Etiket arşivi: avrupalılar

Avrupalılar Et Yesin Ama Türkler Yemesin…

Tanrı’nın insanlar yesin, doğal döngü oluşsun diye yarattığı hayvanların bazı insanlar tarafından doğal dengeyi bozarak ölmemesini savunanlar et fiyatlarının pahalı olması gerektiğini savunmaya başladılar. Zaten Türkiye’de kişi başı et tüketimi Avrupa’nın en fakir ülkesinden bile daha az. Ayrıca veganlar da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a insanlar artık sayenizde et yiyemiyor diyerek teşekkür etti. Ancak bazı isimler bununla da yetinmiyor. Kilosu 100 lirayı geçen kıymanın bile daha da pahalanmasını istiyorlar. Bu kendini entel olarak gören, Avrupa hayranı, batı aşığı kişiler Türklerin et yememesini istiyor fakat savundukları Avrupa’da her gün Avrupalılar et yiyor. Kahvaltıda bile et yiyenler var. Türkler zaten et yiyemiyorken Avrupa aşığı Veganlar da Türklerin hiç et yememesini istiyor. Arkadaşlar insanların et yememesini istiyorsanız, hayvanlar ölmesin istiyorsanız gidin bunun propagandasını Avrupa’da yapın. Türkiye’de insanlar sadece bayramlarda et yiyebiliyor. Et yiyemediği için protein de alamıyor ve zekamız düşüyor. Fakat Avrupalılar sabah akşam et yiyerek güçleniyor, zekaları gelişiyor. Gidin propagandanızı Avrupa’da yapın. Niye Türkiye’de yapıyorsunuz?

Avrupa Güçlesin Türkiye güçsüz kalsın…

Türkiye’de et karşıtlığı yapanlar aslında batının paralı ajanlarıdır. Batıdan fonlanan gazeteciler, sanatçılar, medya mensupları Türkiye’de olmasını istemediği şeylerin nedense Avrupa’da da olmasın demiyor. Avrupa yapsın ama Türkiye yapmasın diyor. Avrupalı her gün et yiyecek, zekası gelişecek ama onlara hiç bir şey demeyeceksiniz fakat Türkler günde 10 gram kıyma bile yiyemiyorken Türkiye’de et düşmanlığı yapacaksınız.

Gerçekten samimi bir şekilde vegan olan, hayvan sever olan varsa gitsin veganlığı ve hayvanseverliğini Avrupa’da yapsın. Avrupa’da sokak köpekleri anında öldürülürken Türkiye’de sokak köpekleri sayısı yakında 15 milyonu bulacak. Avrupa’da herkes hergün rahatça et yiyebilirken Türkiye’de ise sadece bayramları insanlar ağız tadıyla et yiyebiliyor.

Hiç Türk’e Benzemiyorsun! Sarışın ve Beyaz Tenli Türk Görünce Avrupalıların Suratının Asılması…

Hiç Türk’e Benzemiyorsun! Sarışın ve Beyaz Tenli Türk Görünce Avrupalıların Suratının Asılması…

Avrupalılar Türkleri kafasında her zaman esmer, koyu tenli, aşırı kıllı, pis kokan insanlar olarak tanımlamıştır. Bir Türk Avrupa’ya gittiği zaman genellikle Türk olan kişi Türküm demezse Avrupalı onun Türk olduğunu anlayamaz fakat kişi Türküm dediğinde Avrupalı hemen cevap verir, “Ya Hiç Türk’e Benzemiyorsun”… Daha da komik olanı arkadaşlar şudur, özellikle sarışın mavi gözlü bir Türk Avrupa’ya gittiği zaman Türk olduğunu söylerse Avrupalıların yüzü düşüyor, suratı asılıyor. “Sen Nasıl Türk olursun, böyle Türk mü olur” diye dövünüyorlar. Avrupalılara göre Türkler sarışın olamaz, beyaz tenli olamaz, renkli gözlü olamaz. Çünkü Avrupalılara göre bu özelliklere sahip olan biri üstün ırktır ve Türkler de üstün ırk değildir. Şaka gibi ama gerçekten böyle düşünüyorlar.

Eğer bir Avrupalı size Türk’e benzemiyorsun derse sakın bu cümle ile övünmeyin. Bu övünülecek bir şey değildir aksine Türkün gururunu aşağılayan bir cümledir. Ne demek Türk’e benzemiyoruz?

Türkleri arasında Sarışın ve Renkli gözlü Türkler mevcuttur. Hatta bu iki özelliği bir arada taşıyanlar da vardır. Buraya bir sürü sarışın, beyaz tenli, renkli gözlü insan koymak istemiyoruz çünkü bir şeyler kanıtlamaya ihtiyacımız yok, fakat hem sarışın hem de çekik gözlü özellikleri bir arada barındıran bir resim paylaşıyoruz.

Türklerin çoğu sarışın değildir, fakat Türkler arasında sarışın olanlar da vardır. Sarışınlık sadece Avrupalılara özgür bir şey değildir. Moğollar ve Kıpçak Türkleri arasında da sarışın olanlar vardır.

Size komik bir olay anlatayım arkadaşlar. Belçika’da 1. Dünya Savaşının anlatıldığı bir belgeselde de Sarı Saçlı Mavi Gözlü olan Mustafa Kemal Paşa’yı esmer, kıllı ve siyah saçlı olarak göstermişlerdi. Daha da komik olan nedir biliyor musunuz? Avrupalılar PKK propagandası yaparken Kürtleri sürekli Sarı Saçlı Mavi Gözlü insanlar olarak tanıtıyor.

Avrupalılar üstünlüğü ten, saç ve göz renginde bulmaktadır. Türkler ise üstün olmak için böyle şeylere ihtiyaç duymaz. Türkler büyük bir millettir ve içinde sarışın da vardır, renkli gözlüsü de vardır, kumralı da vardır, kavruk tenlisi de vardır. Çekik gözlüsü de vardır. Bunun nedeni ise Türklerin çok geniş alanlara yayılması, farklı coğrafyalarda yaşaması ve Türk boylarının çok çeşitli olmasından kaynaklanmaktadır. Eğer Türkler Avrupalılarla karıştığı için sarışın veya renkli gözlüdür diyenler olacak olursa onlara sarışın ve renkli gözlü Uygurları veya eski Kırgızları hatırlatmak gerekir. Çin kaynaklarında pek çok defa sarışın ve renkli gözlü Türklerden de bahsedilmektedir. Ayrıca her Avrupalı sarışın ve renkli gözlü değildir. Hatta çoğu öyle değildir. Mesela İtalyanlar, İspanyollar, Yunanlılar hem esmer hem de koyu saçlıdır. Özellikle Yunanlıları bir Suriyeli ile ayırt etmek zordur. Almanların da çoğu sarışın değildir, bu sadece basit bir Nazi propagandasıdır. Hitlerin kendisi bile sarışın değildir. Sarışınlık daha çok pigment eksikliği olan Kuzey Avrupa ülkelerinde ve özellikle de İskandinavya’da yaygındır. Fakat insanlar Avrupa’nın tamamı sarışın gibi bir algıya sahip. Özellikle filmlerde Yunanlıları hep sarışın renkli gözlü olarak gösteriyorlar fakat Avrupa’da ülkeleri arasında vatandaşları en çok esmer olan ülke Yunanistan’dır.

