oldukça düşük olup, sektörde polikültür işletme yapısı hâkimdir. Türkiye’de 2001 yılı genel tarım sayımına göre büyükbaş ve küçükbaş hayvancılık yapan işletmelerin sayısı, ölçek büyüklükleri ile toplam içerisindeki payları Tablo 8.9’da verilmiştir.

Hayvansal Ürün Üretim Miktarları ve Verimleri

Hayvancılık Ekonomisi: Hayvansal Ürün Üretim Miktarları ve Verimleri

Türkiye’de 1990-2009 yılları arası türlerine göre kesilen hayvan sayıları ve kesim sayılarındaki yüzde değişim Tablo 8.5’de sunulmuştur.

Tablo incelendiğinde, 1990 yılına göre 2009 yılında, kesilen sığır sayısında %45,6 oranında; manda sayısında %94,3; koyun sayısında %22,4 ve keçi sayısında %44,7 oranlarında azalmalar görülmektedir.

Diğer taraftan aynı dönemde; 1990 yılı itibariyle 506.995 ton olan toplam kırmızı et üretimi, 2009 yılında %18,6 oranında azalarak 412.599 tona düşmüştür. Toplam et üretimi içinde sığır eti üretiminin payı ise %64,9 oranından %78,8 oranına çıkmıştır. Ancak manda, koyun ve keçi eti üretim payları farklı oranlarda düştüğü görülmektedir. Türkiye’de 2007 yılı itibariyle kişi başına düşen toplam et tüketimi 24,40 kg olup, toplam tüketim içerisinde; kırmızı et 10 kg, tavuk eti ise 14,40 kg civarındadır. Ancak aynı yılda kişi başına toplam et tüketimi AB ortalaması 86,16 kg, ABD ortalaması 122,79 kg’dır. Diğer taraftan aynı yılda kişi başına toplam süt tüketimi Türkiye’de 138,7 kg iken, AB’de 241,4 kg, ABD’de 253,8 kg’dır. Görüldüğü üzere ülkemizde kişi başına et ve süt tüketim düzeylerinin son derece düşük olduğu görülmektedir. Türkiye’de 1990-2009 yılları arası hayvan türleri itibariyle ortalama karkas verimlilikleri Tablo 8.6’da verilmiştir.

Tablonun incelenmesinden, Türkiye’de 2009 yılı itibariyle ortalama karkas verimlilikleri sığırda 216,6 kg/baş, mandada 206,9 kg/baş, koyunda 18,7 kg/baş ve keçide 19,2 kg/baş olup, genelde yıllar itibariyle ortalama karkas ağırlıklarında artış olduğu görülmektedir. Türkiye’de 1990-2009 yılları arası hayvan türlerine göre süt üretimi ve değişimi Tablo 8.7’de gösterilmiştir. Tablo incelendiğinde, 1990 yılından 2009 yılına toplam inek sütü üretim miktarının %45,5 oranında arttığı ancak, toplam manda sütü üretim miktarının %81,4; toplam koyun sütü üretim miktarının %35,9 ve toplam keçi sütü üretiminin %43,1 oranında azaldığı görülmektedir. Türkiye toplam süt arzının önemli bir kısmını oluşturan inek sütü üretim miktarının artmasına paralel olarak, aynı dönemde Türkiye toplam süt üretim miktarı %30,4 oranında artmıştır. Türkiye’de 1990 yılından 2009 yılına toplam süt üretimi içerisinde inek sütünün payı %82,77 oranından %92,35 oranına çıkmıştır. Diğer taraftan aynı dönemde manda, koyun ve keçi varlığının azalmasına paralel olarak toplam süt üretim miktarları düşmüş ve bunun sonucu olarak da toplam süt üretimi içerisindeki payları azalmıştır.

