Etiket arşivi: türkçü turancı

İslam Birliği Kuruntudur, Gerçekleşmesine İmkan Yoktur

İslam Birliği Kuruntudur, Gerçekleşmesine İmkan Yoktur. Çünkü Müslüman devletler hiçbir konuda anlaşamıyor, devletler anlaşsa bile halk anlaşamıyor. Mezhep farklılıkları da en büyük engel. Örneğin; Arap’ın haram dediğine Türk helal diyebiliyor. Müslüman olan herkes de şeriat kanunları altında yaşamak da istemiyor. Bu aslında bir çelişkidir, çünkü şeria demekt Kuran demektir. Ancak Müslümanlar arasında çok fazla ihtilaf (anlaşmazlık, uyuşmazlık) var. İslam’ın ilk yıllarında bile peygamberin damadı Ali ile Peygamberin eşi kanlı bıçaklı birbirlerine girmediler mi? Ali, Ömer, Osman gibiler peygamberin yanında bulunan şahsiyetler peygamber öldükten sonra kavgaya tutuşmadılar mı? Peygamber Muhammed’in cennetle müjdelediği insanlar birbirlerinin kanını dökmedi mi? Gerçekler bu şekilde ortadayken günümüzde farklı kültürlere, farklı ırklara, farklı dillere ve farklı mezheplere ait olan insan topluluklarını İslam Birliği adı altında birleştiremeye çalışmanın intihar etmekten ne farkı vardır?

Büyük Türkçü Nihal Atsız’ın ise bu konuda görüşleri şöyledir;

Yedinci yüzyılda ortaya çıkan Müslümanlık, sosyoloji bakımından Arapların millet haline geçme savaşıdır. Aynı dili konuştukları halde birbirine düşman boylar ve uruklar durumunda dağınık bir hayat yaşayan kalabalık bir kavim, bir iç veya dış etki ile birlik kurma yoluna elbet gidecekti. Peygamberin ortaya koyduğu esaslar her şeyden önce bunu sağlamış, bilgisizlik, ahlâksızlık ve pislik içinde yuvarlanan Araplara yüksek bir din ve ahlâk şuuru ile milli birlik düşüncesini aşılamaya çalışmıştır. Peygamber hayatta oldukça kudretli ve sempatik şahsiyeti, konuşmaktaki üstün kabiliyeti sayesinde bunu sağlamış, bazı sağlam arkadaşları da kendisini destekleyerek güçlü bir birliğin temellerini atar gibi olmuşlardır. Fakat en yakın arkadaşları arasındaki birlik ve dayanışma bile ancak görünüşte idi. Arapların yüzyıllar boyunca devlet kuramamaktan doğan bölücülükleri, aile ve şahıs menfaatini her şeyden üstün tutan ayırıcı tabiatları, dedikoduculukta son dereceyi bulan ahlâksızlıkları Peygamberin ölümünden sonra hemen kendisini göstermiş, hatta onun sağlığında bile akrabası ve damadı Ali ile, Peygamberin evdeşlerinden Ayşe hakkındaki dedikodular büyük sarsıntılara yol açmıştı. Ayrılık ve bozgunculuk Peygamberin ölümüyle ve ilk önce onun en yakın arkadaşları arasında başlamış devlet başkanlığı ihtiraslarının doğurduğu kavgalar, Müslümanlığı parçalayarak mezhep savaşlarına yol açmış ve yirminci yüzyıla kadar Müslümanlar, birbirini tekfir eden ayrı gruplar halinde bir ölüm dirim savaşı yapmışlardır.

Arapların devlet kurmaktaki kabiliyetsizliğinin ve siyasi ahlâksızlığının en kesin tanığı, peygamberden sonra Arap devletinin başına geçip “Hulefâ-i Raşidin” (Ergin ve üstün halifeler) adını alan (yıl: 632-661) ve hepsi de, daha hayatlarında Peygamber tarafından Cennetle müjdelenen dört kişiden üçünün (Ömer, Osman, Ali) suikastlarla öldürülmesidir ki böyle bir rezalet, Bizans’tan başka hiçbir devletin tarihinde gösterilemez. Buna rağmen Arapların, iki büyük düşman devletten İran’ı ortadan kaldırıp Bizans’ın güney ülkelerini almalarında olağanüstü hiçbir şey yoktur. İran – Bizans arasında yüzyıllardır süren savaş ikisini de yıpratmış, ayırıcı İran’ın doğudan Türkler eliyle yediği darbeler bu devleti ölüm haline getirmişti. Yeni bir inanç ve ülkü ile çölden fırlayan Araplar için kaybedilecek bir şey olmadığı gibi, ölürlerse Cennete gitmek, kalırlarsa yağma ve çapul yapmak gibi çekici özellikler de iştahlarını arttırıyordu. Araplar, görünüşte büyük bir devlet kurmuş olmalarına rağmen, doğuda İran ve İspanya’da Vizigot devleti gibi iki yorgun ve bitkin devletten başka hiçbir devleti ortadan kaldıramamışlar ve rastladıkları ilk ciddi kuvvet olan Franklar önünde durmaya mecbur kalmışlardır. (732) Abbasilerin hâkimiyeti tamamen nazari idi. Halife olmaları dolayısıyla bütün Müslüman devletler sözde ona bağlı bulunuyor, gerçekte ise halifelerin görevi güçle iktidara gelen şu veya bu hanedanın meşru olduğunu tasdikten ibaret kalıyordu. Onuncu yüzyıl ortalarında millet halinde Müslüman olan Türkler, İranlılar tarafından İslamiyet’i ortadan kaldırmak için hazırlanan büyük ihtilalı suya düşürmekle, farkında olmadan bu dini kurtardıkları gibi, onbirinci yüzyılın ortasından Kurtuluş Savaşının sonuna kadar da tek başlarına İslam dünyasının önderi ve savunucusu olmuşlardır. Günümüzde Pakistan gibi büyük bir İslam Devletinin doğması da büyük Türk İmparatoru Gazneli Mahmud’un Hindistan’a yaptığı akınların sonucu, yani Türklerin Müslümanlığa bir hizmetidir.

