Aşksız

Budapeşte telefon santrali balıarda işlemeye başladı. Artık yapılacak bir iş kalmamıştı, genç mühendis bavulunu topladı. Ferenc Puskas mutlu mesut göbeğini kaşıyarak, “Paris’teki merkez santralimize transfer etsek ya seni, ne dersin?” dedi. “Ciddi misin?” Tesla şüphe içinde sordu. “Ciddiyim.” İki hafta sonra trenden indiğinde derin bir nefes aldı. “İşte geldim, buradayım!” ilk bir ay boyunca toza bulanmış serçe misali Paris’in panltısına bulandı. Tüm şehir baştan sona şehvetli bir hummaya yakalanmış gibiydi. Aşkın gücü o kadar baskın geliyordu ki yeterince kalın bir zırhla kuşanmamış bir adamı çarpıverirdi. Sokak aralannda sarmaş dolaş cilveleşen aşıklar, birbirinden güçlükle aynlan baldudaklar. .. Birbirine kenetlenmiş titrek parmaklar, korku dolu gözlerle cevabı aranan Beni seviyor musun? diyen bakışlar … Aşk, ağaçlarla çevrili her patikadan, şehrin her köşesinden dudak bükerek ben de vanm diyordu. Bu baş döndürücü fısıltıya kim kayıtsız kalabilirdi? Fakat Nikola köşe başlanndan göz kırpan aşka kör bakıyordu. Bumunu önüne ka tıp yürüyordu Paris sokaklannda. Yargıçlar, bankerler randevu evlerinde etli butlu kadınlan yiyip bitiriyor; sokak kızlan kaldınınlarda baldudaklannı büzüp kahkahalar saçarak, “Nereye bayım? Yalnız mısın bu akşam?” diye etrafa iş atıyorlardı. Tesla’nın aşk anlayışı başkaydı. Dünyanın merkezi Paris, merkezin merkezi Milli Kütüphane’ydi: Orada, aşkla, Manpassanı’ın eski kısa hikayelerini okudu. Haussmann Bulvan’ndaki yapılan aşk dolu bakışlarla seyretti. İçlerinde kimlerin yaşadığını merak ederek mansart çatılı evleri gözledi, katedrale işlenmiş şeytani hayvan kitabeleri hakkında bilgi topladı. Aşk onu bir de operaya ve -ister inanın ister inanmayın- sanat galerilerine sürükledi. Doyuramadığı sanat merakı Karlovac günlerine dayanıyordu. Bir sanat galerisine adım attığında aklına gelen ilk şey kızarmış tavuk oluyordu. Durand-Ruel’i meşhur eden rastgele renk lekelerinin saçılı olduğu çerçevelenmiş eseri gördüğünde, yine de bir görev bilinci edasıyla başını sallıyordu. Paris halkının hala “Şehitler Banliyösü” olarak andığı Saint-Marceau beldesindeki ufak odasını, Paris aşkından dolayı ihmal etti. Dul ev sahibesi Jaubert, her ayın ilk günü, kirayı Nikola’nın elinden hırsla alırdı. Tesla’dan sabun parası almasına rağmen sabunlan bir kenara zulalar, Tesla gidip yine kendi sabununu kendi alırdı. Kapı komşuları, medeni durumları belli olmayan bir çiftti. Akşamlan acıklı bir erkek sesi yankılanırdı: “Beni eskisi gibi sevmiyorsun!” Karşı komşulanysa felçli kocasıyla yaşayan kır saçlı bir yaşlı kadındı. Kocasını kağnı hızında, ufak ufak adımlar attırdığı yürüyüşlere çıkartırdı. Her daim ilk selamı veren o olurdu: “İyi günler, Bay Tesla