Tablonun incelenmesinden, 1990 yılından 2009 yılına hayvan başına süt üretim miktarının sığır, manda, koyun ve keçide sırasıyla %107,5; %6,7; %62,5 ve %87,5 oranında arttığı görülmektedir. Diğer taraftan Türkiye’de aynı dönemde inek başına ortalama süt miktarı önemli ölçüde artarak 2.803 kg’a ulaşmıştır. Türkiye’de hayvan başına inek sütü üretim miktarındaki artış, sığır sürü kompozisyonunda aynı dönemde artan kültür ırkı ve kültür melezi oranı ile açıklanabilir. Dünya Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verilerine göre AB’de ortalama karkas verimi 280,0 kg, hayvan başına ortalama süt verimi ise 6.117 kg’dır. Yukarıda incelenen gerek karkas, gerekse süt ortalama verimlilik düzeylerimizin yetersizliği açıkça ortaya çıkmaktadır

Hayvan Varlığı ve Irk Kompozisyonu

Hayvan Varlığı ve Irk Kompozisyonu

Türkiye’de 1980-2009 yılları arası türlere göre hayvan varlığı ve değişimi Tablo 8.2’de sunulmuştur.

Tabloda görüldüğü üzere, Türkiye’de 1980-2009 yılları arasındaki dönemde, sığır, manda, koyun ve keçi varlığında önemli düşüşler meydana gelmiştir. Bu dönemde sığır varlığında %32,5; manda varlığında %91,5; koyun varlığında %55,3 ve keçi varlığında %73,1 oranında azalışlar meydana gelmiştir. Türkiye’de 1990-2009 yılları arasındaki dönemde ırklara göre sığır sayıları ve toplam sığır varlığı içindeki payları Tablo 8.3’de verilmiştir.

Türkiye’de 1990-2009 yılları arasındaki dönemde, kültür ırkı ve kültür melezi sığır varlığının arttığı, yerli ırk sığır sayısının ise azaldığı görülmektedir. Ülkemizde 1990 yılına göre 2009 yılında, kültür ırkı sığırların toplam sığır varlığı içindeki payı %8,9’dan %34,7’ye ve kültür melezi sığırların payı %32,3’ten %41,1’e yükselirken, yerli ırk sığırların toplam içindeki payı ise %58,8’den %24,2’ye gerilemiştir. Türkiye’de aynı dönemde ırklara göre küçükbaş hayvan sayıları ve toplam koyun varlığı içindeki payları Tablo 8.4’de gösterilmiştir.

Tabloda görüldüğü üzere; 1991 yılından 2009 yılına kadar olan dönemde koyunculukta merinoslaşma çabalarının etkileri, koyun varlığı sürü kompozisyonuna yeterli düzeyde yansımamıştır. Yine aynı dönemde toplam keçi varlığı içerisinde tiftik keçisinin oranı azalmıştır. Türkiye hayvan varlığı diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, ülkemiz lehine bir sayısal fazlalık olmasına rağmen, hayvan mevcudunun büyük bir çoğunluğunun özellikle küçükbaş hayvan varlığının düşük verimli ırklardan oluştuğu görülmektedir.

Türkiye’de Hayvancılık: 1980 Yılı Sonrası Dönem

Türkiye’de Hayvancılık: 1980 Yılı Sonrası Dönem

Türkiye’de 24 Ocak 1980 tarihinde uygulamaya konulan ekonomik istikrar tedbirleri ile başlayan dönem, ülke ekonomisi için olduğu kadar hayvancılık sektörü için de son derece önemli ve yeni bir sürecin başlangıcı olarak değerlendirilmektedir. Özellikle hayvancılık alınan bu ekonomik tedbirlerden önemli ölçüde etkilenen sektör olmuştur. Türkiye 1970’li yıllara geldiğinde fiyat desteği kapsamına alınan bitkisel ve hayvansal ürün sayısı 20 civarındayken, bu rakam 1980’li yıllarda piyasa ekonomisi politikalarının etkisiyle giderek 10’a düşmüştür. Bu kapsamda da başta kasaplık hayvan ve et olmak üzere hayvansal ürünler destekleme kapsamından çıkarılmıştır. Böylece üretim, arz ve talebin piyasa ekonomisi koşullarında oluşacak fiyatlara göre belirlenmesi kararı, desteğe ve korunmaya muhtaç olan hayvancılık sektörünü olumsuz etkilemiştir. Serbest piyasa ekonomisine geçişin en önemli kuralı, bu ekonomik sistemin çalışmasına olanak verecek tüm kurumların oluşturulması ve etkin bir şekilde çalışır halde olması şartına bağlıdır. Ancak hayvancılık sektöründe böyle bir ekonomik ve kurumsal altyapı gerçekleştirilmeden, hayvan ve hayvansal ürün üreticisi tam rekabet piyasasının oluşmadığı yarı tekel bir piyasa koşuluyla karşı karşıya kalmıştır. Gerek o dönemde gerekse günümüzde hayvansal ürünlerde fiyat, oligopson bir piyasada oluşmaktadır.