Müslümanlığı tek başlarına birçok millete karşı savunmalarından mıdır, yoksa manasını anlamadıkları Kur’ana kayıtsız şartsız inanmaktan mıdır nedir Türkler İslamiyet’i, taassupla kabul eden tek millet olmuştur. Müslüman ve Hıristiyan Araplar arasında bir dayanışma olduğu gibi Türklerden çok sonra Müslüman olan Arnavutların Hıristiyan soydaşlarıyla din savaşı yaptığı görülmemiştir. Boşnaklar yani Müslüman Sırp veya Hırvatlar da Ortodoks Sırp ve Katolik Hırvatlarla din çatışması olmadan yaşamışlardı. Türklere gelince iş değişmiştir. Onuncu yüzyılda Müslüman olur olmaz ilk iş olarak Budist Uygurlarla vuruşmaya başlayan Karahanlılar’ın bu âdeti tarih boyunca süregelmiş, bu kadarla da kalmayarak Sünnilik, Şiîlik davası, Türkleri iki ordu halinde asırlarca çarpıştırarak hem milli enerjinin boşuna harcanmasına, hem de siyasi Türk birliğinin gerçekleşmesine engel olmuştur. Dini taassubun dünyanın her köşesinde yerini müsamahaya bıraktığı günümüzde bile Hıristiyan, Şamanî ve Musevî Türkler, hatta Şiî-Alevi Türkleri bizden saymayacak kadar gözü dönmüş sözde aydın mutaassıplar aramızda hiç de az değildir.

Bugünün medeni insanı için din, fertlerin kanaat ve inancı meselesidir. Dinî partilerin kurulduğu, din üniversitelerinin bulunduğu ülkelerde bile fertlerin her türlü dinî inancı saygı görür. İnancın mantığı olmaz. Herkes, her istediği şeye inanmakta hürdür. İsa’nın dini hem kardeşlik, hem de barış dini olduğu halde Hıristiyan milletler yüzyıllardır birbirleri ile boğuşmaktan vazgeçmemişlerdir. Nazarî Müslüman kardeşliği de kanlı savaşlara en ufak bir etki yapamamıştır. Çünkü yüzyılların getirdiği gelenekler dinden daha kuvvetlidir ve tarihi mukadderat korkunç bir şeydir. Böyle olduğu halde bizdeki din mutaassıpları bugün hâlâ İslam kardeşliği kurulabileceği kuruntusu içinde esrimiş (sarhoşlaşmış), kendi geçmişlerini, büyüklerini inkâr sapıklığına düşmüşlerdir. Onlar için mühim dava Ali-Muaviye davası, Hüseyin’in öldürülmesi olayıdır. Arapça resmi dil olmalıdır. Türkçe zaten dil değildir. Mete, Atilla, Çengiz, Hülegü kafirdir. Kan içici zalimlerdir. Şeriattan başka kanun olmamalıdır. Çocuklara Demir, Taş, Kaya gibi iptidaî adlar, hele Arslan, Pars, Bozkurt, Doğan gibi hayvan isimleri vermek dinsizliktir. İslamî adlar verilmelidir. Türkleri İslamiyet adam etmiştir. Ancak İslamiyet sayesinde büyük devletler kurabilmişizdir. V.b… Artık bu hezeyanlardan kurtulmanın, kendimize dönmenin çağı gelmiştir. Ali-Muaviye kavgası, Hüseyin’in öldürülmesi bizim için mesele bile değildir. Bu, Arapların iç işi, bizim için de yabancı tarihlerin bin bir konusundan herhangi birisidir.

Bizim için Hüseyin’in Kerbela’daki ölümü değil, Kür Şad’ın Çin’deki, Genç Osman’ın İstanbul’daki ve Osman Batur’un Altaylardaki ölümü daha ilgi çekici, daha acıklı ve daha şanlıdır. Bizim için Endülüs’ün düşmesi değil, Kazan’ın, Kırım’ın, Türkistan ve Azerbaycan’ın kaybı meseledir.

Mete, Atila, Çengiz ve Hülegü yasa yapıcı ve düzen kurucu birer kahramandır. Bunların topyekûn yaptıkları tahribat Halife Ömer’in İran ve Mısır’da yaptıkları yanında hiç kalır. Çünkü bunlar karşı koyan, ihanet eden ve savaşla alınan şehirleri yıkıyorlardı. Ömer ise kâfir eseridir diye İran’ın medeniyet eserlerini yıktırmış ve Koca İskenderiye Kütüphanesini yaktırmıştır. Şaman dininde olan Hülagü Han ölürken Hıristiyan evdeşi Dokuz Hatun’un ruhunun dinlenmesi için dua edilmesine izin istemesi üzerine, dua yerine yoksullara sadaka verilmesini, vergilerin indirilmesini istemiştir. Bu muhteşem cevabı hangi Arap halifesi verebilmiştir?

İslam birliği taraftarlarına göre Türkler, Müslüman bir millet oldukları için Müslümanca adlar almalıdır. Türklerin İslam olmazdan önce kullandıkları adları almak yanlıştır, Müslümanlığa aykırıdır. Dünyada bundan daha yanlış ve iptidai düşünce olamaz. İslam adları denen adlar Arap adlarıdır. Bunların hemen hepsi de İslamlıktan önceki zamandan beri Araplar arasında kullanılmaktadır. Yani küfür ve cahiliyet zamanından kalmadır. Anlamı bilinmeyen kelimeleri çocuklarımıza takmakta maddi veya manevi hiçbir kazancımız yoktur. Aksine, milli ruh bakımından kaybımız vardır. Hele Müslüman adları arasında Yahudilerden Araplara geçen Musa, İsa, Süleyman, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Harun, Davud gibi adlar bizim Türkçe adlarımızla ölçüştürülebilir mi?

