İstanbul ve Batı Anadolu üzerindeki bu iddiaların kökenine indiğimizde, karşımıza tarihin gördüğü en büyük anakronizm ve “mağduriyetten kimlik devşirme” çabası çıkar. Öncelikle şu gerçeği tarihin tozlu raflarından indirip masaya net bir şekilde koyalım: 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet Han’ın karşısında mağlup olan güç, etnik bir Yunan devleti değil, bin yıllık Roma İmparatorluğu’nun son kalesi olan Doğu Roma’ydı. Yunanistan dediğimiz yapı, bu imparatorluğun yıkılışından yaklaşık dört asır sonra, Batılı güçlerin bölgedeki stratejik çıkarları doğrultusunda bir “laboratuvar devlet” olarak kurulmuştur.

Bugün Nikos Dendias gibi isimlerin paylaştığı “Şehir düşmedi, yaşıyor” ya da “İstanbul’u geri alacağız” gibi söylemler, aslında modern Yunan kimliğinin üzerine inşa edildiği o çatlak zemini onarma çabasıdır. Kendi öz kaynaklarıyla, kendi sanayisiyle veya askeri dehasıyla bölgede bir ağırlık oluşturamayan bir yapının, 600 yıl önceki bir mağlubiyeti “milli bir travma” olarak bugüne taşıması, sosyolojik bir ezikliğin tezahürüdür. İstanbul, Türk ordusunun kılıç hakkıyla, mühendislik dehasıyla ve inancıyla Roma’dan alınmış; bir Yunan toprağı olmaktan değil, bir Roma başkenti olmaktan çıkıp Türk yurdu haline gelmiştir.
Asıl ironi ise şu noktada düğümleniyor: Kendi anayasasına Megali İdea (Büyük Ülkü) gibi açıkça yayılmacı ve işgalci bir vizyonu yerleştiren, Türkiye’nin burnunun dibindeki adaları uluslararası hukuku hiçe sayarak silahlandıran bir devletin; Türkiye’yi “yayılmacı” olarak nitelemesi tam bir “yavuz hırsız” senaryosudur. Meriç hattına İsrail’den medet umarak füze sistemleri yığan, Ege’de başkasının maşalığını yaparak güç gösterisine yeltenen bu zihniyet, 1922’de Anadolu topraklarında yaşadığı o ağır hezimeti belli ki unutmuş ya da bilinçli bir körlükle geçiştiriyor.
Tarihsel perspektiften bakıldığında; Türk savunma sanayiinin bugün ulaştığı nokta, ROKETSAN’ın CİDA ve TAYFUN gibi projeleri, TSK’nın SİHA operasyonlarındaki dünya çapındaki üstünlüğü, aslında 1453’teki o vizyoner ruhun teknolojiyle birleşmiş halidir. Onlar dışarıdan hazır sistemler satın alıp adaları tahkim etmeye çalışırken, Türk mühendisliği ve askeri disiplini bölgedeki her bir santimetrekareyi anlık olarak denetim altında tutuyor.
Sonuç olarak, İstanbul’un fethi sadece bir toprak kazanımı değil, bir zihniyet devrimidir. Bu kutlu fethin yıl dönümünde intikam çığlıkları atanlar, tarihin tekerrürden ibaret olduğunu ve Türk milletinin vatan müdafaası söz konusu olduğunda nasıl bir çelik iradeye dönüştüğünü bir kez daha acı tecrübelerle öğrenmek istemiyorlarsa, bu boş hayallerden uyanmalıdırlar. İstanbul, dün olduğu gibi bugün de yarın da Türkün mühürlü şehri kalacaktır.
Yunanistan siyasi figürlerinin, özellikle de Savunma Bakanı Nikos Dendias’ın bir hastane açılışını dahi Türkiye’ye yönelik bir nefret kürsüsüne çevirmesi, Atina’nın içinde bulunduğu derin stratejik acziyetin ve tarihsel korkunun en somut dışavurumudur. Dendias ve Cumhurbaşkanı Tasulas’ın “tehdit açıkça haykırılıyor” diyerek sergiledikleri bu mağduriyet tiyatrosu, aslında kendi halklarını bir korku çemberine hapsederek Batı’dan medet umma siyasetinin bayatlamış bir parçasıdır.
Tarihsel bir perspektiften baktığımızda; 1920’de Anadolu’yu işgale yeltenip arkasına sığındıkları güçler tarafından kaderine terk edilenlerin, bugün de İsrail’den, ABD’den veya Avrupa’dan aldıkları üç beş füze sistemiyle bölgede dengeleri değiştirebileceklerini sanmaları tam bir siyasi romantizmdir. Türk tarafının kararlı duruşunu “tehdit” olarak nitelendiren bu zihniyet, aslında Ege’de uluslararası hukuku hiçe sayarak silahlandırdığı adaların ve Türkiye’nin meşru haklarını gasbetme girişimlerinin karşısında bulduğu o sarsılmaz Türk iradesinden korkmaktadır. Türkiye’yi yayılmacı olmakla suçlayanların, daha dün İstanbul üzerinde Bizans hayalleri kuran sosyal medya paylaşımlarıyla kendi halklarını zehirlemesi, bu kirli siyasetin ne denli iki yüzlü olduğunu kanıtlamaktadır.