Bir taraftan hayvansal ürünlerden devlet desteğinin çekilmesi, diğer taraftan hayvansal ürün fiyatlarının eksik rekabet piyasasında oluşması, ilave olarak bitkisel ürünlerde desteklemenin halen devam etmesi kırsal alanda sosyo-ekonomik yapının daha da gerilemesine sebep olmuştur. Bu sorun kalkınmada çok önemli bir unsur olan sektörler arası etkileşime de zarar vermiştir. Destekleme kapsamına alınacak ürünlerin seçiminde hayvansal ürünler aleyhine devamlı bir dengesizlik meydana gelmiştir. Oysa tam üye olmayı hedeflediğimiz AB’de, kırsal gelirler içerisinde hayvancılık sektörünün payı, üye ülkelere göre değişmekle birlikte ortalama %50 civarındadır. Hayvancılık sektöründe 1980 yılı sonrası hayvansal üretim yetersizliği ve enflasyon nedeniyle kırmızı ette yaşanan fiyat yükselmeleri kısmi bir kıtlık hali ve spekülatif artışlar olarak kabul edilmiştir. Bu dönemde yükselen hayvansal ürün fiyatları karşısında piyasayı dengelemek, tüketiciye ucuz et yedirme ve fiyat istikrarı sağlamak amacıyla ithalata (dışalım) gidilmiştir. Bu ithalat politikalarına rağmen arz-talep dengesi ve fiyat istikrarı günümüze kadar sağlanamamış adeta sektör “ekonomik kısır döngüye” girmiştir. Nitekim hayvancılık sektöründe 1997 yılında ithalat vergisi oranları yükseltilerek yasaklanan canlı hayvan ve et ithalatı, 2010 yılına gelindiğinde yükselen et fiyatları ve tüketicinin ucuz et yemesi bahane edilerek ithalat tekrar serbest bırakılmıştır. Bu kapsamda başta sığır karkas, besi materyali sığır, kasaplık sığır, kurbanlık koyun ve sığır olmak üzere gümrük vergi oranları düşürülerek EBK ve özel sektör aracılığıyla ithalata gidilmiştir.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı (GTHB)’nda, Hayvancılığı Geliştirme Projeleri Genel Müdürlüğü ile EBK ve SEK gibi kurumların program ve hedeflerinin farklılığı, destekleme politikalarının uygulanmasında birden fazla kurumun sorumlu olması ve koordinasyon yetersizliği, hayvancılıkta öngörülen gelişmelerin sağlanamamasına neden olmuştur. Yani üretimi artırmaya yönelik programlar, KİT’ler aracılığı ile ekonomik politikalarla desteklenmemiş ve buna bağlı olarak ekonomik kalkınma ve büyüme başarılamamıştır. Ülkemizde 1980 yılı sonrası dönemde yapılan yanlış uygulamalardan biri de kamu hizmetlerinin yeniden düzenlenmesinde görülmüştür. 1983 yılında çıkan 183 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile 1937 yılında 3202 sayılı yasa ile tarım ve hayvancılık hizmetlerini sektörel bir anlayışla düzenleyen Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Vazife ve Teşkilat Kanunu yürürlükten kaldırılarak, kırsal alana yönelik hizmetler fonksiyonel (işlevsel) bir kamu örgüt anlayışıyla yeniden düzenlenmiştir. Bu yeni düzenlemede, hizmetlerin özelliği, işletme yapıları ve sektör farklılıkları dikkate alınmamıştır. Türkiye’de 1990’lı yılların başlarında başlatılan özelleştirme politikalarının hayvancılık sektörü üzerinde önemli etkileri olmuş, üretim sektörünün birer lokomotifi ve aynı zamanda sosyo-ekonomik denge ve istikrarı sağlamada çok önemli etkisi olan EBK, SEK ve Yem Sanayi AŞ gibi KİT’ler özelleştirme kapsamına alınmıştır. Daha sonra EBK kısmen, SEK ve Yem Sanayi AŞ ise tamamen özelleştirilmiştir.

