Rafael Hakkında En Detaylı Bilgiler

(RAFFAELLO SANZÎO) 1483 -1520 Leonardo’nun hep büyük problemleri çözmek, harikalar peşinde koşmakla geçen hareketli hayatmın tamamen aksine olarak, Raphael’in şahsında ömrünü sadece «ideal güzelliği» bulmak uğruna vakfetmiş bir insan görüyoruz. Hayatı hep sakin, hep mesut geçmiş, ölümüne kadar zaferden zafere koşmuştur. Alçak gönüllü, iyi kalbli bir insan olan Raphael, yedisinden yetmişine kadar herkes tarafından sevilir, gittiği her yerde büyük hürmet görürdü. Güzelliği ve zarafetinden dolayı bilhassa kadın muhitlerinde kendisine âdeta bir ilâh gibi tapılırdı. Raphael, 1483 yılında Paskalya yortusundan önceki kutsal cuma gününün akşamı saat dokuzda Urbino şehrinde doğdu. Babası Giovanni de’Santi, vasatın çok altında bir ressam, o nispette de başarısız bir şairdi. Ama zeki, olgun ve kültürlü bir insandı. Ana ve baba bu biricik evlâtlarımn üzerine titrerlerdi. Baba Giovanni, o zamanki âdetin hilâfına, sevgili oğlunun bakımını bir dadıya veya sütnineye bırakmamış, bu işle öz anasını görevlendirmiştir. Küçük Raffaello emeklemeğe başlayınca terbiyesiyle gene bizzat babası meşgul olmuş, sofrada büyüklerle otururken, ağzına küçük lokmalar almasını, ağzını açmadan ve şapırdatmadan bu lokmaları yutmasını öğretmişti. Hâsılı, Giovanni de’Santi, oğlunu kötü huylar kapabileceği yabancılara teslim etmeden, aile ocağında dilediği şekilde terbiye etmeyi, onu herkese örnek olacak mükemmellikte bir insan gibi yetiştirmeyi kendisine hedef edinmişti. Oğlu serpilmeğe başlayınca ona umumi kültür dersleri vermeğe ve resim sanatının inceliklerini öğretmeğe başladı.

Küçücük bir taşra şehri olan Urbino, her şeye rağmen zamanın bir sanat ve kültür merkezi halinde idi. Raphael’in doğumundan bir yıl önce ölmüş olan Dük Federico da Montefeltro, burada ünlü mimar Laurana’ya muhteşem bir dükalık sarayı yaptırmıştı. Üslûp itibariyle hakiki bir şaheser olan bu sarayın başlıca özelliği, zamanın en zengin kütüphanelerinden birine sahip bulunmasıydı. Öte yandan saray, baştan başa zarif heykellerle ve Melozzo da Forli ve Signorelli gibi sanatçıların resimleriyle doluydu. Dükün yakın bir dostu olan Piero del- la Francesca, başlı başına birer çizgi, ışık ve renk âlemi olan ustaca panoları ile saraya yepyeni bir hava katmıştı. İtalya’nın dört bir ucundan gelen sanatçılar burada Dük’ün misafiri oluyorlardı. Montcfoltre’nin ölümünden sonra da burası değerinden kaybetmedi. Giovanni, oğlunu sık sık bu saraya getirir, resim ve heykeller hakkında izahat verirdi. Bu gördüğü güzel şeylerden edindiği intibalarla da babasının atolyesinde çıraklık etmeğe devam ediyordu. Gelgelelim, bu iyi niyetli babanın resim sanatı konusunda bilgisi ancak muayyen bir dereceye kadar varıyordu. Nitekim o sıralarda henüz çocuk denecek yaşta bulunan oğluna fazla bir şey öğretemeyeceğini kısa zamanda anladı. Bu olağanüstü kabiliyeti daha usta bir hocaya teslim etmek gerekiyordu. Giovanni, hiç vakit kaybetmeden Perugia şehrine gitti. Orada zamanın en büyük hocalarından Perugino diye tanınan Pietro Vanucci yaşıyordu. Perugia’ya varır varmaz, ünlü Maestro’ yu aradı, ama Pietro şehirde yoktu. Baba Giovanni, ne pahasına olursa olsun bir netice almadan burasını terk etmemek kararındaydı. Konakladığı handa. San Francesco Kilisesinin duvar resimleri için bir ressamın arandığını öğrendi. Derhal adı geçen yere başvurdu ve kabul edildi. Bu resimleri yaparken Perugino’nun seyahatten döndüğünü öğrendi. Derhal fırçaları bir kenara attı. Kendisine en güzel cinsten elbiseler satın aldı ve kalbi çarparak Maestro Pietro’nun evine gitti. Taşralılara has çekingenlik ve aşağılık duygusu ile kapıyı çaldı. Kendisini büyük nezaketle karşılayan Perugino karşısında dili büsbütün tutuldu, ama bir sırasını bulunca nezaketle oğlundan bahsetti. Maestro Pietro, aynı nezaketle cevap vererek, Raphael’i kabul ettiğini, çoeuğu derhal kendisine göndermesini söyledi. Baba Giovanni saadet içinde Urbino’ya döndü. Raphael’in evinden ayrılması kolay olmadı. Hele annesinin döktüğü gözyaşları, ana ıstırabının en büyük örneği idi. Ama bu ilk ayrılığın büyüle bir zaferin başlangıcı olduğunu ailesi de seziyordu. Böylece Raphael, Perugia’ya gitti. Pietro Peru gino, çocuğun resimlerini görünce hayretler içinde kaldı, hele nezaketine hayran oldu.

