Türk Dili II: Deneme Nedir?

Herhangi bir konuyu yeni ve kişisel görüşlerle ele alarak etkili bir anlatımla sunan düzyazılara deneme denir. Deneme, okuyucuyu düşündürmeyi amaç edinmesi nedeniyle makale ve fıkra gibi düşünsel boyutları olan bir yazı türüdür. Ancak belirli bir düşünceyi benimsetmeye çalışmaması nedeniyle fıkradan; belgelere, tanıklara yer verme zorunluluğu olmaması açısından da makaleden; belirli bir sonuç ve yargıya varmama yönüyle de eleştiriden ayrı bir özellik taşır. Öte yandan deneme yazılarında, anı ya da günlük türünde rastlanan bir içtenlik ve gelişigüzellik havası vardır. Her konuda yazılabilmesi, deneme türünün en belirgin özelliği olarak görülebilir ( Kurt, 2009: 214).

Deneme türünde yazarken denemenin dikkat edilmesi gereken ayırt edici özelliklerini şöyle sıralayabiliriz (Kurt, 2009, Kantemir,1995; Kavcar, Oğuzkan, Aksoy, 2007: Özdemir, 2008; Aktaş ve Gündüz, 2009):

• Her türlü konuda deneme yazılabilir.
• Anlatımda öznellik egemendir.
• Anlatılanların kanıtlanmasına, belgelere dayandırılmasına gerek yoktur.
• Bilgi vermekten çok düşündürme amacı güder.
• Özgün söyleyişlere yer verilir.
• İroniden geniş ölçüde yararlanılır.
• Anlatılanlar iç konuşma tekniğiyle verilir.
• Senli benli ve içtenlikli bir dil kullanılır.
• Düşünceler kesin yargılara bağlanmaya çalışılmaz; okurun dolaylı olarak sonuca varması amaçlanır.

Ele aldığı konulara göre denemeleri klasik deneme, edebî deneme, felsefi deneme, eleştirel deneme olarak dört başlık altında toplayabiliriz (Abak, 1992: 126-127; Macit ve Soldan, 2010:146). Klasik deneme; yazarın konuyu hoşça vakit geçirtme amacıyla kaleme aldığı izlenimi yaratan içten bir söyleyişin hâkim olduğu deneme türüdür. Yazar, iç dünyasını içtenlikle gözler önüne sererken özdeyişlerden, şiirden, deneyimlerden bol bol yararlanır. Edebî deneme, edebiyat üzerine konularda yazılan denemelerdir. Bu tür denemelerde düşünce edebî boyutlar içinde geliştirilir, ele alınan edebî konuya değişik açılardan bakılarak okura yeni kapılar aralanır. Felsefi deneme, yazarın doğru ve aydınlığı bulma adına yazdığı, insanı düşünmeye yönlendirmeye çalıştığı denemelerdir. Bu tür denemelerde düşünce ön plandadır. Eleştirel deneme ise bir konunun iyi ya da kötü yanlarını ele alan denemedir. Eğer eleştirel denemede yazar özellikle kendi bakış açısı ve deneyimleri sonucunda elde ettiği saptamalardan yola çıkarak deneyimlerini okurla paylaşıyorsa buna izlenimsel eleştirel deneme denmektedir. Batı edebiyatında en tanınmış deneme yazarları Fransız edebiyatında, bu türün kurucusu sayılan Montaigne, İngiliz edebiyatında Bacon’dur. Deneme 19. yüzyılın başlarında edebiyat dergilerinin önemli bir türü haline gelmiştir. Bu yüzyılda deneme, sanat ve edebiyat konularına yönelik eleştiri içeren bir tür olmuştur. Türk edebiyatında Ahmet Rasim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Suut Kemal Yetkin, Nermi Uygur, Mehmet Fuat, Melih Cevdet Anday, Salah Birsel, Vedat Günyol, İsmet Özel, Nazan Bekiroğlu, Hilmi Yavuz, Murat Belge, Sezai Karakoç gibi isimler; sanat, edebiyat, psikoloji, felsefe, din, hayat vs konularda deneme örnekleri vermiş yazarlarımızdan bazılarıdır.

Aşağıda Nermi Uygur’dan alınmış kısa bir deneme örneğine yer verilmiştir. Yazar, adlandırmanın insan için önemiyle ilgili görüşlerini, kanıtlama çabasına düşmeden öznel bir bakış açısı ile okurla paylaşmaktadır.

İnsan Olurken

Ağulı bir yılan ünlü büyücü İsis’i sokar. İsis acıdan kıvrana kıvrana çok adlı Güneş- Tanrı Re’ye yalvarır: “Bana adını söyle ki bu ağıdan kurtulayım.” Yalvarışa dayanamayan Re adını bağışlar, böylece İsis’i ölmekten kurtarır, sonra da İsis’e şöyle der: “Bu ad sende kalsın; oğluna bildirsen iyi olur; bu ad ağının her türlüsüne birebir gelen büyü çünkü.” Eski bir Mısır öyküsü bu. Görünüşe bakılırsa bir tanrıya özgü gizli bir adı bilmenin insanoğluna kazandıracağı gücü anlatıyor. Öyküsünün papirüslere yazıldığı çağdan bu yana 40-50 yüzyıl geçti, bu arada tanrılar karşısındaki davranışımız pek büyük değişikliklere uğradı. Gene de öykünün bir yönü doğruluğundan bir şey yitirmemiş gibi geliyor bana: Adlarla donanmadan, adlandırma başarılarını kuşaktan kuşağa aktarmadan yeryüzünün binbir tehlikesi içinde barınamaz insan. Bu doğruya apaçık bir doğru gözüyle bakıyorum ben. Adların insan varoluşundaki yeri, değeri hiçbir şeye benzemez. Adlandırma insanı insan yapan etmendir. Hayvanların, hele bazı hayvanların insanınkilere yaklaşan, insanınkileri andıran, insanınkileri aşan özellikleri vardır. İşbölümü yaşamada arıya, yön bulmada leyleğe, koşmada tavşana, iz sürmede köpeğe imreniriz. Gene de hiç kimse bu hayvanları insan dünyasının içine almaya kalkışmaz. Ama hayvanlar da birbirlerini adlarıyla tanıyıp tanıtsaydılar, bana öyle geliyor ki, hayvanları da insan dünyasının üyeleri diye saymaktan çekinmeyecektik. …. Hayvanı insandan ayıran adım, dilin açtığı uçurumdur. Görünüşte pek bir varlığı, ağırlığı, önemi yokmuş gibi gelir adların. Havada bir titreşim, kâğıtta bir lekecik. Ne kulağı işitmeye ne de gözü görmeye zorlayan bir güç taşır adlar. Evrenin sonsuzluğunda adın kapladığı uzay parçası belli belirsiz bir kıyı bucak bile değildir. İnsanın ayırıcı niteliği her şey bitti de böylesine adlara mı kaldı? Bilim, teknik, din, felsefe gibi kültür başarıları ne güne duruyor? Ama bir şeyin önemi, doldurduğu uzayla ölçülemez. Tümüyle insan dünyasının kendisi evrenin kaçta kaçı? Bilime, tekniğe, daha da başka insan yaratılarına gelince, işte bunların hiç biri adlandırma olmadan gerçekleşemez. Bilimin de tekniğin de, insanla ilgili başarı diye ne varsa her şeyin vazgeçilmez koşuludur dil….

Kaynak: Nermi Uygur (1994). Dilin Gücü Denemeler. İstanbul: Kabalcı Yayınevi, s.143-151.

Bir Cevap Yazın