Hayvan adıdır diye Bozkurt’a, Alparslan’a, Ertuğrul’a itiraz edenler Muaviye’nin “Uluyan Dişi Köpek” ve Osman’ın “Yılan Yavrusu” demek olmasına ne buyururlar? Araplarda yalnız şahısların değil, boyların da hayvan adı aldığı vardır. Mesela bir kabilenin adı “Beni Kelb” yani “İtoğullarıdır” Kadın adları da öyledir: Ayşe “Yaşar”, Fatma “sütten kesilmiş”, Hatice “Vaktinden önce doğmuş”, Zeynep “tombul” demektir.

Hele Türkler’in İslamiyet’ten sonra büyük devlet kurabildikleri iddiası ile sadece gülünçtür. Çin Seddi’nden Avrupa ortasına kadar uzanan büyük ve şanlı Kun Devleti yedi yüzyıl sürmüş; Çin’den Doğu ve Batı Roma’dan haraç almıştır. Basit bir barbar topluluğu ne bu kadar uzun yaşayabilir, ne de bu büyük ve medeni devletleri vergiye bağlayabilirdi. Kore’den Kırım’a kadar iki asır süren ve adı sanı Çinlilerin, İranlıların, Arapların ve Batı Romanın hatırasında büyük bir iz bırakan teşkilatlı ve demircilik üstadı Gök Türklerle maddi medeniyet alanında Uygurlardan ve içinde kalabalık Müslüman Türklerin bulunmasına rağmen İslami karakterde bir devlet olmayan, tarihin en büyük imparatorluğu, Çengiz Han Devletinden uzun boylu konuşmaya lüzum yok. Bu kadar sözden maksat, Türklerin büyük devlet ve medeniyet kurmak için Müslüman olmaya ihtiyaçları bulunmadığının tesbitidir.

Tarihi gerçek şudur ki: Türkler Müslümanlık sayesinde değil, Müslümanlık Türkler sayesinde yükselmiş ve yaşamıştır. İslam birliği taraftarlarının mesele haline getirdikleri konulardan biri de selamlaşma işidir. Bunlar “günaydın”ı kabul etmiyorlar. “Selamünaleyküm” diyorlar ve bunun Müslümanlar arasında manevi bir bağ olduğunu ileri sürüyorlar. Müslümanlar arasında manevi bağ selamlaşma ile olacaksa bütün Müslümanların Türkçe selamı kabullenmeleri mantık ve ahlak icabıdır. Çünkü İslamiyet’i koruyan, yaşatan ve yüceltenler sadece Türkler olmuştur. Selçukluların Haçlılara karşı o destanî savunması olmasaydı kalabalık, mutaassıp ve gözü pek Haçlı orduları yer yüzünde bir tek Müslüman bırakmazdı. Osmanlılar ise Haçlıları yalnız durdurmakla kalmamış taarruza geçerek yüzyıllarca Hıristiyanlığın ortasında tek başına Müslümanlığı temsil etmiştir.

unları bir tarafa bırakalım: Balkan Savaşında topyekun ihanet eden Arnavutlar, Birinci Cihan Savaşında topyekun ihanet eden Araplar Müslüman değil miydiler? İngiliz casusu Lavrens’in altınlarını alınca, Medine’yi savunan Türk askerlerine karşı İngilizlerle birlikte saldıranlar Müslüman Araplar değil miydi? Bu Arapların başında Peygamber soyundan gelen Şerif ailesi, yani sonradan Irak ve Ürdün tahtlarına geçen adamlar bulunmuyor muydu? Bugünkü nesiller, tarih kitaplarında okumadıkları için bilmezler: Birinci Cihan Savaşının sonunda Türk ordusu Suriye cephesinde bozulunca Türk esirlerini öldürenler, altın yuttuklarını sanarak öldürdükleri ve bazen diri Türklerin karnını deşenler hep bu din kardeşimiz Araplardı. Daha acıklısı da, İslam halifesi olan Türk padişahına ihanet eden Şerif ailesinin fertleri Şam’a girerken, bu Araplar, Türk tutsaklarını, Anadolu evlatlarını, koyun keser gibi boğazlayarak Peygamber soyundan gelen şeflerine kurban etmişlerdi. Bütün bu vahşet Arap Milliyetçiliği adına yapılıyordu. Arapları kendilerinden asla farklı tutmayan, Peygamber soyudur diye bilakis onlara üstün değer veren Türklere karşı bu cinayetler sırf kral olmak ihtirasıyla gözü dönen adamlar, İngiliz altınlarıyla satın alınmış dindaşlarımız Araplar tarafından yapılıyordu. Bugün ise Arap dünyasında Türk düşmanlığı umumileşmiştir. Arap milliyetçiliği, kendilerinden Filistin’i koparan Yahudilere ve Araplar Yahudilerden dayak yerken kendilerine yardım etmeyen Türklere düşmanlık düşüncesi üzerinde kurulmuştur. Okullarında Türk düşmanlığı aşılanmaktadır. Beş altı Arap devleti birden bir avuç Yahudi’ye yenildiklerini unutarak bizden Hatay’ı almak hülyası peşindedirler. Nasıl kuzeyden iktisadi yönlü Moskof emperyalizmi olan komünizm geliyorsa, güneyden Mısırdan da dini yönlü Arap emperyalizmi olan Nurculuk gelmektedir.