Bu ünlü ustanın en gözde çırağı olmak artık Raphael için işten bile değildi. Kısa zamanda kendisini öylesine sevdirdi ki, Pietro, çocuğu öz evlâdı gibi bağrına bastı. Raphael 1494 yılında babasının ölüm haberini aldı. Bu büyük acıya rağmen durmadan dinlenmeden çalışmağa devam etti. Perugino ile birlikte çalıştığı bu yıllar boyunca Raphael, resimlerinde ustasını en ince teferruatına kadar aynen kopya ediyordu. Öyle ki, çoğu zaman yapılan resmin Pietro’ya mı, yoksa Raphael’e mi ait olduğunu kestirmek mümkün olamıyordu. Perugia’da, San Francesco Kilisesindeki Meryem’in Göğe Kabulü resmi bunun bir örneğidir. Kompozisyonu görenler bunun bir Perugino olduğunda ısrar ettiler. Oysaki, Raphael’in tek başına yaptığı resimde, hocasının tek fırçalık payı bile yoktur. San Francesco Kilisesinin duvarlarını, öz babasının yaptığı resimleri bozduktan sonra süslemesi Raphael’e büyük ıstırap veriyordu. Bu, talihin bir cilvesi idi. Bu seneler zarfında Cittâ di Castello’da yaptığı resimlerin de, şayet imzası bulunmasaydı, Ra- phael’in elinden çıkmış olduklarına kimse inanmayacaktı. Raphael, hocasının üslûbunu artık iyiden iyiye benimsemişti. Fazla teferruata kaçmayan muvazeneli kompozisyonlar kuruyor, tabiatı en asil yönden yakalamasını biliyor, d inî konuları, biraz basmakalıp olmakla beraber, yine de şiir ve beşerî unsurlarla dolu olarak aksettirmesini biliyordu.

Günler geçtikçe, Raphael, taparcasına sevdiği hocasının sanat anlayışı dışında da başka bir âlemin bulunduğunu, bilhassa Floransa’da, Leo-nardo ve Michelangelo gibi devlerin yaşadığını daha iyi anlamağa başladı. Bu dâhilerle tanışmak, hiç değilse eserlerini uzaktan seyredebilmek arzusu iie için için yanıyordu. Kararını vermişti. Fransa’ya gidecekti. Tam hareket edeceği sırada, kendi halinde bir ressam olan yakın dostu Pinturicchio, kendisini Siena’ya götürdü. Orada, birlikte II. Pius Kütüphanesinin duvarlarını panolarla süslemeğe başladılar. Ama Raphael artık çalışamaz olmuş tu. Hele Leonardo’nun o sıralarda Palazzo della Signoria’nın toplantı salonunu, Anghiari Savaşını canlandıran muazzam bir pano ile süslemeğe başladığını öğrenince, şahsi menfaatlerinden feragat ederek 1504 senesinde Floransa’ya geldi. Yirmi bir yaşındaydı. O zamanın en büyük sanat merkezi olan Floransa’da geçirdiği dört yıl içinde Raphael, bir yandan Leonardo ile Michelangelo’nun çalışmalarını takip ederken, öbür yandan antik sanatla, bilhassa Masaecio’nun eserleri ile ilgilendi. Olgunlaşıyor ve şahsi bir üslûp kazanıyordu. Bu arada hocası Pietro Perugino’nun eksik taraflarını daha iyi duymağa başladı. Bundan sonraki yaratmalarının başlıca konusunu teşkil edecek olan Madonna resimlerinden ilkini bu seneler zarfında yaptı. Bu resimle sanatına yepyeni bir ışık, gölge, renk ve çizgi anlayışı sokuyordu. Gene bu seneler içinde Fra Bartolommeo di San Marco ile çok samimî bir dostluk kurdu. Ressamlık eden bu din adamının renk anlayışından çok istifade etti. Ama buna mukabil, perspektif yönünden fazla bilgisi olmayan rahibe, bu tekniğin inceliklerini öğretmekten de geri kalmadı. Portreci olarak gene bu yıllar içinde hakiki Üslûbunu buldu. Bu resimler ifade bakımından birer şaheserdi. Portrelerde ana konuyu daha iyi belirtmek için resmin geri plânını koyu renklerin hâkim olduğu abstrait şekiller içinde halletmekle yetiniyordu.