Bu arada nüfusunun büyük bölümü sarışın olan Estonya ve Finlandiya Avrupa kökenli değil, Turan kökenlidir. Norveç, İsveç, Danimarka gibi ülkeler İskandinav-Avrupa kökenliyken Finlandiya ve Estonya ise Avrupalı değildir. Konuştukları dil Avrupa dillerinden biri değildir.

Yani her her sarışın ve renkli gözlü olan Avrupalı değildir.

Finlandiya ile dalga geçen Neo Naziler…

Avrupalı Irkçılar Finlandiyalılar ile dalga geçmekte ve onlara Moğol yakıştırması yapmaktadır. Çünkü Finlandiyalılar sarışın olmasına rağmen aynı zamanda içlerinde çok fazla çekik gözlü de vardır. Hem sarışın hem çekik gözlü.

Son olarak şunu söyleyelim ve bitirelim. Avrupalılara göre ortada olumsuz bir durum varsa, kötü bir şey yapıldıysa yapan kesinlikle Türk’tür. Fakat iyi bir şey yapıldıysa onu yapan kişi Türk değildir.

Prof. Aziz Sancar Nobel aldığında ona mikrofon uzatanlar alakasız bir şekilde Aziz Hoca’nın aslında “Türk olmadığı”nı ispata girişmişler, Aziz Hoca’nın ısrarla “ben Türk’üm” demesiyle hüsrana uğramışlardı. Çünkü olumsuz bir şey varsa o Türk’e aittir, olumlu bir şeyse muhakkak Türk değildir!

Aynı seviyedeki yabancılardan daha az itibar gören Türk sporcular, akademisyenler, yazarlar, sanatçılar… İngiliz edebiyatı, Alman edebiyatı, Fransız edebiyatı diye tanımlar yaparken Türk edebiyatı söz konusu olduğunda “yerli edebiyat” veya “Türkçe edebiyat” diye tanımlar yapan sol-liberal yayınevleri… Koca koca televizyon kanallarında “Türk milleti midesine bakar” veya “Türk milleti tembeldir” diye Türk karşıtı laflar edenler…

Orta Çağ’da Ekonomik Faaliyetler

Orta Çağ’da kentlerde meydana gelen değişiklik ve gelişmelerin siyasi ve sosyal organizasyonlar üzerindeki etkileri

Vergi toplamasında azalma

Roma İmparatorluğunda kentlerin, pazarların değiş tokuş merkezî, yerel tarımsal faaliyet ve küçük çaplı mal üretim merkezî ya da limanların söz konusu olduğu yerlerde uzun mesafeli ticaretin odak noktası olma gibi özellikleri vardı. Kentler kendi arazileri olan özerk bölgelerdi ve vergilerin devlete aktarımından sorumluydular. IV. yüzyılın sonuna gelindiğinde toprak sahibi özerk kent meclisi üyeleri, kentlerinin bakımına yönelik üstlendikleri kentin belediye hizmetleri ile devletin istediği yerel gelirlerin vergi matrahının belirlenmesi toplanması ve devlete iletilmesi konusundaki görevlerinden kendilerini kurtaran senatör statüsünü elde ettiler. Bunun sonucunda daha az varlıklı ve daha az imtiyazlı olanlar, sırtlarına binen ağır yükten kaçınmak için çeşitli yollar üzerinden direnişe geçince, vergi tahsilinde azalma meydana geldi.

İlk özgür ve örgütlü kentler

Kentlerde statü açısından imtiyazlı statülere sahip zengin vatandaşların başını çektiği bir sosyal tabakalaşma oluştu. Özellikle bölgeler arası ticaret ile meşgul olan büyük ölçekli tüccarlarının başını çektiği kent tüccarları arasında küçük kent vatanseverliği duygusu gelişti. Bu duygunun beslemesiyle kentlerde kazanç, iş ahlakı, güzellik, temizlik ve düzen duygusuna odaklanan yeni değerler doğdu. Kent sakinleri şehirlerini, abideleriyle birlikte güzellik ve zenginlik mekânı olarak kabul etti. Üstelik buraları etrafındaki duvarları ile güvenli bir sığınak sunan mekânlar oldular. Feodalizm üretim ve ticarette uzmanlaşan bağımsız şehirlerin geliştiği bir iktidar boşluğu yaratmış oldu. Zanaatkârlar ile iş birliği yapan tüccarların Kastilya, Aragon ve Barcelona (Barselona) gibi kentlerde kent meclislerine sahip olmaları ile Avrupa’nın ilk özgür ve örgütlü kentleri doğdu. Feodal dönemin yarattığı bir başka gelişme de kırsal nüfusun tamamını serf statüsüne düşürürken Avrupa’da köleliği ortada kaldırmış olmalarıdır.

Paranın feodalizmi zayıflatması

Avrupa’da zengin tüccarlar (burjuva) sınıfı giderek güçlenirken feodalite çöküş dönemine girdi. Kentler, soylular için vazgeçilmez bir ihtiyaç karşılama merkezî oldular. Artık silah ve zırhlarını kumaşları, yerli ev eşyası ve mücevherleri, Brabant dantelalarını, kuzey kürklerini, Arabistan kokularını, doğu yemişlerini, Hint baharatlarını kısaca her şeyi, kentlilerden satın alıyorlardı. Üstelik o ana kadar tüm ihtiyaçlarını feodal ekonomi sisteminde parasız temin eden feodaller için para en temel ihtiyaca dönüştü. Parasızdılar. Para bir değişim aracı ve siyasal işlevleri olabilen güçlü bir enstrüman hâline gelmişti. Satacak veya para edecek pek bir şeyleri olmadığı için de çok geçmeden zengin tefecilerin bir numaralı müşterisi oldular. Böylece daha büyük toplar kalelerin önünde görülmeden çok önceleri feodalite düzeni içten fetih edildi. XIV. yüzyıla gelindiğinde feodal sistem gelişmeyi engelleyen gereksiz bir kuruma evrildi. Sınırları içinde büyük kentler bulunan krallar da burjuva sınıfıyla feodal derebeylerine karşı ortak cephe oluşturdu. Nakit ihtiyaçlarını burjuvalardan gideren krallar, karşılığında verdikleri imtiyazlar ile kentlere özgürleşmenin kapılarını araladılar. Bu ülkelerde monarşi sağlamlaştı ve pekişti. Ticaretin zayıf olduğu ülkelerde ise feodaller, kralların girişimlerini kırarak kendi toplumlarını, kırsal ekonomilerine hapsettiler.