Türklük bakımından komünizmle nurculuğun hiçbir farkı yoktur. İkisi de Türk Milletini ve kültürünü yok etmek için uğraşmaktadırlar. Biri Arapçılık davasıdır. Bunun farkında olmayan binlerce şuursuz Türk bu iki düşman ülkünün kucağına kurtarıcı diye atılmaktadır. Kıbrıs’ta Türkleri yok etmek için çalışan Rumlara Müslüman Mısır’ın silah yardımı yaptığı radyo tarafından resmen açıklanmıştır. Buna rağmen hala İslam kardeşliği ve İslam birliği kuruntusu peşinde koşan beyinsizler varsa, gerçek Türkler, o gibilerin kasıtlı veya kasıtsız millet haini olduğunu bilmelidir. Millet ve vatan haini olmak için mutlaka askeri sırları çalarak para ile düşmana satmak icab etmez. Kendi milletinin düşmanlarına hayranlık beslemek, onların davasını gütmek, kendi kültür ve mazisini inkâr etmek de hainliktir.

İslam birliği ve kardeşliği kuruntudur. Dinin baş unsur olduğu çağlarda bile gerçekleşmemiştir. Bundan sonra, araya bu kadar ihanet ve düşmanlık girdikten sonra asla gerçekleşmeyecektir. Gerçekleşecek olan birlik İslam Birliği değil, Adalar Denizinden Altayların ötesine kadar Türk Birliği olacaktır.

Kürtçülük Türk Milliyetçiliğine Tepki Olarak Mı Doğdu?

Kürtçülük için Türk milliyetçiliğine tepki olarak doğduğu, Türklerin “Ne Mutlu Türküm Diyene” gibi sözlerinden dolayı Kürtlerin gururu kırıldığı söylenir. Aslında olayların bununla alakası yoktur. Çünkü Türkler, Fransız İhtilalinden sonra Kürtlerden çok daha sonra milli bilince kavuşmuştur. Kürtler, Cumhuriyet ilan edilmeden önce bile isyan ediyor ve kendi devletlerini kurmak istiyorlardı. Bulgarların, Sırpların, Yunanlıların Türkiye’den bağımsızlık kazanarak kurduğu gibi. Osmanlı Türkiye’sinde ulus devlet düşüncesinden uzak olan tek ırk Türklerdir. Ancak 1. Dünya Savaşından sonra İmparatorluk dağılınca Türkler de ulus devlet modeline kaydı. Kürterin isyan etmesinin Türk milliyetçiliği veya dini meseleler ile alakası yoktur. Tıpkı diğerleri gibi onlar da bağımsız olmak istiyor ve bu isteklerini yerine getirmek için de gerekirse teröre başvuruyorlar. AKP devrinde Kürtlere pek çok ayrıcalıklar tanındı ve özellikle Kürtlerin nüfus olarak yoğun yaşadığı yerlere çok büyük yatırımlar yapıldı ancak AKP bile Kürtlere yaranamadı. İslamcı kimliği ve AKP’ye yakınlığı ile bilinen Kadir Mısıroğlu’da Kürtler için “Nankörlük Yaptılar” dedi. Bunun sonu nereye gidecek hepimiz göreceğiz.

Nihal Atsız Kimdir? Hiç Duymadığınız Sözleri

Nihal Atsız Kimdir? Hiç Duymadığınız Sözleri

Nihal Atsız hakkında en çok şehir efsane dolaşan şahsiyetlerin başında gelmektedir. Mesela Atsız kendisini Irkçı ve Turancı olarak tanımlarken bazı kimseler Atsız ırkçı değildi demektedir ve Atsız hakkında yalan yanlış sözler uygulanmaktadır. Arkadaşlar, bir kişiyi ya olduğu gibi sevmelisiniz ya da sevmemelisiniz. Evet, Atsız bizzat kendisi ifade ettiği gibi ırkçı biridir. Bunu sık sık tekrarlamıştır.

Bugün 12 Ocak 2021. Bundan tam 116 yıl önce Türkiye’de Hüseyin Nihal Atsız doğdu. Kendisi Türk tarihine damga vurmuş bir şahsiyettir. Çok aksiyonlu bir hayatı olmuştur. Kimi yerde kahraman kimi yerde devlet düşmanı ilan edilmiştir. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Nihal Atsız ve yanındaki bazı kişileri yabancı devletlere çalışan ajanlar olarak suçlamıştır. Görüşlerinden dolayı sık sık mahkemeye çıkan Nihal Atsız, kendisini “Irkçı ve Turancı” olarak tanımlar. Türk milliyetçinin şah damarı Türk ırkçılığıdır der.  Saçlarından dolayı Hitler’e özendiğini iddia edenler vardır, ancak Nihal Atsız saçlarını o şekil tararken Hitler daha tanınmıyordu bile. Yani bu iddia tamamen asılsızdır. Yine başka bir iddiaya göre Almanya’nın Führeri Adolf Hitler bizzat Nihal Atsız’a kafatası ölçmesi için alet göndermiş. Bu iddia da asılsızdır. turkcemalumatlar.wordpress.com Hitler hediye göndermiştir ama hediye gönderdiği kişi Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır. Kendisine araba hediye etmiştir. Nihal Atsız MHP lideri Türkeş ile de sıkı bir arkadaştı ancak Türkeş’in değişen fikirlerinden dolayı yolları ayrıldı. Daha doğrusu Nihal Atsız, Yunus Emre ve Mevlana hakkında söylediklerinden dolayı Türkeş ile arası bozuldu ve Türkeş kendisi ile konuşmayı kesti. Atsız, Yunus Emre’ye sapık ruhlu, Mevlana’ya ise eşcinsel demiştir.

Nihal Atsız Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet gibi kişilerle de sık sık polemik yaşamıştır. Necip Fazıl ile de inişli çıkışlı diyalogları olmuş hatta bir dönem birlikte yargılanmışlar ve mahkemede hâkim karşısına çıkmışlardır.