Hayvancılıkta, toplam maliyetler içerisinde %60-70 oranında payı olan yemin, üretiminde özel sektörün de piyasaya girmesiyle birlikte belirli ölçüde olumlu gelişmeler olmasına rağmen, üretimde, kalitede ve hammadde temininde istenilen düzeye ulaşılamamıştır. Özellikle kaba yem üretimini artırmayı teşvik eden politikalar daha dikkatli bir şekilde uygulanmalı, mevcut yem bitkileri ve çayır-mera alanlarının ıslahı çerçevesinde kaba yem açığının kapatılması amaçlanmalıdır. Bu dönemde hayvancılık sektöründe üretimin rasyonelleşmesi için hayati önem taşıyan kredi ve finansman ihtiyacı yeterince karşılanamamış, sektörün toplam tarımsal krediler içerisindeki payı ortalama %10 civarında kalmıştır. Günümüze kadar çıkarılan sekiz adet beş yıllık kalkınma planlarındaki hayvansal üretim gerçekleşmeleri, maalesef hedeflerin gerisinde kalmıştır.

Türkiye’de Hayvancılık: 1960-1980 Yılları Arası Dönem

Türkiye’de Hayvancılık: 1960-1980 Yılları Arası Dönem

Türkiye’de 1963 yılında, kalkınmanın 5 yıllık plan dönemleri halinde sürdürülmesini öngören bir süreç başlamıştır. Bu kapsamda 1961 yılında kalkınma ile ilgili tüm önlemleri demokratik prensipler içerisinde yürütecek, bölgeler arası dengeli kalkınmanın koşullarını yerine getirecek ve özetle ülkenin sosyal ve ekonomik sorunlarını belirleyerek bunların çözümü için orta ve uzun vadeli planlar hazırlayacak olan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kurulmuştur. Türkiye’de daha hızlı bir kalkınmayı sağlamak amacıyla yapılacak yatırımları disiplin altına almayı hedefleyen beş yıllık kalkınma planları hayvancılıkta potansiyelin harekete geçirilmesinde başarılı sonuçlar vermemiştir. 1960-1980 yılları arası dönemi kapsayan I., II. ve III. Beş Yıllık Kalkınma Planı (BYKP) dönemlerinde hayvansal üretimdeki gerçekleşmeler sektörle ilgili öngörülen tedbirlerin alınmaması nedeniyle istenen başarıyı sağlayamamıştır. Bu dönemde uygulamaya konulan üç kalkınma planı döneminde hayvansal üretim artışı gerçekleşmeleri, hedeflerin gerisinde kalmıştır. Bu dönemde hayvancılık sektörü açısından önemli sayılabilecek bir diğer gelişme ise, üretim-sanayi entegrasyonunu sağlama ve süt sanayinin geliştirilmesi amacıyla 1965 yılında kurulan, Türkiye Süt Endüstrisi Kurumu (SEK)’nun faaliyete geçmesi olmuştur.

Türkiye’de Hayvancılık: 1950-1960 Yılları Arası Dönem

Türkiye’de Hayvancılık: 1950-1960 Yılları Arası Dönem

Türkiye’de 1950 yılı, siyasi ve ekonomik alanda yeni bir dönemin başladığı yıl olarak değerlendirilmektedir. Bu dönemde hayvancılık sektörünü etkileyecek olan önemli gelişmelerin başında, hayvancılığa dayalı EBK ile Yapağı ve Tiftik, Yem Sanayi AŞ’nin kurulması gelmektedir. Türkiye tarımında traktörün kullanımı 1936 yılında başlamakla birlikte, traktör kullanımının yaygınlaşması II. Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşmiştir. Ülkemizde 1946-1950 yılları arasında etkili olan Marshall yardımı, tarımda makineleşme için gerekli olanakları sağlamış, özellikle traktör ithalatını hızlandırmıştır. Sadece 1950-1955 yılları arasındaki 5 yıllık dönemde traktör sayısı 16 binden 40 bine ulaşmıştır. Böylece toplam ekilebilir tarımsal üretim alanı, 1950 yılında 1927 yılına göre %119 oranında artarak, 14,5 milyon hektara, 1960 yılında ise %251 oranında artarak 23,3 milyon hektara çıkmıştır.