Parlamenter sisteme geçiş

Feodalitenin yıkım sürecine girdiği XIV. yüzyıla kadar, derebeylerinin krallarla olan savaşında akla gelmeyen ilginç sonuçlar da yaşandı. Örneğin İngiltere’de Kral John’un getirmiş olduğu toprak vergileri, gümrük vergileri, askerlik bedelleri gibi kendi zenginliğini arttırmak için yaptığı bu gereksiz talepleri, baronları ve halkı ziyadesiyle bıktırmıştı. Din adamları ve baronlar her ne pahasına olursa olsun krala karşı biz kazanacağız şeklinde ittifak yemini edip ayaklandılar.17 Mayıs 1215’te Londra’yı ele geçirdiler. Kral John hazırlanmış olan Magna Carta Libertatum (Büyük Sözleşme) isimli tarihin ilk anayasasını imzalamak zorunda kaldı. Bu belge ile kralın vergileri yükseltmesi için baronlara danışması, adalet, yargılama, cezalandırma konularında keyfi davranmaması zorunlu hâle getirildi. Kral John, Baronlar dağılır dağılmaz, papaya bu fermanı iptal ettirdi fakat İngiliz monarşisi ile tebaası arasındaki iktidar savaşı, 1265 yılında monarşinin gücünü sınırlayan “İlk Parlamento’nun” açılmasıyla sonuçlandı. İngiltere’de parlamenter sistem başladı. 1381’deki köylü isyanları neticesinde seçkinler (elit) ile halk arasında, iktidar yeniden paylaşılırken mutlakıyet karşıtı farklı çıkarlar peşinde koşan geniş tabanlı bir koalisyon doğdu. Bu taban İngiltere’de çoğulcu siyasal kurumların temelini oluşturdu. İngiltere, ticaret ve sanayiye dayanan yayılmacı bir imparatorluk olma yoluna girdi. Sonuç olarak İngiltere’deki mücadelede tek kazanan feodalite olmadı

Yeni toplumsal sınıflar ve sorunlar

Avrupa’nın özellikle büyük kentlerinde zanaatkârlar esnaf birlikleri hâlinde örgütlendiler. Yevmiyeye tabi vasıfsız işçi konumundaki sayıca kalabalık büyük iş gücü kitlesi işçilerin ise benzer bir teşkilatı yoktu. Arada sırada menfaatini korumak için şiddete başvuran işçiler, yaşamak için emeğinden başka bir vasıtaya sahip olmayan kişilerden meydana gelen sosyal sınıf hâlinde bir araya geldiler. XIII. yüzyılın ilk yarısında Kuzey Fransa ve Flandre’de ilk gerçek grevi gerçekleştirdiler. XIV. yüzyıldaki kriz, işsizlik afetinin yanına yoksulluğu, sefaleti, evsizliği, dilenciliği, çocuk suçlarını ve fahişeliği getirdi. Bu gelişmeler kent atmosferini giderek gölgeledi. Zengin, özgür ve güvenli büyük kentlerde yeni toplumsal sınıf ve sorunlar ortaya çıktı. Süreç sonunda 1358 Fransa Jacquerie, 1378 Floransa isyanları gibi toplumsal gerilimler yaşandı. Avrupa kentlerinde başka bir dayanışma grubu şeklinde kilise yerleşim birimi grupları ve din kardeşliği doğdu. Bu örgütlenmeler üyelerine toplu ibadetler yoluyla avuntu ve sıkıntı durumunda destek verdi.

Eğitim ve din alanlarındaki gelişmeler

XII. yüzyıldan sonra kentler kendi başlarına birer kültür merkezleri hâlini aldı. Ortaya çıkan okullarda verilen yeni öğretim faaliyetleri, nasıl okunup yazılacağını ve hesap yapılacağını sıradan insanlara öğretmeye başladı. Ek olarak bir sürü yeni hukuki alanlarla birlikte güney Avrupa’da sayısı hızla artan noterler, toplumsal ve idari hayatı olumlu destekleyerek siyasi otoritelere yardım ettiler. Paris’te, ünlü hatip Pierre Abelard’ın kilisenin şekilciliğine ve abartılı karamsarlığa yönelik eleştirileri ile başlayan süreç sonunda ilkesi doğdu. Bu ilke eşliğinde yoğun bir inceleme ve araştırma dönemi başladı. Ciçeron, Platon ve Aristoteles’in eserleri daha çok okundu. Dünyayı akıl ile açıklama girişimleri başladı. Parisli öğretmenler dinsel hoşgörüsüzlüğü protesto ettiler. Felsefi hakikat ile dinsel hakikat birbirinden ayrılmaya başlandı. Kutsal kitapları sorgulama işaretleri de papalık makamını telaşa düşürdü. İncil’in referansı ile kilisenin olağanüstü boyutlardaki zenginliklerini kınayan Pierre Valdes (Piyer Valdız)’ın kurduğu Vaudois (Vavdus) Kilisesi mensupları aforoz edilip sapkınlıkla suçlandı. Birçok kentte okullara, haçlılar ve İspanyollar aracılığı ile Yunan biliminin Araplar tarafından derlenen metinleri ulaştığında, Avrupa, Antik Yunan bilimi ile tanıştı. Fransa; deneysel bilim, edebiyat, şiir, moda, yemek ve âdetlerde, mimaride bir ekol olarak Avrupa’da öne çıktı. Sonuçta feodal otorite giderek güçsüzleşti. Kilise saygınlık kaybına uğradı. Saygınlık kaybının farkında olan Papa III. İnnocent (İnosent), kitlelerin kafasındaki din adamı kavramını ve rahiplerin sarstığı itibarı yeniden düzeltmeye çalıştı. Hristiyanlıkta ilk dönem sadeliğine dönüşü teşvik eden ve zengin manastır tarikatlarını eleştiren Dominikan ve Fransiskan Tarikatlarının kurulmasına izin verdi. Engizisyon mahkemesini kurdu.1231’de Paris Üniversitesi’nin bağımsızlığını kabul etti. Özerklik hareketi İtalya’ya ve İngiltere’deki üniversitelere de sıçradı.

