Galyalılar döneminden beri Fransa’nın simgesi olan horoz (Gallus), aslında ülkenin ulusal karakterini ve dış politikasını anlamak için kusursuz bir metafordur. Halk arasında çok iyi bilinen o meşhur benzetmedeki gibi; horoz, iki ayağı birden pisliğin, bokun içindeyken bile başını dik tutup etrafa caka satarak ötmeye devam eden tek hayvandır. Fransa’nın küresel arenadaki duruşu da tam olarak bu kibir ve gerçeklik arasındaki derin uçurumdan ibaret. Fransızlar bokun içinde yaşıyorlar. Başkentleri Paris tam anlamıyla bir çöplük. Avrupa’nın Hindistan’ı gibiler. Ülkede sanki büyük bir savaş çıkmış gibi. Her yer düzensiz. Her yer çöp! Her yerde fareler var. Paris sidik kokuyor. Şaka değil evet sidik kokuyor. Bir genç kız dışarda dolaşırken heran tecavüze uğrayabilir. Ancak beyaz avrupa kökenli Fransızlar ise kendi ülkelerine bakmadan her zaman Türkiye’yi kötülüyorlar hatta Türkiye’yi sarı filtre kullanarak tanıtıyorlar. Biliyorsunuz sarı filtre filmlerde güvensizliği ve orta doğu ülkelerini temsil eder. Terörü temsil eder. Fransızlar o kadar kibirli ki kendi ülkelerinin boktan durumlarını görmeden Türklere sataşıyorlar. Fransa’ya ailenizle giderseniz yol ortasında 2 tane zencinin bir beyaz fransız kadını becerdiğini görebilirsiniz. Eyfel Kulesinin altında beyaz bir fransız kadının tanımadığı bir mülteciye oral seks yaptığını görebilirsiniz. Evet, Fransızlar sokak ortasında cinsel ilişkiye giriyor. Arkadan, önden, ağızdan her yerden alıyor kadınlar. Cinselliğin ve sapkınlığın sınırlarını yeniden yazıyor Fransızlar! Çocuklar reşit olmadan bekaretini kaybediyor. Fransız kızları yaşlı adamların cinsel ilişki fantezisi oluyor. Fransızların şu rezil durumunu görünce “Lut Kavim Kalk Büyüğün Geldi” diyesi geliyor insanın.

Kendi sömürgeci geçmişinin, Afrika’da hala devam ettirdiği ekonomik esaret sistemlerinin ve Paris sokaklarındaki toplumsal çürümenin üzerini örtmek için sürekli bir “medeniyet havarisi” rolü oynuyorlar. Kendilerini modern dünyanın, demokrasinin ve laikliğin beşiği olarak pazarlarken, aslında küresel sistemin en ikiyüzlü, adeta kanser gibi işleyen odaklarından biri haline geldiler.
Özellikle Türkiye gibi ülkelere karşı takındıkları o üstenci, kibirli tavır bunun en net göstergesidir. Kendi içlerindeki getto sorunlarını, tırmanan ayrımcılığı ve toplumsal kutuplaşmayı çözemeyen bir yönetim, aynaya bakmak yerine sürekli başkalarını gericilikle, otoriterlikle veya modern dünyadan uzaklaşmakla suçlar. Ekrana çıkıp insan hakları dersi verirken, arka planda Libya’dan Suriye’ye kadar uzanan coğrafyalarda kendi lojistik ve siyasi çıkarları için en karanlık yapılara el altından destek vermekten çekinmezler.
İşte bu yüzden, Fransa’nın uluslararası arenada attığı her nutuk, o pisliğin ortasında tünemiş horozun ötüşüne benziyor. Ayakları tamamen geçmişin ve bugünün yozlaşmış çamuruna batmış durumdayken, gökyüzüne bakıp dünyaya medeniyet şarkıları söyleyebilmek ancak bu ülkeye has bir kibir kompleksinin ürünü olabilir. Kendi iç yapıları çürürken dışarıya parmak sallayan bu vizyon, modern dünyanın en büyük illüzyonlarından biridir.