“İyi günler, Bayan Masquart.” Bir süre sonra yan komşudan gelen ses yerini çığlığa bıraktı: “Beni artık sevmiyorsun!” Gaston Labasse biyologdu. Bir keresinde merdiven dairesinde uzun bir muhabbete dalmışlar, Tesla’ya mikroskop denen aleti göstermek için çalıştığı kuruma davet etmişti. Tesla kabul etmiş, gidip bir bakmıştı. Paris’in altında bir cehennem açılmıştı adeta. Aydınlanan dairenin içinde gözle görülmeyen yaratıkların Hobbes’cu dünyasına şahitlik ediyordu, birbirlerini parçalara ayıran tüylü yaratıklar. .. lll “Birbirlerini parçalıyorlar!” Tesla dehşet içinde kafasını mikroskoptan kaldırdı. Çukur aynaya dikkatle baktıktan sonra beş kalıp sabun alıp, eve varır varmaz ellerini yıkadı. Şehir o denli büyüleyici olmasa neredeyse hiç dışan çıkrnayacaktı. Saint-Marcel Bulvan’nda bir adam akordeon -yoksul enstrümanı- çalıyordu. Akordeoncu, Graz’dan hatırladığı bir sokak çalgıcısının tıpatıp ikizi gibiydi. Biraz ileride hüzünlü orgu ve neşeli maymunuyla bir başka sokak çalgıcısı, hemen yanında ateş yutan, ejderha görünürnlü bir adam, az daha ilerde manşetlerinden ce bine su akıtan bir hokkabaz … Dilencinin yerde açık duran şapkasının içine döne döne düşen yaprak. Adam yaprağı bir kenara atıp, dişsiz ağzıyla gülümsedi. Tesla açtı; o bulvarlara, meşhur sopranolann sesine, kitaplara … Fransız elektrik mühendislerinin araştırmaları hakkında daha çok şey bilmek istiyordu. Maaşını aldığında 14. Louis’ye döndü. Cebinde tomar tomar parayla derhal başbakan kılıklı bir başgarsonu olan Cafe Anglais’ye giderdi. Sekiz aperatiften sonra terbiyeli tavşanla ziyafetin dibine vurur, üzerine hazını kolaylaştırmak için buz şampanya kaşıklardı. Ayın geri kalanındaysa kömür taşıyıcılarının uğrak rnekanı olan Deux Freres’de yerdi. Patranlar büyükçe bir masada oturur Burgonya usulü biftek yer, karaflardan fıçı şarabı içerlerdi. Tesla Paris güneşine seslenirdi: “Naber?” Yaz aylan boyunca her sabah Seine Nehri’nde yüzdü, sonra da lvry-sur-Seirıe banliyösündeki Continental Edison şirketine yürüdü. İşe gitmesi aşağı yukan bir saatini alırdı.

Pazar günleri rabatlamak için kürek çekti; koyu ve mavi renkler su yüzeyine yansırdı. Yorulunca kayığına uzandı, nehrin üzerindeki köprüler gökyüzü manzarasını kapardı. Nehrin üzerinde köpük köpük bulutlar. .. Eylülde yağmur sezonu başlar, tüm şehir kumrulann rengine bürünürdü. Tesla kasımda at arabalarına binmeye başlamıştı. Arabayı tıklım tıklım dolduran insanlar ev yapımı çorba gibi kokuyordu. Dostlan burnunda tütüyor, eski arkadaşlarıyla mektuplaşarak idare etmeye çalışıyordu. Medic ve Kulisic’e düzenli aralıklarla cevap yazıyordu. Szigety nişan attığını yazmıştı. Tesla iç geçirdi: Öyle yetenekli bir mühendis, böyle vakit öldürsün! Her sabah yedi otuzda Fransız ve Amerikalı mühendislerle Ivry’de kalıvaltı ederdi. Edison’un arkadaşı Charles Bachelor’ın ağır bir İngiliz aksanı vardı, Nikola ne demek isteğini güçlükle anlayabiliyordu. Sakailan o kadar gürdü ki görenlerin dokunası geliyordu. “O kadar yoğun çalışıyorum ki yarını düşünecek vaktim bile olmuyor,” diye yakındı Tesla’ya. Tesla utana sıkıla motor konusunu açtı. Bachelor bakımlı sakalım sıvazlayarak, etrafa çaktırmadan Edison ve Werner von Siemens’in alternatif akıma karşı olduklannı söyledi. Mucit bu tavsiyeyi sabırlı bir gülümsemeyle göz ardı etti. Her ikisi de yanılgı içindeydi ama Nikola’nın motorunu gördükten sonra şüphelerinin yok olacağından emindi. Paris’teki Continental Edison şirketinde yerini garantiledikten sonra, işvereni Tivadar Puskas’ı Szigety’ye iş teklif etmesi konusunda ikna etti. Bir gün Bay Pierre Raux, gürleyerek Tesla’nın odasına daldı: “Bu ne rezalet! ” “Ne oldu?” Strazburg’daki tren istasyonunun açılışında sigortalardan biri kısa devre yapmış. Duvarlardan birinin bir kısmı Kayzer Wilhelm’in önüne yıkılmış. Bir bu eksikti. Şirketin itibarı ne olacak? Kısacası, Tesla Strazburg’a gönderildi. Soluk soluğa kalan müdür söz verdi: “Bu rezaleti toparlarsan ödüllendirileceksin.” Yüksek bir meblağ zikretti. Budapeşte’den daha yeni gelen Szigety’yi de beraberinde Alsas’a götürdü. Atietik Szigety bavula dambıllannı da koyduğu için harnal peşleri sıra sendeleyerek geliyordu. İki arkadaş gidecekleri yere vardılar. Etrafı sularla çevrili, Nikola’nın yetişkinliğin tatlı meyvesinden tattığı ilk şehir. Orada epey varlıklı kimselerle bir tutuluyordu. Sıradan bir hayat mıydı peki? Hayır, kahramanımız hiç de sıradan bir hayat sürmedi.