Bu yıllarda toplam bitkisel üretimde belirgin artışlar sağlanmıştır. Ancak tarımda teknoloji kullanımı yanlış anlaşılmış ve sağlanan bu üretim artışı, verimlilik artışından değil, hayvancılığın temel girdisi ve ülkenin en önemli doğal kaynaklarından olan çayır ve meraların yok edilerek tarım alanlarına dönüştürülmesi ile elde edilmiştir. Bu durumun bir göstergesi, bazı tarımsal ürünlerin toplam üretim miktarındaki artış, dekar başına olan verim artışından çok fazla gerçekleşmiştir. Örneğin Türkiye’de buğday ekim alanı 1950-1960 yılları arasında %76 oranında artarken, dekar başına alınan ortalama buğday miktarı yani verimlilik %23 oranında artış göstermiştir. Yine aynı dönemde tarımsal üretimde sağlanan gelişme, nüfus artış hızının gerisinde kalmıştır. Meraların tahrip edilerek tarımsal üretime açılması toplam tarımsal üretimi sınırlı ölçüde artırmakla birlikte, kırsal ekonomik ve ekolojik yapıda önemli bozulmaları da beraberinde getirmiştir. Bununla birlikte hayvancılık sektörü için en ucuz kaba yem kaynağı olan çayır ve mera alanları 1935 yılında 44,3 milyon hektar iken, 1950 yılına kadar %14,7 oranında azalarak 37,8 milyon hektara gerilemiştir. 1960 yılına gelindiğinde ise azalış oranı %35,4’e çıkmış toplam çayır ve mera alanı ise 28,6 milyon hektara düşmüştür.

Türkiye’de 1950-1960 yılları arası dönemde hayvancılık sektörü açısından önemli gelişmeler arasında, devletin öncülüğünde kurularak hizmete giren hayvancılığa dayalı sanayi işletmeleri yer almaktadır. Bunlardan EBK 28 Ağustos 1952 tarihinde K/871 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile kurulmuş ve 1 Ocak 1953 tarihinde faaliyete geçmiştir. EBK’nun, devlet elinde hayvancılıkta üretimin rasyonelleşmesini sağlayacak bir araç olması yanında ulusal et endüstrisini kurma ve bu konudaki girişimlere öncülük etmek amacı da bulunmaktadır. Yem Sanayi AŞ ise 1956 yılında kurulmuş olup, amacı; hayvancılık sektörü için en önemli girdi unsurlarından olan karma yem üretmek, yem maddeleri üretimini teşvik etmektir. Bu dönemde kurulan bir başka Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT) ise Yapağı Tiftik AŞ, 1955 yılında kurulmuştur. Kurumun kuruluş amacı, ülkede yapağı ve tiftik pazarlamasında üretici çıkarlarını korumak, üreticiden doğrudan alımlar yapmak ve ince elyaflı yapağının ülkede üretimini teşvik etmektir. Hayvan ıslah çalışmalarına 1950-1960 yılları arası dönemde sığırcılıkta damızlık hayvan ithalatı ile devam edilmiştir. Koyunculukta ıslah çalışmaları çerçevesinde yürütülen merinoslaştırma faaliyeti ise özellikle II. Dünya Savaşı sırasındaki sıkıntılı dönemde gereken titizlikte yürütülememiş ve buna bağlı olarak da ıslah konusunda başarılı olunamamıştır.

Aynı dönemde kooperatifçiliğe gereken önem gösterilmemiştir. Ancak 1961 yılı Anayasası’nda kooperatifçilik özel bir madde ile yer almış ve 1963 yılından itibaren beş yıllık kalkınma planlarında kooperatifçiliğin geliştirilmesi için gerekli tedbirler belirlenmiştir. Atatürk sonrasında planlı kalkınma dönemlerine kadar geçen süreç genel olarak değerlendirildiğinde, 1950-1960 arası ekonomide ve siyasette liberalleşme politikaları daha çok bitkisel üretime ağırlık vermiş, hayvancılıkta ise aksine yükselen fiyatları baskılamak için uygulanan narh (tavan fiyat belirlenerek uygulanan narh) politikaları, hayvansal üretimde sektörün potansiyeli ölçüsünde gelişmesine engel olmuştur. Bu olumsuzluklara rağmen, 1950-1960 yılları arasında sütte %4,1; ette %6,5 ve yapağıda %4,6 oranında yıllık ortalama üretim artışı sağlanabilmiştir.