Gelişmelerin Doğu Avrupa’ya etkileri

Avrupa’nın batısında görülen güzel zengin ve özgür kentler süreci, kıtanın doğusunda tam tersi bir süreç izledi. Rus derebeyleri ve prensleri, daha da zenginleşmek için köylüleri toprağa bağlamak ve emeklerini sömürmek, daha fazla toprak fetih etmek siyaseti güttüler. Bu politika sonrasında doğudaki toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan özgür köylü, yavaş yavaş toprak kölesi hâline dönüştü. Bu dönüşüm özellikle Bizans İmparatorluğu’nda çok net yaşandı. Avrupa kentlerinde başlayan sürpriz gelişmelerden cesaret alan Bulgar, Macar, Eflaklı ve Sırplar, bağımsızlık istekli saldırılarıyla Bizans İmparatorluğu’nu oldukça hırpaladılar.

Asya’da genel durum

Orta Çağ Çin dünyası ise Kuzey ve Güney Çin olmak üzere ikiye ayrılmış hâldeydi. Güney Çin Krallığı Song Hanedanı yönetiminde ticaretin sağladığı zenginlikle taçlanan bir barış dönemi içindeydi. İmparatorları Huizong (Huyzonk)aynı zamanda ressamdı. Filozof Zhu Xi (Zu-ksi), bir mutlak monarşinin kendi yasalarıyla yönettiği bir dünya sistemi kurguladı. Bir devlet sosyalizmini ve Çin İmparatorluğu’na birliğini iade edecek bir halk ordusunun gerekliliğini savunmaya başladı

Mülteci Sorunu ve Avrupa’nın Çöpçülüğünü Yapmak

Mülteci Sorununa Gerçekçi bir Bakış. Avrupa’nın Çöpçülüğünü Yapmak

Bu paylaşımı her yerde yaymak tüm Türk milletinin görevidir. Lütfen paylaş butonuna basın. Bu paylaşımı yaymak vatan hizmetidir.

Avrupa’nın mülteci politikası belli. Mültecileri kendi vatanlarında istemiyorlar ve Türkiye’yi de tampon bölge olarak kullanıyorlar. Türkiye mültecileri elinde tutsun ve sınır kapılarını açmasın diye AKP hükümetine para saçıyorlar. Bu ise ekonomik ve siyasal çöküş yaşayan AKP’nin, uluslararası alanda ekonomik ve siyasal destek almasına dönüşüyor. Açık bir şekilde, Avrupa kendisine layık görmediği insanları Türkiye’ye layık görüyor. Ancak okumuş, iş güç sahibi olanları, eğitimli olanları da içlerinden seçerek kendisine alıyor. Avrupalılar ve batılıların, kendi yaşam kalitesinden ödün vermemek için yapamayacağı şey yok. Bunun için siyasal İslama bile destek verirler ki on yıllarca bunu yaptılar.

Türkiye’nin yaşam kalitesi Avrupalıların umurunda değil Avrupa Türkiye’yi hem yolladığı çöplerle, hem mevcut iktidara verdiği destekle ve hem de Ortadoğu’dan gelen gericilerle bir cehenneme çeviriyor. Avrupa, Türkiye’de bulunan ve daha da geleceği söylenen milyonlarca mülteciye asla kapılarını açmayacak Bu kapılar verdikleri para ile hep kapalı kalacak. Avrupa’ya gitmek isteyen Suriyelilerin ve Afganların tamamı Türkiye’de kalacak. Avrupa bir yandan mülteci sorunundan kurtulurken diğer yandan Türkiye’nin demografik yapısını bozarak Türkiye’yi parçalamaya çalışıyor. Türkiye’nin Türksüzleşmesi Avrupa’nın her zaman işine gelir. Avrupa asla Türkiye’nin büyümesini istemez. Türkiye’nin hep sorunlarla uğraşmasını ister.

Mültecilerle ilgili sorunlar hem yandaş hem de fondaş medya tarafından görmezden geliniyor. Türk milletinin sinirleri de iyice gerilmeye başladı. Türk milleti artık mülteci meselesinde tamamen patlayacak duruma geldi.

Suriyeli Araplar, Afganlar ve Pakistanlı Mülteciler insanlara rahatsızlık veriyor, kadınların izinsiz fotoğraflarını ve videolarını çekiyor, sözlü tacizlerde bulunuyor, genç kızlara tecavüz ediyorlar, erkeklerimizi öldürüyorlar. Avrupa’dan fonlanan fondaş medya ve iktidar yalakası yandaş medya da bu olayları olabildiğince gizlemeye çalışıyor lakin sosyal medya bir haber yayıldığı zaman ne kadar gizlemeye çalışsalar da Türk milleti bu haberlerden haberdar oluyor.

Mülteciler tarafından denizde taciz edilen Türk kadını ve taciz etmekten gurur duyan Suriyeliler

Avrupa’dan ve Amerikadan aldığı paralarla beslenen ve televizyonlardan demokrasi, barış ve insanlık sözlerini ağızlarına pelesenk edip mülteci övgüsü yapan fondaş yazarlar ve gazeteciler, bir kere bile mülteciler Avrupa’ya gitsin demiyor. Hatta Türkiye sürekli mülteci almalı diyen Nevşin Mengü, aynı mülteciler için “‘Avrupa almaz tabi mültecileri. Belli bir demografik yapısı var bozamazlar” dedi.

Nevşin Mengü’nin dediklerinin aynısını Türkiye için diyenler olduğunda ise aynı Nevşin Mengü gibi Fondaş yazarlar bu sefer de bunları diyenleri ırkçılıkla ve faşistlikle suçlamaktadır. Türkiye’de mülteci istememek faşistlik oluyor ama Avrupa’ya mülteci gelmesin denildiği zaman ilericilik oluyor. Yunanistan mülteci botlarını patlatıp denizde mültecilerin boğularak ölmesini sağlayınca ilericilik oluyor , İspanya mültecilere silahla ateş edince demokrasi oluyor lakin Türkiye’de bir mültecinin ayağına yanlışlıkla taş değse Türkiye mültecilere işkence yapıyor oluyor.

Avrupa mültecileri denize fırlatıyor, kurşunlıyor, dövüyor, parasını gaspediyor ama suçlu hep Türkiye oluyor. İnsanlık düşmanı olanlar yine Türkler oluyor.

Avrupalılar tarafından denize atılan mülteciler

Avrupalılar mülteciler Türkiye’de kalsın diye medya kuruluşlarına para dağıtıp propaganda yaptırıyor. Ayrıca hükümete de para gönderiyor. Avrupa’dan ve Amerika’dan beslenen Fondaş medya ve İktidar yalakalası AKP’li yandaş medya sürekli Suriyeli güzellemesi ve acındırması yaparken bir Türk Suriyeli tarafından öldürüldüğünde 3 maymunu oynuyorlar.