Nihal Atsız pek çok kitap, makale yazmıştır ve yazdıkları sık sık yasaklanmıştır. Atsız sık sık Kemalistler, İslamcılar ve Komünistler ile sözlü münakaşalara girmiş, eleştiriler yapmıştır bunun neticesinde de dergileri yasaklanmıştır. Bundan dolayı bir dönem takma ad kullanmak zorunda kalmıştır. Öğretmenlik hayatında sık sık sürgün yemiştir, rahat yüzü görmemiştir. Askerdeyken Arap asıllı bir teğmene selam vermediği için ordudan kovulmuştur.  Kendisini ırkçı ve Türkçü olarak tanımlayan Nihal Atsız, eski Türk dini olan Kök Tengriciliğe inanmaktadır.

Atsız Irkçılığı Nazilerden mi öğrendi? Hayır. Atsız’ı gerçek manada ırkçı ve kafatasçı yapan kişi Doktor Rıza Nur’dur. Rıza Nur, daha ortada Nazi Partisi veya Faşist İtalya yokken ırkçılıkla ilgili makaleler yazıyordu ve bizzat milli eğitim bakanı olduğu zamanlar da ırkçılık yapıyor, Türk olmayanlara memurluk vermiyordu.

Bir Gazeteci Nihal Atsız ile konuşurken Atsız’a “Siz Gördüğüm En Büyük Irkçısınız” demiştir. Atsız ise “Teşekkür Ederim, iltifat ettiniz” diye cevap vermiştir.

Nihal Atsız’ın bazı bilinmeyen önemli sözleri;

* İlk düşüneceğimiz şey: Türkiye’de Türk Kültürü’nü hakim kılmak, yabancı tesirleri silkip atmaktır.

* Komünizm, ruh ve seciye bakımından soysuzlaşmış binlerce casusu bulunan bir Moskof emperyalizmidir.

* Biz bu Türk ahlakına tam olarak sahip bulunduğumuz zamanlarda yükseldik. Yabancıların ahlakını alarak bozulduğumuz zaman düşüp geriledik. Yükseldiğimiz zamanlar bu toprak, büyük milli davalar için kendilerini feda eden; yalan, iki yüzlülük bilmeyen, vicdanını satmayan insanlarla dolu idi. Niğbolu’da 60.000 Türk, birleşik Avrupa’yı yenerken; Yavuz, korkunç çölleri aşarken; Kanuni, boy ölçüşmek için Charles-Quint’in ordusunu ararken böyle yıkılmaz ruhlu bir topluma dayanıyordu. turkcemalumatlar.wordpress.com

* Yahudi krallarını peygamber diye Türk milletine telkin ederek milli mefahiri unutturmak suretiyle İsrailiyyatı hayat ve ahlak sistemi diye öne sürmek milli bir cinayettir.

*Cumhuriyet rejimi için en ufak rahatımı bile feda etmem.

* Ailelerde irsî hususîyetler olduğu gibi ırklarda da irsî hususîyetler vardır. Yüksek ırklarda bu hususîyetler müspet hususîyetlerdir. Bu müspet hususîyetler ancak aşağı ırklarla karışma neticesinde bozulur. Yüksek ırk pek çabuk bozulur. İki müsavi ırk olan Norveçliler ile İtalyanlardan yüzer çift evlense doğacak çocukların aşağı yukarı yarısı Norveçliye yarısı İtalyan’a benzer. Fakat yüz Türk’le yüz zenci evlense doğacak çocukların hepsi zenciye benzer. Çünkü zenci aşağı ırktır. turkcemalumatlar.wordpress.com Tesâlüpte onun hususîyetleri üstün bir yer tutacaktır. Zenciden daha üstün, Türk’ten daha aşağı olan öteki ırklarla yapılan karışmalarda da Türk ırkı üstün hasletlerinden yine kaybeder. Sayı ile bir örnek vermek gerekirse, şunu söyleyebilirim ki; yüz Türk’ün yüz zenci ile evlenmesinden doğacak çocukların hepsi zenci olursa; yüz Türk’ün yüz Yahudi yahut yüz Arap veya Kürt; yahut yüz Arnavut, Boşnak, Gürcü veya Rus’la evlenmesinden doğacak çocukların yüzde yetmişi, sekseni Türk’e benzemez. Bu benzemeyiş hem gövde yapısında, hem de karakterdedir.

*Komünist, vicdanını Yahudi “Marks”a satmış olan vatansız serseri demektir. Amele diktatörlüğünün kurulduğu yerde cennete varılmış olduğunu zanneder. O, bazen bu zannında samimî olan bir aptaldır. Bazen de samimî değildir, aldatmak için böyle söyler. O zaman da kalleştir. Komünist, dünyada patronla işçi arasındaki hukuk müsavatsızlığını halletmek için ortaya atıldığını söyler. Bunun için de ilk yaptığı iş dinleri, milliyetleri, vatanları inkâr etmektir.

*Memlekette Türkçülerden başka sağlam ve gerçek milliyetçi yoktur. Şartla şurtla milliyetçilik olmaz. Bütün insanları Türklerle eşit tutan yahut bir kısım Türkleri başka bir millet gibi gören milliyetçiliğe de gülünür. Milliyetçilik her şeyden önce maşeri bir bencilliktir. Milliyetçiyim ama Arap veya Moskof kardeşlerimi de çok severim dedin mi, milliyetçi değil, kozmopolitsin demektir.

*Millete ve vatana bağlılık bakımından birkaç türlü vatandaş vardır. Bunların başında kahramanlar gelir. Hiçbir karşılık beklemeden kendisini her zaman millet ve vatan uğruna harcayabilenler, kahraman vatandaşlardır.

* Bizim ırkçılığımızı da Alman yardakçısı olduğumuza tanık diye gösteriyorlar. Yoldaşlar şunu iyi bilsinler ki Almanya cihan haritasından silinip Almanlığın kökü kazınsa bile biz yine ırkçı kalacağız. Alman ırkçılığı yalnız Yahudilere karşıdır. Anası veya babası Çek, Lehli gibi Alman düşmanı milletlerden olan fertleri Almanlar yabancı saymıyorlar. Bizim ırkçılığımız ise bütün milletlere karşıdır.