Türkiye’de Hayvancılık: 1923-1950 Yılları Arası Dönem

Türkiye’de Hayvancılık: 1923-1950 Yılları Arası Dönem

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kurulduğu dönemde nüfusun yaklaşık %80’i köy ve kasabalarda yaşamakta ve ülkenin sanayisi geri kalmış, ticaret, ulaşım ve bankacılık sektörleri ise yabancı sermayenin tekelinde bulunmaktaydı. Kurtuluş mücadelesini veren Mustafa Kemal Atatürk, siyasi bağımsızlığın ancak ekonomik bağımsızlığın kazanılması ile mümkün olduğunu görmüş, bu amaçla; Cumhuriyeti ilan etmeden 17 Şubat 1923’de bağımsız ekonomiye geçiş için alınacak iktisadi tedbirleri belirlemek üzere I. İktisat Kongresi’ni toplamıştır. I. İktisat Kongresi Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş dünya ile bütünleşebilmesi için ulusal tarih ve ekonomi açısından çok önemli olan yeniden yapılanma kararlarını içermektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında yaşanan savaşlar ve salgın hayvan hastalıkları nedeniyle hayvan varlığında önemli kayıplar olmuştur. Örneğin 1912 yılı tarım sayımına göre 7 milyon baş olarak tespit edilen sığır varlığı; 1927 yılında 4 milyon başa, 19 milyon olan koyun varlığı 10 milyon başa, 1 milyon olan at varlığı ise 176 bin başa düşmüştür. Türkiye hayvancılık sektörünün geliştirilmesi için konu ile ilgili faaliyetleri yürütecek bir teşkilatın oluşturulmasına karar verilmiştir. Önce 1923 yılında İktisat Vekâleti bünyesinde Hayvan Üretimi Şube Müdürlüğü kurulmuştur. Ancak 1924 yılında İktisat Vekâletinin, Ziraat ve Ticaret Vekâletlerine ayrılması sonucu hayvancılıkla ilgili çalışmalar Ziraat vekâletince yürütülmeye başlanmıştır. Daha sonra kırsal kesime götürülecek kamu hizmetlerinin sektörel bir kamu örgüt yapısı içerisinde yürütülmesinin gerekli olduğu anlaşılmıştır. Böylece tarım, hayvancılık ve ormancılık faaliyetlerini geliştirmek için alınacak ekonomik politika tedbirlerini uygulamak üzere, etkin bir kamu örgüt yapısı meydana getirilmiştir. Bu amaçla 1937 yılında 3202 sayılı Ziraat Vekâleti Vazife ve Teşkilat Kanunu ile bu bakanlık bünyesinde Ziraat İşleri, Veteriner İşleri ve Orman Genel Müdürlükleri oluşturulmuştur. Böylece kamu hizmetlerinde yasal yetki ve sorumluluklar belirlenerek, kamu hizmet verimliliğini artırma ve hizmette tekrarlar önlenerek kamu hizmeti maliyetinin düşürülmesi amaçlanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında hayvancılığın ülke ekonomisi açısından taşıdığı öneme uygun olarak mevcut hayvan varlığının ıslahı hedeflenmiştir. Bu amaçla, 1926 yılında 904 sayılı Hayvan Islahı Kanunu çıkarılmıştır. Hayvan ıslahı çalışmaları çerçevesinde üstün nitelikli damızlık hayvanlar yetiştirerek bunları halka dağıtmak, böylece halk elinde mevcut hayvanların niteliklerini iyileştirmek amacıyla Cumhuriyetin ilanını izleyen ilk yıllarda Karacabey, Çifteler, Konya, Çukurova ve Sultansuyu Haraları faaliyete geçirilmiştir. Bu dönemde haralar, inekhaneler ve deneme çiftlikleri adı altında 15 hayvan ıslah kurumu daha kurulmuştur. Bu kurumlar aracılığıyla sığırcılık, koyunculuk ve at yetiştiriciliğine yönelik ıslah çalışmalarında kullanılmak ve üretilerek halka dağıtılmak üzere damızlık hayvanların ithalatı gerçekleştirilmiştir. Sığırcılıkta süt verimi yanında ve et verimi de yüksek kombine ırkların, koyunculukta merinos ırkı (ince yapağı veren ırklar) ile iş verimleri yüksek at ırklarından damızlık hayvanların çoğaltılmasına özen gösterilmiştir.