Suriyeliler tarafından Bıçaklanan Türk Genci

Ankara’da Suriyeli Araplar, tartıştığı iki kişiyi bıçakladı. Hastaneye kaldırılan yaralılardan 18 yaşındaki Emirhan Yalçın hayatını kaybetti. Valilikten yapılan açıklamada olayla ilgili soruşturmanın sürdüğü bildirildi. Suriye Arap Y.A, yanında bulunan bıçakla, Emirhan Yalçın (18) ve Ali Yasin Güler’i yaraladıktan sonra olay yerinden kaçtı. Çevredekilerin ihbarı üzerine olay yerine polis ve sağlık ekipleri sevk edildi. Göğsünden aldığı bıçak darbesiyle ağır yaralanan Emirhan Yalçın, olay yerinde yapılan ilk müdahalenin ardından ambulansla Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne, Ali Yasin Güler de Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı. Yalçın, bugün yapılan tüm müdahaleye rağmen kurtarılamayarak şehit oldu. Hastanede tedaviye alınan Güler’in ise sağlık durumunun iyi olduğu belirtildi. Türkler ölüyor, öldürülüyor. Lakin Avrupanın, Fondaş Medyanın, Yandaş medyanın umurunda bile değil. Türkiye Türk ülkesi olmaktan çıkıyor.

Suriyeli Araplar tarafından Öldürülen Türk Gencinin Babası

Türk milleti her gün tehdit altında. Kimse artık güvenli bir şekilde sokağa çıkamıyor. Türk nüfusunu hızlı bir şekilde azalmaya devam ediyor.

Katiller, hırsızlar, tecavüzcüler Türkiye’de cirit atıyor. Avrupa’da fonlanan Fondaş medya ve İktidar Yalakası yandaş medya Türk milletini uyutmaya devam ediyor. İslamcılar ve Avrupa sevdalısı humanist demokratlar Türkiye’yi Türksüzleştiriyor.

Mültecilerin çoğu Türkleri ahlaksız olarak görüyor, mültecilere göre Türklerin kâfirlerden farkı yok. Özellikle Afganistan ve Pakistan’dan gelen mülteciler Türkleri dinsizlikle suçluyor. Türk kadınlarının porno videoları çektiğini söyleyen bazı mülteciler, yüzsüz gibi Türkiye’de yaşamaya devam ediyorlar. Taliban’dan kaçıp Türkiye’ye yerleşiyor ve Türklere, Türk kadınlarına hakaret ediyorlar. O zaman demezler mi neden geldiğiniz yerde yaşamıyorsunuz da kafirlikle ve dinsizlikle suçladığınız Türkiye’de yaşamaya devam ediyorsunuz?

Türklere hakaret eden, Türk kadınlarına orospu diyen Afganistanlı Sünnetullah Saadat

Türklere hakaret eden, Türkiye’yi dinsizlikle suçlayan Sünetullah Sadat isimli İslamcı Dinci Afgan’ın kendi Twitter hesabında da porno videoları beğendiği, travestilerle yazıştığı ortaya çıktı.

Mülteciler Türk kadınlarını rahatsız etmeye devam ediyor. İstanbul, İzmir, Antalya, Muğla, Aydın gibi yerlere yerleşen mülteciler, Türk kadınlarının gizlice videolarını çekerek sosyal medyada yayınlıyorlar. Bazı mülteciler ise kadınları elle taciz ediyor. Tecavüz edenler de var. Lakin Avrupa’dan beslenen demokrasi sevdalısı Fondaş medya ve İktidar yalakası yandaş medya bu olanları görmezden geliyor. Türk kadınları tehdit altında. İnsanlara bakkala ekmek almaya çıkamıyor.

Mülteciler tarafından taciz edilen Türk kadını

Yalan yok, Avrupa Birliği ülkeleri ile Kanada gibi ülkeler de arada bir mülteci alıyor. Aldıkları mülteciler bazen 10 kişi bazen 100 kişi. Ancak bunların hepsi seçme mülteciler. Genellikle mühendisleri, bilim adamlarını, doktorları ve meslek sahibi olanları alıyorlar. Geri kalanları da Türkiye’ye bırakıyorlar. Türkiye ise milyonlarca mülteciye bakıyor lakin 10 tane mülteci alan Avrupalılar insanlığa yardım etmiş sayılıyorklen milyonlarca mülteciye bakan Türkiye ise yine suçlu oluyor.

Yazının başlığında Türkiye Avrupa’nın çöpçülüğünü yapıyor sözü dikkatinizi çekmiştir. Türkiye’yi çöplüğe çevirdiler. Hem mülteci çöplüğüne döndük hem de gerçek manada çöplüğe döndük. Avrupa’da çöp kovalarına bırakılan çöpler, fabrika atıkları, pet şişelerin büyük bölümü Türkiye’ye gönderiliyor. Türkiye gönderilen bu çöplerin çoğu Adana’da. Bunlar ne için yapılıyor? Para için. Avrupa parayı veriyor ve Türkiye çöpleri alıyor. Kimsenin insan sağlığını düşündüğü yok. Herkes parayı düşünüyor. Hem yandaş hem de fondaş medya mensuplarının tek derdi paradır.

Adana’nın Karahan Mahallesi’nde, bazı firmaların yurt dışından ithal ettiği plastik çöpleri yol kenarına dökmesi ve yakması mahalle sakinleri tarafından tepkiyle karşılandı. Çöp ithalatının 2018 yılından itibaren ülkede artarak devam ettiğini kaydeden Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) Su Ürünleri Fakültesi Su Ürünleri Temel Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sedat Gündoğdu, “Çöp ithalatı acilen yasaklanmalı. Böyle giderse Avrupa’nın çöpü çevre ve insan sağlığına ciddi boyutta zarar verecek” dedi. 2018 yılından itibaren bazı Türk geri dönüşüm firmaları başta İngiltere, Almanya, İrlanda, İtalya olmak üzere birçok Avrupa ülkesinden plastik çöp ithal ediyor. İthal ettiği çöpün karşılığında maddi kazanç elde eden söz konusu firmaların bu çöpler üzerinde gerekli işlemleri yaptıktan sonra geri dönüştürmesi gerekirken bazı firmalar, maliyetten kaçmak için kentte yol kenarına dökerek yakıyor. Adana’nın merkez Çukurova ilçesine bağlı Karahan Mahallesi’nde 2 buçuk yıl önce durumu fark eden mahalle sakinleri, ilk etapta yakılan çöplerin ülkeye ait olduğunu düşündüklerini fakat çöplerin üzerindeki markaların Alman, İngiliz ve diğer Avrupa ülkelerine ait markalardan olduğunu görünce duruma daha da şaşırdıklarını dile getirdi. Çöp ithalatının 2018 yılından bu yana Türkiye’de artarak devam ettiğini belirten Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Su Ürünleri Temel Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sedat Gündoğdu, çöp ithalatının yasaklanmaması durumunda insan ve çevre sağlığının ciddi zarar göreceği konusunda uyarılarda bulundu.