* Büyük adam, özel hayatında da yüksek ve temiz olan adamdır. Birtakım meziyetleri olan reziller, hiçbir zaman büyük adam değildir.

* Türkçülük ülküsünün bugünkü en büyük şahsiyeti Rıza Nur’dur.

* Doktor, siyaset ve devlet adamı, tarihçi ve Türkçü olarak Türk tarihinde ileri bir yeri olan Rıza Nur’un en kuvvetli cephesi Türkçülüğüdür. Doktor olarak, bilhassa Kurtuluş Savaşında, milletine değerli hizmetler yapan, sünnetçiliği ilmî bir şekle koyarak bu alanda orijinal eserler veren; geniş halk yığını ve gençler için yazdığı büyük Türk Tarihiyle Türkiye’de milliyetçilik, Türkçülük ve ırkçılık duygu ve düşüncelerini alevlendiren; Lozan’da ikinci murahhas olarak -Baş murahhas İsmet Paşa’nın dediği gibi- en büyük hizmeti yapan ve ondan sonraki bütün çalışmasını Türklüğe, Türkçülüğe veren ve ömründe en büyük övüncünün Türk yaratılmak olduğunu söyleyen Doktor Rıza Nur, meziyetleri ve eksikleri ile birlikte büyük çapta bir adamdı.

*Saçlarım benzermiş… Bu ahmakça iddia yıllardan beri birçok budalalar tarafından aleyhimde delil gibi kullanıldı. Hatta evimde Hitler’in resminin asılı olduğu bile söylendi. Ben, dışardan gelmiş hiçbir fikri kabul etmeğe tenezzül etmiyecek kadar milli gurur ve şuura sahip olduğumu, içtimai mezhebimin Türkçülük olduğunu vaktiyle yazarak ilan ettim. Daha ne yapabilirim? Saçım Hitlerinkine benziyormuş diye beni Hitlerci sanacak kadar budalalık gösteren binlerce, belki on binlerce zavallıya ayrı ayrı mektup yazamam ya…

* Irkçı değil misin? Irkçılığa düşman mısın? Öyleyse sen günün birinde Atenagoras’ı Türkiye Cumhurbaşkanı görmekte sakınca bulmazsın. Belki de Batı Hıristiyan dünyasının sevgisini ve yardımını kazanırız diye düşünürsün. Sen bir Yahudi sarrafın maliye bakanı olmasına ses çıkarmazsın. Kendi kesesini doldurmasına ve İsrail’e transferler yapmasına rağmen bütçeyi kabartacağı için sevinç bile duyarsın. Hattâ Kürt devleti kurmak için bunca Türk’ün kanına giren Şeyh Said’in torunlarından birinin başbakan veya devlet bakanı olmasına da ses çıkarmazsın. Sen yalnız Türkçülüğe karşı çıkar, Türk ırkçılığını yerer, Turancılığa düşmanlık edersin. Çünkü sen ya Türk ırkına yüzyıllarca kölelik etmiş bir milletin mensubu yahut da beyni işlemeyen, yobazlaşmış, okuduğunu sindirememiş bir budalasın.

* Tanrı insan idraki dışındadır. Kur’an, Muhammed’in talimatıdır. Bunun birçok delilleri vardır. Bir tanesi birçok yerinde aya, güneşe, fecre, atların köpüren ağızlarına yemin ve and verilmesidir. Yemini kim eder? İnsan eder ve kendisinden daha üstün bir varlığın adına eder, Tanrı yemin eder mi? Tanrı’dan daha üstün bir varlık olmadığına göre kendi yarattığı aya, güneşe neden yemin etsin? Görülüyor ki bu yeminler Muhammed’in gönlünden ve beyninden doğmadır ve hatta Araplar arasında İslamiyetten önceki zamanların usul ve adabınca edilmektedir.

* Nâzım Hikmetof Yoldaş! Sarı suratlı afyonkeş Çinlilerle kara suratlı yamyam Habeşlerin davasını güdüyorsan haydi oraya… Yolun açık olsun. Babıali caddesinde Habeş davası müdafaa olunamaz. Senin beğenmediğin burjuvalardan yüzlerce kişi Habeş davasını kanlarıyla korumak için kızgın kum çöllerine koştular. Sende o yürek nerede? Şimdiye kadarki susuşumuzu sakın güçsüzlüğümüze ve çekindiğimize verme. Deli Petro gibi bayrak açıp gelseniz bile bizi karşınızda Baltacılardan mürekkep bir ordu halinde bulursunuz. Hem bu sefer her biriniz için Katerin gelse de elimizden kurtulamazsınız.

* Temiz ve üstün olan şeylerin çabuk bozulması tabii bir kanundur. Bir bardak saf suyu bozmak için deniz suyundan bir kaşık yeterse, çirkeften bir damla yeter de artar bile. İşte ırkçılık budur. Yani Türk’lerin maddî ve manevî hasletlerinin bozulmaması için onun yabancı kanlarla karışmamasını isteyen millî bir düşüncedir. turkcemalumatlar.wordpress.com Gerçi Anadolu’yu açan atalarımız büyük şehirlerde yabancılarla biraz karışmışlardır. Fakat ırk bilgisinin verilerine göre bir topluluk yalnız belli bir zamanda karışır da sonra bu karışma devam etmezse, kendi kendisini tasfiye ederek bir müddet sonra eski hâline döner. “Üç göbekten beri Türk olanlara Türk derler” diyen Kâzım Alöç’ün bana isnat ettiği söz buradan çıkıyor. Duruşma sıralarında da söylediğim gibi su katılmamış Türk olmak için üç göbekten beri Türk olmak lâzımdır. Bunu söyleyen de ben değilim, ilimdir. Almanlar Yahudi’lere, Amerikalılar da zencilere karşı ilmin bu kanununu tatbik ederek üç göbek ilerisine kadar kanında Yahudilik veya zencilik bulunan insanları kendi milletlerinden saymamaktadırlar.