I. Dünya Savaşından sonra, tüm dünyayı etkisine alan 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı, Türkiye’nin de ekonomik politika uygulamalarında belirleyici faktör olmuştur. Bu kriz 1928-1932 yılları arasında etkisini göstermiş ve kriz nedeniyle Türkiye’de tarım ürünlerinin fiyatları düşmüş, dış ticaret açığı artmış, Türk Lirası’nın değeri azalmıştır. Bu dönemde ilk defa tarım ürünlerinin destekleme kapsamına alınması gündeme gelmiş ve 1932 yılında çıkarılan “Buğday Koruma Kanunu” ile Ziraat Bankası tarafından buğdayda destekleme alımları yapılmaya başlanmıştır. Benzer sorunları yaşayan hayvancılıkta maalesef herhangi bir destekleme alımı uygulamasına gidilmemiştir. Bu dönemde, destekleme politikaları hayvancılıkta yine sınır korumaları çerçevesinde kalırken, 1932 yılında buğday ile başlayan destekleme alımları kapsamına 1938-1944 yılları arasında diğer tahıllar ile tütün ve pamuk gibi tarım ürünleri dahil edilmiştir. Dünyada yaşanan ve Türkiye’yi de etkileyen bu ekonomik bunalım dönemi, I. İzmir İktisat Kongresi’nde kararlaştırılan, özel sektörün öne çıktığı bir ekonomik gelişmenin sağlanması umutlarını azaltmıştır. Bu dönemde serbest piyasa ekonomisine geçiş ve özel girişimciliğe olan güven sarsılmış ve devletin ekonomide üretim faaliyetine girişi başlamıştır. Bu fikrin doğmasından sonra 1936 yılında toplanan Sanayi Kongresi’nde, et endüstrisi konusunda faaliyette bulunacak bir devlet kurumunun oluşturulması amaçlanmıştır. Bu amaçla, 1953 yılında faaliyete geçen Et ve Balık Kurumu (EBK)’nun teknik ve ekonomik kuruluş çalışmalarına başlanmıştır. Atatürk’ün kırsal alanda üretici ve yetiştiricilerin ekonomik örgütlenmelerinde çok önemli gördüğü “Tarım Satış Kooperatifleri” yasası 1935 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu dönemde, dünyada ve Türkiye’de yaşanan büyük çaplı ekonomik krize rağmen, bitkisel ve hayvansal üretimde belirgin şekilde iyileşme görülmüştür. Hayvan varlığına bakıldığında 1939 yılı itibariyle; 1927 yılına göre sığır varlığı yaklaşık %135 oranında artış göstererek 9,4 milyon başa, koyun varlığı ise %150 oranında bir artış göstererek 25 milyon başa çıkmıştır. Türkiye’de 1950 yılına kadar olan dönemde, yıllar itibariyle üretilen bazı hayvansal ürünler ve yıllık artış oranları Tablo 8.1’de verilmiştir. Tablonun incelenmesinden, 1929-1950 yılları arasında dönem ortalaması olarak sütte %3,2; ette %3,5 ve yapağıda %2,9 oranında yıllık artışlar sağlandığı görülmektedir. Yine Atatürk’ün yaşadığı dönemde elde edilen üretim artışlarının, 1939-1950 yılları arasındaki dönemden daha fazla olduğu görülmektedir. Türkiye’de 1939-1950 yılları arası dönemde meydana gelen üretim artışı azalmalarının başlıca nedeni olarak, II. Dünya Savaşı’nın yarattığı olumsuz etkiler de gösterilebilmektedir.