Türkiye yol geçen hanına döndü. Türkiye Avrupa’nın çöpçüsü oldu. Türkiye kaçakların, katillerin, teröristlerin sığınağı oldu. İpini koparan Türkiye’ye geliyor. Yakında Türkler Türkiye’de azınlık olacaklar.

Ne kadar tecavüzcü, sapık, katil, terörist varsa Türkiye’ye geliyor. Geldiklerinde de hemen olay çıkartıyorlar. Yazıklar olsun!

Suriyeli ve Afgan Mülteciler arasında da kavga çıkmaya başladı. Suriyeli Arap mülteciler Afgan ve Pakistanlı Mültecilerin Türkiye’ye gelmesini istemiyor. Çünkü Suriyeli Arap Mültecilere göre Afganlar ve Pakistanlılar işsizliği arttırıyor. İşletmelerde çalışan Suriyeli sayısı azalıyor.

Mülteciler kendi aralarında gruplaşıyor. Suriyeli mültecilere karşı Pakistanlı ve Afganistanlı mülteciler birlikte hareket etmeye. Suriyeliler Afganistanlı ve Pakistanlıları mahallelerinde istemiyor.

Roma İmparatorluğu’nun Sonunu Getiren Olay: Mülteci Akını (Adrianopolis Savaşı)

German ırkına ait olan ve Romalılar tarafından “barbar” olarak adlandırılan Gotler, Hun saldırılarına maruz kalınca evlerinden kaçmak zorunda bırakıldılar. Hunlar önüne gelen herşeyi yıkıp yakınca Gotlar da Doğu Avrupa’daki yerleşkelerini bırakıp güneye doğru akın etmeye başladılar. Hunlar büyük bir katliam yaşatıyordu bu nedenle de Gotların kaçışı çok hızlı oldu. Hızlı bir şekilde kaçan Gotlar Tuna kıyılarına yerleşmeyi doğru buldular hem Tuna nehri Hunlara karşı bir savunma duvarı görevi de görecekti.

Yalnız tek bir sorun vardı. Burası Flavius Julius Valens Augustus yönetimindeki Roma İmparatorluğu’na aitti. Akın öyle kuvvetliydi ki kısa sürede Roma İmparatorluğu sınırlarındaki Gotların sayısı yüz binleri bulmuştu.

Gotların önderi Fritigern, Roma İmparatorluğu’ndan kendilerini İmparatorluk tebaası olarak kabul etmelerini istedi. Roma İmparatorluğu bunu kabul etti ama ağır şartlarla. İmparatorluk Gotlardan bulundukları toprakları işlemelerini ve gerektiğinde İmparatorluğa asker sağlamalarını istiyordu. Roma İmparatorluğu o dönemler heybetinin zirvesinde olduğundan her an yeni askerlere ihtiyaç duyuyordu. Bunun karşılığında da hem Gotlara yardım dağıtılıacak hem de onların bu topraklarda kalmalarına izin verilecekti. Anlaşma gereği dev bir Got akımı başladı ve kısa sürede sayıları 200.000’i buldu. Akın sırasında can havliyle botlara binen Gotlardan bazıları aşırı yüklemeden botların batması sonucu can verdiler. En sonunda sağ salim nehri geçmeyi başaranlar yeni hayatlarına başlayacaklardı.

İlk başta Romalıların Gotlara karşı tutumu sağduyuluydu fakat bir süre sonra Romalılar arasında ahlaksızlık başladı. Gotlara yardım götüren Romalılar bunları kendi çıkarlarına kullanmaya başladılar ve Gotları açlığa mahkum bıraktılar. Sefalete bürünen Gotlar kendi imkanlarıyla Romalılardan köpek eti satın almak zorunda bırakıldılar. En sonunda da artık Romalı olmak değil Romayı yok etmeye karar verdiler.

Bugün Edirne topraklarında bulunan Adrianopolis’de 100.000 kişilik Gotlar, 40.000 kişilik Romalılara karşı ayaklandı. 29 Tem İmparator Valens de Gotları küçümseyerek Batı Roma imparatoru Gratian’ın yardımını beklemeden Gotlara karşı savaşa girdi. Sonuç ise hezimetti. Gotlar 30.000 Roma askerini katlettiler.

Bu noktadan sonra Roma İmparatorluğu’nun düşüşü başladı. 3 Ağustos 378’de yaşanan bu savaşın ardından Aziz Ambrose “tüm insanlığın sonu, dünyanın sonu” demiştir.

Ey Türk-Oğuz Beyleri, milleti, işitin. Yukarıda gök basmasa, aşağıda yer delinmese, senin ilini, töreni kim bozabilir. Ey Türk milleti, titre, kendine dön.

Avrupa Mültecileri Tekme Tokat Kovuyor Hatta Öldürüyor!

Avrupa Mültecileri Tekme Tokat Kovuyor Hatta Öldürüyor!

Her seferinde insanlıktan, barıştan, demokrasiden bahseden Avrupa, mültecileri kendi ülkesine gelince tekme tokat kovuyor. Avrupalılar Türkiye’nin mültecilere bakması için elinden geleni yapıyor ancak aynı Mülteciler kendisine gelince onları tekme tokat kovuyor hatta öldürüyor! Yunanistan’da Yunan askerleri deniz yoluyla gelen mültecilerin botunu patlattı ve ölenler oldu. Bulgaristan’da mülteci avı başladı, silahla mülteci avlayanlar ortaya çıktı. İspanya’da da durum aynı. Mültecileri tekme tokat denize döküyorlar. Aynı Avrupa milyonlarca mülteciyi besleyen, onlara ev ve yemek veren hatta maaş bağlayan Türkiye’yi soykırımla, insanlık düşmanlığı ile suçluyor.

İşte İspanya’nın Mültecilere tutumu

Avrupa Türkiye’yi Karıştırma Peşinde!