Belirip kaybolan mucizeler ölene dek peşini bırakmadı. Şiddetli ışık saldınlarını kontrol edemedi. Ne zaman gözleri o altın bantla kapansa, evren onun adına kararlar alıyordu. Straz1 1 3 burg’da da tıpkı Budapeşte’de olduğu gibi, ölümün eşiğinden dönmesi an meselesiydi. Gözkapaklannın arkasına şiddetli ışık patlamalan vuruyor, bu yüzden erken yatıyordu. Yıldızlı semadan gelen frekans ve sinyaller, sinir uçlannı ateşliyordu. Başka neler olmuştu? Ha, evet, her şeyin yönetimi ona geçti. Mühendislerin ödemesini o yapıyor, Paris’e rapor ediyordu. Gün sonunda da ofisi kapatıp Strazburg’un eski Fransız başkanı Hyppolite Bauzain’la bir şeyler içiyordu. Bir eli havada, Tesla’yı Rohan Sarayı’nı görmeye davet ediyordu. On yedinci yüzyıldaki dini çatışmalar sırasında gördüğü zarar kadar olmasa da, şehir Fransa-Pmsya Savaşı’ndan epey zarar görmüştü. “İnsanlar iki yüz yıl önce burada birbirlerini yiyorlardı,” dedi Bauzain. “Ne yaparsın … Hadi restarana geçelim.” Nikola’ya ne okuduğunu sordu. Maupassant’ın Bir Hayat’ını okuduğunu duyunca memnun oldu. Prusyalı bir asker ve bir hayat kadınını anlatan bu hikayeyi okumuştu, bir dergide yayınlanrnıştı. “O mühendislerden olmarnana sevindim,” dedi elleriyle at gözlüğü işareti yaparak. Tesla da aynı işareti yaparak, “Yo, o mühendislerden değilim,” dedi. “Nikola nasıl bir isim?” diye sordu Bauzain. “Sırpça mı?” Hugo’nun Sırp-Türk Savaşı esnasında Sırplann lehinde yazılar yazdığım biliyordu. Tesla, Lamartine’ın Sırhistan şiirlerinden ve Merimee’nin Sırp Halk Türküleri uyarlamalanndan bahsetti.