Kırsal Kalkınmada Hayvancılığın Yeri ve Önemi

Kırsal Kalkınmada Hayvancılığın Yeri ve Önemi

Gelişmiş ülkeler, içinde bulunduğumuz yüzyılda tarımsal ve hayvansal üretimi akılcı ekonomik politikalarla destekleyip, ulusal üretimde istikrarı sağlamakta, aynı zamanda önemli bir ihracatçı (dış satım) ülke konumuna ulaşmış bulunmaktadırlar. Zaman içerisinde tarımsal ve hayvansal besin maddelerinin üretimi, gelişmiş ülkelerin az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelere karşı politik ve ekonomik bir silahı halini almaktadır. Türkiye, dünyada bu değişme ve gelişmelerin ışığı altında hem ulusal beslenmesini, kalkınmasını istikrar içinde güvence altına alabilmek, hem de ekonomik kaynaklarını rasyonel bir biçimde değerlendirmek için çağın gereği ekonomik politika tedbirlerini de süratle almak durumundadır. Kırsal ekonomik kalkınmada başarıya ulaşmak, alınacak akılcı ekonomik politika tedbirleri ile hayvancılık sektöründe mevcut potansiyelin harekete geçirilmesi sayesinde olacaktır. Dünya’nın hiç bir gelişmiş ekonomisinde hayvancılığını geliştirmeden kırsal ekonomik kalkınmasını başarmış ülke göstermek mümkün değildir. Hayvancılık sektörü; Türkiye’de ulusal beslenmenin yanında, ihracatın artırılması, sanayiye hammadde sağlanması, bölgeler ve sektörler arası dengeli kalkınma ile kalkınmanın istikrar içinde başarılması, kırsal alanda gizli işsizliğin ve göçün önlenmesi, sanayi ve hizmetler sektörlerinde yeni istihdam imkânlarının yaratılması ile kalkınma finansmanının öz kaynaklara dayandırılması gibi önemli iktisadi fonksiyonlar üstlenmiş bulunmaktadır. Avrupa Birliği’ne tam üye olmayı hedefleyen Türkiye, kırsal ve ulusal kalkınmasını demokratik planlarla gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bunu başarmak amacıyla hayvansal üretimde gerek plan öncesi, gerekse plan dönemlerinde sektörle ilgili çeşitli politika tedbirleri alınmış ve kalkınma hedefleri belirlenmiştir. Cumhuriyetin ilanından günümüze kadar yaşanan 88 yıllık dönemde, hayvancılık sektörünü doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen birçok gelişmeler meydana gelmiştir.

Hayvancılık Ekonomisi: Hayvancılık Ve Örgütlenme

Hayvancılık Ekonomisi: Hayvancılık Ve Örgütlenme

Hayvancılık sektöründe mevcut potansiyelin harekete geçirilmesi ve kırsal alanda geçimini hayvancılıktan sağlayan üretici ve yetiştiricilerin kendileri ile ilgili karar mekanizmalarında etkin olabilecek bir lobi oluşturabilmeleri için akılcı ve çağdaş anlamda örgütlenmeye gereksinim vardır. Hayvancılıkta üretimin örgütlenmesinden amaç; kırsal alanda üretimde bulunan işletmelerin ekonomik açıdan gelişmelerini sağlamak, bu kesimin sosyal ve ekonomik refahını artırmaktır. Örgütlenmenin diğer bir amacı da Türkiye genelinde küçük ölçekli ancak ekonomik anlamda yaşayabilme ve ayakta kalabilme imkânı olan bu işletmelerden başlamak üzere küçüğü büyüten, optimum büyüklüğe ulaşmaya yönelten, piyasaya dönük olarak yığın halinde üretim yapan gerçek anlamda işletmeler haline dönüştürmek olmalıdır. Örgütlenmenin başarısı her şeyden önce seçilen örgütlenme modelinin ülkenin sosyal ve ekonomik yapısına uygun olmasına, bununla birlikte bu güne değin yaşanan deneyimlerin iyi değerlendirilmesine bağlıdır. Ekonomik örgütlenmede kooperatifler, kooperatif şirketler, şirketler yada üretici birliklerinden herhangi biri tercih edilebilir. Önemli olan bu oluşumlarda üretimde “ihtisaslaşmanın ve optimum ölçek şartının” ön planda tutulmasıdır. Devletin ekonomik faaliyet alanlarını giderek daralttığı gerçeğini unutmadan, kırsal ekonomik yapının rasyonelleştirilmesinde, devletin düzenleyici ve yol göstericiliğini etkin kılan kamu ve üretici özel kesim örgütlenmelerini yeniden gözden geçirmek gerekmektedir. Diğer taraftan hayvancılık sektörü ile ilgili olarak, örgütlenemeyen kesimlerin kendileri ile ilgili her türlü politika tedbirlerinin kararlaştırılmasında ve ürün pazarlamasında söz sahibi olması gerektiği gerçeği de unutulmamalıdır.