Avrupa yine iki yüzlülüğünü ortaya koydu. Avrupa Birliği ülkeleri sık bir şekilde Türkiye’nin mültecilere olan tutumundan övgüyle bahsetmekte, mültecilerin insan olduğunu, Türkiye’nin onlara kapısını açması gerektiğini, insanlık için bunun çok önemli olduğunu vurgulamaktadır. Ancak aynı Avrupa Birliği ülkeleri kendi ülkesine gelen mültecilerin denizde botunu patlatıp boğularak öldürülmesini sağlamakta, Bulgaristan’da tekmelerle ve polis köpekleri ile sınır dışı etmekte, Yunanistan’da işkence etmektedir. Tüm bu olaylar olduğunda bir anda Avrupa medyasının gözleri kapalı, kulakları sağır olmaktadır. En son yapılan iki yüzlülük ise akıllara durgunluk veren cinsten. Almanya, kendi ülkesine gelen Suriyeli veya Somalili mültecileri bir yolunu bulup kapı dışarı etmekte hatta sürekli mülteciler aleyhine haberler çıkarmakta. En son, bir Somalili Mülteci için “Allah’ü Ekber diyerek Kadınlarımıza Saldırıyor” diye haber yaparak hem Somalili Mülteci hem de İslam düşmanlığı yapan Almanya’nın DW yayın kuruluşu, aynı gün yaptığı başka haberde ise, “Türkiye daha çok mülteciye ev sahipliği yapmalı. Somalililer sayesinde ekonomi iyiye gidiyor” demektedir. Şu iki yüzlülüğe bakar mısınız? Avrupa Birliğinin amacı, Türkiye’yi ırksız, güvensiz, geri kalmış bir ülke konumuna sokmaktır.

Deutsche Welle (kısaca DW), Almanya’nın Bonn ve Berlin kentlerinden yurt dışına 30 farklı dilde radyo, televizyon ve internet üzerinden yayın yapan medya kuruluşudur. Radyo ve internet servisi Bonn’da bulunmaktadır. Soğuk Savaş döneminde Almanya’nın Sesi adıyla bilinirdi.

Türkiye Neden Fakirleşiyor? Avrupalılar Doğuya ve Müslümanlara Nasıl Üstünlük Kurabiliyor?

Günümüz Avrupalılar Doğuya ve Müslümanlara Nasıl Üstünlük Kurabiliyor? Türkiye neden fakirleşiyor?

Çünkü Avrupalılar çıkarları neyse ona göre hareket ediyorlar. Bunu yaparlerken de kendilerini humanist, demokrat olarak tanıtıyorlar, tüm dünyaya demokrasi ve barış çağrısı yapıyorlar fakat arkasından en büyük silah satışlarını gerçekleştiriyorlar. İslam ülkelerinde çıkan savaşlara bakın, AK-47 hariç hep batılılara ait silahlar var. Avrupalılar kendi halkının refahı için kan dökmekten çekinmiyor. Avrupa büyük savaşlardan geçti, birbirlerini yediler ve sonunda birlik oldular. Avrupa birleştikten sonra istediği yeri sömürür, küçük devletlere de bunun kötü bir şey olduğunu anlatır, istediği devlete karşı savaş açar ve katleder ancak siz savaşmayın der. Tıpkı Türkiye’ye yaptıkları gibi. Türkiye kendini savununca suç olur ama Avrupalılar dünyanın bir ucuna savaşmaya gider. Avrupa yüzlerce nükleer santral kurar, diğer milletlere de bunun ne kadar kötü bir şey olduğunu anlatır. Çevre kirliliğinden bahseder. Türkiye’deki pek çok savaş karşıtı ve çevre kuruluşları neden Avrupa’dan yardım alıyor zannediyorsunuz? Avrupa böyle zenginleşir, ekonomik refahın olduğu yerde sanatçı da bilim adamı da yetişir. İngiltere bugün bile ilerleme de çareyi islamlaşmakta görse resmi dinini islam olarak değiştirmekte hiç bir sakınca görmeyecektir. Bizim millet CHP, AKP diye saçma sapan parti kavgaları ile birbirini yerken büyük milletler yeni yerler sömürmeye çalışıyor ve halkı refah içinde yaşıyor. Sonra da insanlar diyor bir Playstation 5 in fiyatı neden 10 bin TL? Bir ekran kartı neden 40 bin TL? Neden kaliteli bir etin kilosu 90 lira? Neden 1 araba alırken 4 araba fiyatı ödüyoruz? Cevabı basit değil mi? Çünkü Türkiye’yi yönetenler ve tüm partiler sadece vatandaşını sömürür, başka ülkeleri sömürmez. Türkler barış, kardeşlik naraları ile yaşamaya devam etsin, Avrupalılar ve Amerikalılar da zenginliklerine zenginlik katsın. Paranın, zenginliğin olmadığı yerde bilim adamı yetişmez. Paranın olmadığı yerde refah olmaz! Bu yazıyı okuyanlar Türkiye emperyalist mi olmalı diyecek o zaman. Evet, emperyalist olmalıdır. Sadece emperyalist olmakla da yetmez. Başınızdaki adamlarda milletin çıkarını düşünmeli, paraları kendi yandaşlarına yedirmemeli.

Avrupa’daki İlk Üniversiteler

Ortaçağ dünyası 12. yüzyılda bilgilerinin sınırlılığının ve yedi temel sanat dalı (dilbilgisi, belagat ve diyalektik derslerini kapsayan trivium ile aritmetik, geometri, astronomi ve müzik derslerini kapsayan quadrivium’dan oluşur) olarak adlandırılan alanın dışında bilgilerin olduğunun bilincindeydi. Bu bilgiler Arap dünyası ve antik Yunan’da yatmaktaydı. Bu bilgilere ulaşım iki ana bölgede bu uygarlıkların buluşması ile hızla Avrupa’nın bilim dili olan Latince’ye çevirilerle sağlandı. İspanya’da Hıristiyan, Yahudi ve İslam bilginleri bir arada yaşayabiliyor, bilgi ve fikir alışverişinde bulunuyor ve hızla harmanlanarak bir araya gelen bilgiler çevrilerek Avrupa eğitim camiasına aktarılıyordu. Diğer yoğun alışveriş ve çeşitli kültürlerin iç içe yaşadığı bölgeler ise Provence, Kuzey İtalya ve Sicilya idi. Bu hummalı gelişmelerin ve işbirliğinin gerçekleşmesi sonucunda Aristoteles, Euklides, Batlamyus, İbn-i Sina, Hipokrat, Galen gibi önemli yazarların eserleri Avrupa’ya ulaşabildi. Felsefe, tıp, matematik, Roma hukuku gibi alanlarda eski bilgilerin kazanılmasının yanı sıra yeni gelişmeler de aktarıldı.6 11. yüzyıl sonu itibarıyla başlayan canlanma 12. yüzyılda Ortaçağ Avrupası’nı tamamen farklı bir yapı üzerine yerleştirdi ve Kilisenin sürekli gelişen bilim yapısını karşılamak için farklı alanları incelemeye başlamasıyla birlikte daha düşünsel bir yapı ön plana çıkmıştır.