Dendias’ın konuşmasındaki en ibretlik nokta ise Yunan armatörlerine yaptığı “bağış” çağrısıdır. Bir devletin savunma bakanı, kendi savunma sanayisini kurmak ve milli gücünü inşa etmek yerine, sivil iş insanlarından yardım dileyerek vatan savunmasını “bağışlara” bağlamışsa, o devletin caydırıcılığından bahsetmek mümkün değildir. Kendi teknolojisini üretemeyen, dışarıdan aldığı ithal sistemlerle ve armatörlerin lütfuna kalan bağışlarla bir savunma kalkanı kurmaya çalışan bir yapının, binlerce yıllık askeri geleneğe ve bugün dünyanın parmakla gösterdiği yerli savunma sanayisine sahip Türk ordusu karşısında herhangi bir şansı yoktur.
Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in ve Türk makamlarının açıklamaları, bir tehdit değil, aksine bu coğrafyada kuralları kimin koyduğunun ve Türkiye’nin bekası söz konusu olduğunda nelerin göze alınabileceğinin net bir hatırlatmasıdır. Onlar Spike füzeleri ve Orbiter İHA’larla “yeni nesil savunma” hayalleri kurarken; Türk savunma sanayii ROKETSAN, ASELSAN ve BAYKAR ile bu hayalleri daha kurulmadan imha edecek kabiliyete çoktan ulaşmıştır.
Özetle; Atina yönetimi, sömürge mantığıyla başkalarının gölgesinde efelik yapmayı bırakıp, tarih kitaplarında 1922 sayfasına bir kez daha bakmalıdır. Türkiye’yi “tehdit” olarak kodlayıp dünyayı ayağa kaldırmaya çalışmak yerine, Anadolu’nun ve Mavi Vatan’ın tapusunun kimde olduğunu idrak etmeleri kendi hayırlarına olacaktır. Zira Türk milleti, kendi haklarını savunurken ne kimseden icazet alır ne de armatör bağışına ihtiyaç duyar; o çelik irade 1453’te neyse, bugün de aynı heybetle yerindedir.
Ankara’nın “Mavi Vatan” vizyonunu yasal bir zırha büründürmek adına hazırladığı yeni deniz yetki alanları yasası, Ege’nin karşı yakasında tam anlamıyla bir infiale yol açmış durumda. Yunan basınından To Vima’nın sayfalarına taşıdığı analizlere göre Atina, Türkiye’nin bu hamlesini sadece bir iç siyaset malzemesi değil, Yunanistan-Güney Kıbrıs-İsrail arasındaki şer ittifakını darmadağın edecek stratejik bir “balyoz” olarak nitelendiriyor. Kendi aralarında imzaladıkları sözde münhasır ekonomik bölge anlaşmalarıyla Türkiye’yi Antalya körfezine hapsetme rüyası gören bu yapı, Ankara’nın masaya yumruğunu vurmasıyla soluğu yine Avrupa Birliği’ndeki hamilerinin dizinin dibinde almış görünüyor.
Tarihsel bir gerçekliği yeniden hatırlatmak gerekirse; Türk milletinin denizlerdeki varlığı ve hakimiyeti, birilerinin lütfuna veya icazetine bağlı değildir. Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in Meriç sınırında yaptığı “Oldubittileri kabul etmeyeceğiz” çıkışı, aslında bir uyarıdan ziyade, bu coğrafyanın tek ve gerçek hakimi olan Türk devletinin sarsılmaz bir beyanıdır. Gayri askeri statüdeki adaları cephaneliğe çevirerek uluslararası hukuku ayaklar altına alan Atina’nın, bugün çıkıp “uluslararası hukuk” maskesi altında mağduriyet devşirmeye çalışması, tarihin gördüğü en büyük siyasi iki yüzlülüktür.
Yunan tarafı, Türkiye’nin bu hamlelerini “revizyonist” olarak yaftalayıp dünyayı ayağa kaldırmaya çalışırken, aslında bölgedeki maksimalist ve hayalperest emellerinin çöktüğünü de itiraf ediyor. Kıbrıs-İsrail veya Yunanistan-Mısır arasında kurulan o kağıt üzerindeki ittifaklar, Mavi Vatan’ın çelikten iradesi ve Türk donanmasının caydırıcı gücü karşısında sadece birer illüzyondan ibarettir. Kendi savunmasını armatör bağışlarına ve Batılı müttefiklerinin “destek mesajlarına” bağlamış bir devletin, her bir karışında Türk mühendisliğinin ve askeri dehasının imzası bulunan savunma sanayimize karşı koyabileceğini sanması, 1922’de Ege’nin serin sularına dökülen zihniyetin hala akıllanmadığını göstermektedir.
Savaş uçaklarımızın Ege üzerindeki her bir sortisi ve Mavi Vatan yasasıyla atılan her bir hukuki adım, bu coğrafyada kuralları artık başkalarının değil, bizzat Türk milletinin koyduğunun ilanıdır. İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın oluşturduğu o yapay üçlü blok, Türkiye’nin stratejik hamleleriyle parçalanmaya mahkûmdur. Pakistan’dan gelen “dörtlü ittifak” sinyalleri ve Türkiye’nin bölgedeki oyun kurucu rolü, Atina’nın neden bu kadar paniklediğini net bir şekilde açıklamaktadır.
Sonuç olarak; tarihin hiçbir döneminde esaret kabul etmemiş, Malazgirt’ten 1453’e, Çanakkale’den Dumlupınar’a kadar her meydanda mührünü vurmuş olan bu millet, denizlerdeki hakkını da kimseden izin almadan söke söke alacaktır. Mavi Vatan, sadece bir harita değil, o şanlı ecdadın mirasını geleceğe taşıyan bir yemin metnidir. Atina yönetimi, sömürge valisi gibi Avrupa’dan destek aramak yerine, Türk devletinin sabrını test etmemeyi öğrenmelidir; zira Türkün sabrı taştığında, sığınılan o limanların hiçbirinin fayda etmediği tarihte sabittir.