Vasiyeti: “Yağmur Oğlum! Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigâr olarak bırakıyorum. Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol. Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlar tarihi düşmanlarımızdır. Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Rumenler yeni düşmanlarımızdır. Japonlar, Afganlılar ve Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır. Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içeri(de)ki düşmanlarımızdır. Bu kadar düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı. Tanrı yardımcın olsun!”

Kuran (İslam) Laikliği Kabul Etmez

“Laiklik ve İslâmiyet” adında 14 sayfalık bir broşürün yazarı Turancılığın şuursuzluk ve hainlik olduğunu ileri sürerek kendisinden aslâ umulmayan, doldurduğu makama hiçbir suretle yakışmayan bir davranışta bulundu. Üstünde fiyat yazılı olmadığı için piyasaya çıkarılmadığı, yalnız elden dağıtıldığı anlaşılan broşür, Genelkurmay Harp Tarihi Başkanı Korgeneral Faruk Güventürk tarafından yazılmıştır. Eser aslında yobazlara karşı yazılmış, yobazlığın Müslümanlıkla ilgisi olmadığı belirtilmiş ve Kemalizmin feyizleri, yobazlığın kötülükleri sıralanırken memleketi batırıcı hain düşünceler arasında komünizmle birlikte Turancılığın da adı sayılmıştır. Benim için işin en berbat yanı, en güç yönü bu ipe sapa gelmez düşünceyi ortaya atan Faruk Güventürk’ün ahbabım ve dostum olmasıdır. Kore’deki Türk Tugayının Topçu Komutanı bir binbaşı olarak döndüğü sıralarda tanıştık. Kartal Maltepesi yakınındaki Atış Okulu’na tayin olunduğu için sık sık Maltepe’deki evimize gelmesi dostluğumuzu pekiştirdi. Benimle konuşurken daima ülkü birliğinden bahsettiği için kendisini de Turancı olarak gördüm ve bunca konuşmamızda Turancılık aleyhinde en küçük imasına dahi rastlamadım. Harp Akademisine nasıl girdiğini, Dokuz Subay Olayında nasıl tutuklandığını biliyorum. Duruşmalarına beni de çağırdı; bir oturumda bulundum. 27 Mayıs 1960 hareketinden sonra Albay rütbesiyle İstanbul Merkez Komutanı olduğu zaman başka bir dostumun işi için kendisini ziyaretimde beni yine çok dostça karşıladı. Ondan sonra görüşme imkânı kayboldu ve kendisi tümen, menzil, kolordu komutanı olarak ayrı yerlerde görevdeyken, Mevlânâ dahil, türlü konularda konferanslar vermek, eserler yayınlamak gibi faaliyetlerde bulundu. Denilebilir ki komutanlığı bir yana bırakmış, mürşitlik yapmaya başlamıştı. Faruk Güventürk kitap yazmak arzusuyla yanan bir insandır. Bunu “Kore’de Kutup Yıldızı” adlı eserin önsözünde kendisi söyler. Kitap yazmak için yanmak bir meziyettir. Ancak, yazmış olmak için yazmamak, ne yazdığını bilmek de şarttır. Şimdi yobazlara ve komünistlere hücum ederken Turancıları da araya karıştırmak, bu ülkünün hainlik olduğunu söylemenin yeri, sırası mıydı? Turancılık şüphesiz Moskoflara ve Çinlilere göre bir hainliktir. Çünkü onların imparatorluklarını yıkacak bir kasırgadır.Gölgesinden korkanlar, vurgunculuklarını düşünenler için de şuursuzluk sayılabilir. Çünkü rahatları ve gayrımeşru kazançları elden gidecektir. Fakat Turancılık 50 yıldan beri Turancı olan Türk ordusunun bir korgenerali için şuursuzluk ve hainlik olamaz.Bugünkü başkomutan Cemal Tural Turancı değil mi?

Türk ordusuna yayınladığı mesajda “Ey Mete’nin Ordusu” hitabının mânâsı nedir? Faruk Güventürk’ün herkesten çok sevdiği, birçok köye büstünü diktiği Atatürk Turancı değil miydi? Japon elçisine “Bir gün Çin seddinde buluşacağız” dememiş miydi? Onun başkanlığı zamanında liselerde okutulan tarih kitapları Turancılık görüşünden başka hangi düşünceyle yazılmış olabilir?Azizim Faruk Güventürk! Turancılık hainlik idiyse neden benimle yıllarca dostluk ve arkadaşlık edip ülkü birliğinden bahsettin? Neden Turancılığın aleyhinde en ufak imâda veya tenkitte bulunmadın? Benim Turancılıktan başka ülküm olmadığına göre ülküdaşım olan herkesin de Turancı olması gerekmez miydi? Sen Turancılığı kötüleyen generallerin üçüncüsüsün: Birincisi orgeneral İsmet İnönü idi, Cumhurbaşkanlığından düştü. İkincisi orgeneral Sabit Noyan’dı, inme inip öldü. Üçüncüsü sensin…“O broşürde adın geçmiyor, neden alınıyorsun” diye soramazsın. Birisi hiçbir isim açıklamadan generaller aleyhine veryansın eden bir yazı yazsa, Fransız Başbakanı Klemanso’nun “Savaş o kadar ciddi bir iş ki generallere bırakılamaz” sözünden başlayıp Türk Başbakanı Âli Paşa’nın generaller aleyhindeki sözüne kadar bütün hicivleri sıralasa, acaba “adım geçmiyor, bana değildir” diye huzur içinde kalabilir misin? Kalamazsın. Ben de kalamıyorum. Bu teessürle eski bir dost olarak sana bazı tavsiyelerde bulunayım: Bilir bilmez her konuya karışmaktan, her marifet dalında kalem oynatmaktan vazgeç. Sen ne Mevlanâ’yı bilirsin, ne de Kur’an’ı.