Yunan ve Arap dünyasından gelen bilgi ve Avrupa’da uyanan öğrenme ve bilme isteği Ortaçağ Avrupası’nda yeni bir dönemi başlattı. Avrupalılar, Müslümanların Yunanca ya da başka dillerden Arapça’ya çevirdikleri felsefî ve bilimsel eserleri Latince’ye çevirdiler. Müslümanlar vasıtasıyla tercüme faaliyetlerinin Avrupa’da yaygınlaşmaya başlaması, Batı Bilimi’nin oluşmasında büyük etkiye sahip olmuştur. İspanya, Sicilya-İtalya bölgesindeki Müslümanların bilime katkıları üniversitelerde de gözüktü. 12. ve 13. yüzyıllarda düşünce hayatında büyük değişiklikler meydana gelmişti. 12. yüzyıl sonlarında Avrupalılar İslam dünyasından aldıkları metinleri Toledo’da çevirmeye başladılar ve Rönesans’ın ilk adımları atıldı. Böylelikle İslam bilim ve düşüncesinin Batı’ya geçişi başladı ve İslam bilginlerinin kitapları Avrupa’nın üniversitelerinde okutulmaya başlandı.7 Avrupa’daki Batı ve İslam temelli ilk üniversiteler şunlardır;

1) Paris Okulu
2) Bologna Okulu ve Padua Okulları
3) Salerno Okulu
4) Tuleytula (Toledo) Okulu
5) Kurtuba (Cordova) Okulu
6) Palermo Okulu
7) Napoli Okulu

Krallıkla Yönetilen Avrupa Ülkeleri

Türkçeye, Slav dillerinden geçmiş olan “Kral” unvanı aslında Cermenik kabilelerin kullandığı bir unvandır. Kral, belirli bir ulus ya da bölge üzerinde egemen olan hükümdar. İmparatordan sonraki en yüksek seküler hükümdarlık makamıdır. Dünyanın pek çok bölgesinde karşılaşılan krallık çoğunlukla ebeveynlerden çocuklara geçer. Bununla birlikte Ortaçağ Almanya’sındaki gibi seçimle başa gelen krallar da mevcuttur. Krallık mutlak veya anayasal olabilir. Krallıklar genellikle monarşi şeklindedir ancak antik Sparta’daki gibi iki kralın ortaklaşa yönettiği diarşi şeklinde olduğu da görülür.

Avrupa Orta Çağları boyunca, Avrupa krallıklarına genel bir merkezileşme eğilimi uygulandı, bu nedenle Geç Orta Çağ’da Avrupa’nın büyük güçlerine dönüşecek olan birçok büyük ve güçlü krallık vardı.

Krallar genellikle Tanrı ile tebaa arasında bir aracı olarak görülürler. Antik Sümerler gibi bazı toplumlarda tanrının temsilcisi olarak görülürlerdi. Bazı toplumlarda kralın kendisi ilahî kabul edilir ve verimlilik ayinlerinde ana figür olarak kullanılırdı. Genellikle bu ayinlerin sonunda kralın kendisi veya onu temsilen başka bir canlı kurban edilirdi. Antik Mısır kökenli olan bu “krallığın ilahî bir makam olduğu” inanışı Helenistik dönemi şekillendirdi ve sonradan Roma imparatorları tarafından yeniden canlandırıldı. Romanın Hristiyan imparatorları Tanrının temsilcisi olarak otoritelerini ondan aldıklarını iddia ettiler. Ortaçağ siyasî teorisinde krallık neredeyse rahiplik ile eşanlamlı olarak görülüyordu ve kralın taç giyme esnasında kutsal bir sıvı ile kutsanması töreni bu dönemde çok önem kazandı. 16-18. yüzyıllarda mutlak monarşiler millî kiliseler kurarak güçlerini artırdılar. 17. yüzyılda önce İngiltere’de, sonrasında bazı diğer monarşilerde krallık anayasal hale getirildi ve monark yetkisini tanrıdan değil, halktan almaya başladı.

Şu anda (2019 itibariyle), onbeş kral, egemen devletlerin devlet başkanları olarak tanınmaktadır.

Krallıkla yönetilen Avrupa Ülkeleri:

1-) Andorra
2- Belçika
3-) Liechtenstein
4-) Danimarka
5-) İngiltere
6-) Monaco
7-) İsveç
8- ) İspanya
9-) Hollanda
10-) Norveç
11-)Lüksemburg

Türkiye’de birbiriyle beslenen iki güruh var. Cumhuriyetçiler yani Kemalistler ve İslamcılar. Bunlar tutturmuşlar bir İslam, bir Cumhuriyet diye gidiyorlar. Bir taraf Yunan adetlerini benimserken diğer taraf ise Arap’ın Çöl kanunlarına bel bağlamış. Bugün İslam ülkelerinin halini görüyorsunuz. Ayakta duranları ise sadece petrolle ayakta duruyor. Onu bile aslında beceremiyorlar ya neyse…

Teferruata girmeden konuya gireceğiz. Ne Cumhuriyet ile ne de İslami yönetim ile bir yere varılmaz. Belki bunlar başka milletler için güzel bir seçenek olabilir lakin Türk ırkının karakter yapısına zinhar uymaz. Bugün 7 Türk Devleti Cumhuriyet Rejimi ile yönetilmektedir. Bu 7 Türk Devletinden Türk Keneşine üye olanların toplam GSMH’si 17 bin ABD dolarıdır. Lakin Krallıkla yönetilen Norveç’in GSMH’si ise 65 bin Dolar. Şimdi size soruyoruz, madem keramet Cumhuriyet’te o zaman niye 4 tane Türk Cumhuriyeti bir tane Krallıkla yönetilen Norveç kadar olamıyor ulan? Hadi her şeyi geçtik, Norveç’in yeraltı ve yerüstü kaynakları bizden çok mu zengin? Kat-î suretle hayır. Ama sonuçları görüyoruz işte.Tek bir Krallık 4 tane Cumhuriyet’in 3 katı kadar milli hasılaya sahip. Sadece milli hasılada üstün olsalar neyse. Yaşam standartlarında bile adamlar bize fark atmış. Sadece 4 tanesi değil, diğer Türk Cumhuriyetlerini de işin içine katınca koskoca 7 tane Türk Cumhuriyeti bir tane Krallıkla yönetilen Norveç kadar olamıyor. Tüm Cumhuriyetlerin toplam milli hasılası Norveç’in yarısı kadar dahi olamıyor.