Bauzain, Stendhal’dan çok Balzac’ı seviyordu. Tı!sım!ı Deri’yi ve Gizli Başyapıt’ı özellikle beğeniyordu. Flaubert ilgisini çekmiyordu. “Siz beni öldürürsünüz ama ölüm bana vız gelir.” Tesla’nın Racine’i Maliere’den çok sevdiğine inanamadı. Her ikisi de Voltaire hayranıydı. Bauzain geç evlenmiş, iki çocuğuna da tapan bir adamdı. Dört yaşındaki oğlu Pierre’in yemeğini elleriyle küçük parçalara ayınyor, sekiz aylık kızı ağzına her yapıştığında dünyanın en mutlu adamı oluyordu. “Şuna bakar mısın!” Mest olmuş vaziyette Nikola’ya işaret ediyordu. Yanlannda kansı da olmasına rağmen, misafirine Robespierre’in çocuklar, yeni fikirlere açık bireyler olabilmeleri açısından, yedi sekiz yaşına geldiklerinde ailelerinden aynlıp yaşıtlanyla bir arada yaşatılmalı fikrinden bahsetti. Bir de gülürnseyerek Saint-Simon’un “cinsel rüşt yaşı” konusundaki fikirlerinden … Alsas fondülerini yerken bir yandan melekler, Gewürtztraminer’le25 ıslanan damaklannı gıdıklıyorlardı. “Dünya’da hiçbir aroma olmasın ki bir peynirde bulunmasın,” diye iddialaştı. “İddialı bir söz,” dedi Tesla. Bayan Bauzain devam etti: “Bir şeyler yerken gözlerinizi kapatıp iç çekerek yediğinize içten içe şaşınyorsanız, damağınızdaki şey okkalı bir mutfaktan çıkmıştır. Gerisi hikaye.” Taze anneliğin verdiği panltı Bayanjeanne Bauzain’ın göz alıcı güzelliğine güzellik katmıştı. Tesla’nın gözlerindeki yurnuşaklık hoşuna gidiyordu. “Bekarsınız. Özel bir nedeni var mı?” Sorunun arkasında hem işveli bir eda hem de bir anne duruşu vardı. “Çalışıyorum.” Tesla iyi huylu bir tavırla yanıtladı. Tebessüm ederek, “Boşa geçirecek bir dakikarn bile yok,” dedi. jeanne, “Aşksız geçen her dakika boşa geçmiştir,” dedi fırçalarcasına. Bauzain bir gün Tesla’yı çağınp, l870’de Almanlar geldiğinde bir yerlere birkaç şişe Saint-Estephe gömdüğünden bahsetti. Şarabın tarihi Nikola’nın dedesinin Napoleon’un ordusunda askerlik yaptığı yıllara dayanıyordu. “Geçenlerde gömdüğüm yerden çıkardım,” dedi. “Bu yıllanmış şaraplan bir tek seninle içerirn.” Nikola, arkadaşım Szigety’yi de davet edebilir miyim, diye sordu. “Tabii,” dedi Bauzain. Tesla, arkadaşını Bayan Bauzain’den uzak durması konusunda tehdit edip uyardı. Bir masa etrafında toplandılar. Masadaki ortarn kiliseden daha kilise gibiydi. Ev sahibi, şişelerden birini getirdi. Elinde bir bebek taşıyordu sanki. Şişeyi açtı, sessizce kadehlere dağıttı. Birer yudurn aldılar. Kafasını 25 Gewürtztraminer: Alsas’a has, yöresel beyaz şaraptır. topadayabilen ilk kişi Tesla oldu. Kendini ifade edebilmek için doğruldu: “Hayatımda ilk defa … Böyle bir … ”

Bol kahkahalı geçen akşamdan sonra Nikola ve Szigety’nin Paris’e gitme vakti geldi. Ayrılırlarken Bauzain, gönül meseleleri eğitimi konusunda Tesla’nın icabına bakacağının sözünü verdi. Bir de Paris ve Strazburg’da gittiği terzi adreslerini. Genç mühendis Paris’e vardığında ofisine geçip kravatını bağladı ve Lika’daki okuma yazma bilmeyen annesine bir mektup yazdı. İyi bir ruh haliyle Bay Raux’nun odasına gidip, “İş tamamdır,” dedi. “İkramiyem nerede?” Nikola’nın Alman titizliğini cebinden çıkaran Fransız politikasıyla tanışması bu şekilde olmuştu. Bay Raux gitmiş, yerine bambaşka biri gelmişti. Birdenbire az ve öz konuşan mesafeli bir adama dönüşmüş, Tesla’ya ikramiye meselesini Bay Laibl’le görüşmesi gerektiğini söylüyordu. Bay Laibl, Bay Stone’la, bıyıkh Stone ise Bay Raux’yla görüşmesi gerektiğini söyleyerek çemberi tamamladı. “Görmedim, duymadım, bilmiyorum”daki üç maymunu oynuyorlardı. “Keşke Edison şu Avrupalı evrak memurlannın, şirketi adı altında ne yaptıklannı görseydi,” diye yakındı Bachelor’a. Bachelor, “Neden New York’taki merkez ofisimize geçmiyorsun?” diye sordu. “Cidden mi?” “Cidden!”



Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s