Nitekim Lâiklik ve İslâmiyet broşüründe bahsettiğin Caciye suresi diye bir sure Kur’an’da yoktur. Câsiye suresi vardır. Mürettip yanlışı diye işin içinden sıyrılamazsın. İslâmiyeti bu kadar iyi biliyorsan Kur’an’ı yanlış yazmanın günah olduğunu da bilmen lazım. Hele Kur’an’ın lâikliği kabul ettiğini iddia etmen bu konuda hiçbir şey bilmediğini orataya koyuyor. Kur’an hem ahrete, hem de dünyaya karışıp dinle devleti bir tutar. Geçelim… İradeni kullanarak çabuk fikir değiştirmek huyunu bırak. Benimle Turancı olarak dostluk kurup sonra onu hainlik saymak, “Kore’de Kutup Yıldızı” adlı romanın dışında Demokrat Parti büyüklerini göklere çıkarıp sonra aleylerine dönmek sana yakışmaz. Bir şeyler yapmak, Türkiye’ye cidden hizmet etmek istiyorsan, şimdiki mevkiinden faydalanarak şu sıraladığım maddeleri tatbik et, yeter de artar bile. Adın da saygı ile anılır: Türk ordusuna ve tarihine ün ve şan kazandıran iki büyük Türk mareşalin güzel heykellerini yaptırarak memleketine diktir. Atatürk’ün pek çok büstünü yaptırdığın için bu işin tekniğini iyice kavramışsındır. Yağcıoğlu Gazi Osman Paşa’nın Bursa’ya birer heykelini diktirirsen rahmetle anılırsın.İstiklâl ve Birinci Cihan Savaşlarının askerî tarihlerini, Üniversite profesörlerinin de yardımıyla, bilgili bir ekibe hazırlatarak büyük külliyat halinde bastır. Süleymaniye’deki Askerî Basımevi ile Kasımpaşa’daki Deniz Basımevi’nin makineleri ve harfleriyle hayli eskimiş olduğundan bu basımevlerinde basılan eserler basım tekniği bakımından zevksiz ve çirkin olmaktadır. Bu iki mühim ve emektar müesseseyi matbaacılık ilminin en yeni buluşlarıyla donat. Matbaacılık Batıda artık üniversitelerin birer kolu halinde öğretilmektedir. Almanya’ya birkaç düzine seçme genç gönderterek bunlar eliyle bu yeni bilimin son gelişmelerini yurdumuza aktar.Bir de şunu ekleyelim: Turancılık aleyhindeki çirkin isnadını geri alarak kendi kendini inkâr etmiş duruma düşmekten kurtulduk. Bunu yapmazsan seni artık bir dost olarak kabul etmekte mazurum. O zaman belki daha başka söyleyeceklerim de bulunacaktır.

Nihal ATSIZ, 31 Mayıs 1968, Ötüken (Haziran 1968, 6. sayı)

Nihal Atsız Siyasetçileri Eleştiriyor

Azınlıklar, o ülkede, ancak, asıl sahiplerin milli haklarına saygı göstermek şartıyla, adalet içinde yaşamak hakkına sahiptirler ve hiçbir suretle, kendi özel ve milli şartlarını, çıkarlarını ileri süremezler. Hele memleketin asıl sahiplerinin hak ve çıkarları aleyhinde hiçbir dilekte bulunamazlar. Bu takdirde vatana ihanet etmiş olurlar.Türkiye’de, yüzde on gücenecek diye yüzde doksanı Türkçülük yapmakta alıkoymaya çalışmak, adeta, yüzde onun manevi diktatörlüğünü kurmak demektir. Böyle bir düşüncenin ahlakla ve kanunla ilgisi yoktur. Hiçbir türlü mantıkta da makbul bir prensip değildir.

Hüseyin Nihâl Atsız |Orkun, 13 Ekim 1950

Vatan Haini, Alçak, Namussuz, Mankurt Tuli Kağan

Vatan Haini, Alçak, Namussuz, Mankurt Tuli Kağan!

Adı Tuli olan bu hakana Çinliler «Ce-kan» ünvanı da vermişlerdir. Bu kişi gerçi Kağan ilan edilmiş ise de Türk Kağanı değil. Tam bir Çin Valisi olmuştur. Kendisini de, Türkleri de Çinlileştirmeye koyulmuştur. Türkler, Çinliler hesabına Çin ordusu ile savaşlara gönderildiler. Aynı zamanda Çinlilerden her hakareti de görüyorlardı. Mesela; Çinliler Kağan’a çadırını bizzat temizletmişlerdir. Çin imparatoru, aynı zamanda Kağan’a iltifat etmekten, armağanlar, şölenler vermekten de geri durmazdı. Bir defa iki yüz bin top ipek vermişti. Çin’in istediği olmuştu; fakat Türklerin kahramanlığı durdukça yine tehlike vardı. Bu soydan gelen Türk becerisini yok etmek gerekirdi. Bunun için de Türkleri kentlere yerleştirmeye başladılar. Çin elbisesi giymeye, Çinliler gibi saç örmeye zorladılar. Türkler bundan hoşlanmadılar. Kimin 609 yılında İmparator’a bağlılık için Çin’e gitti. Ve orada öldü. 6 yıl saltanat sürdü. Yerine imparator tarafından oğlu To-Ki-Şi, «ŞiPigan» ünvanıyla atandı. Bu adam (Kimin Kağan) Türkler’in en adi, en alçak hakanlarındandır. Taht ve kadın için Devleti mahvetmiş ve yabancı boyunduruğu altına sokmuştur. En büyük alçaklığı Türk milliyetini yok etmeye ve Türkleri Çinlileştirmeye çalışmasıdır.

Kaynak: Rıza Nur Türk Tarihi Cilt 1-2 Sayfa 205