Michelangelo ve Leonardo’nun aksine, bu resimlerde sanatçının iç âleminin ifadesi daha önemli bir yer tutuyordu. Aslında Raphael, hayatı boyunca resimlerine sadece iç âlemini aksettirdi, yani hep kalbinin sesini dinledi. Eserlerine hâkim olan sadelik bundan ileri gelir. Hâsılı, afakî değil, tamamen enfüsî bir insandır. Raphael. 1508 yılında amcasına yazdığı bir mektupta, Floransa’daki çalışmalarından ve Roma’dan aldığı bir tekliften bahseder. O sıralarda papalık tahtına yeni oturan II. Julius, nefret ettiği selefi VI. Alexander’in, yatağının başucunda bulunan portresini sabahtan akşama kadar seyretmekten usandığı için Borgia Köşkünü terk etmeye karar vermiş ve Vatikan’ da kendisine başka bir köşkü süslemeleri için Sodoma, Bramantio, Lotto ve Peruzzi gibi tanınmış ressamları Roma’ya davet etmişti. Papalık hizmetinde bulunan Raphael’in hemşerisi Mimar Bramante de Urbino, derhal II. Julius’un huzuruna çıkarak Raphael’in de çağırılmasını rica etti. Raphael’i Raphael yapan işte bu davet olacaktı. Urbinolu harika çocuğun Roma’ya 1509 yılında gittiğini, aynı sene neşredilmiş bir Papalık tebliğinden öğreniyoruz. Papa II. Julius’un vazifelendirdiği sanatçılar, o sırada işlerinin mühim bir kısmını bitirmişlerdi bile. Vatikan’da yapılan bu resimler arasında Raphael’in en çok dikkatini çeken Piero delia Francesco’nun tarihî bir konusu ile ona bitişik salonda Luca da Cortona, yani Signorelli’nin bitirmekte olduğu bir kompozisyondu. Roma, Vatikan; bu bambaşka, yepyen i çevre, genç sanatçıyı büyülemişti. Hakiki kudretini gösterebileceği tek yerin burası olduğuna bütün kalbiyle inanıyordu. Raphael, o sıralarda henüz yirmi altı yaşında olmakla beraber, çok kuvvetli temellere dayanan bir sanat tecrübesi vardı. Şu halde gayeye ulaşabilmek için ortada hiçbir engel yoktu. Papa Julius, genç sanatçıyı çok iyi karşıladı. Kendisine, sanat hayatında bir dönüm noktası teşkil edecek olan bir konuyu ele almasını söyledi: Atina Mektebi. Raphael, sevinç içinde Vatikan’ın muayede sa2onuna kapandı ve bu resmi yapmağa koyuldu. Kitabımızda, Aristo ve Eflâtun’u tesbit eden bir detayını sunduğumuz Atina Mektebi’inde ana konu, felsefe ve astrolojiyi ilâhiyat ilmi ile bağdaştırmaktı.

Rönesans sanatının en mükemmel örneklerinden olan Raphael, hocası Perugino’nun tesirinden kurtulmakta, göz alabildiğine uzayan ufuklar, büyük satıhlar yerine yepyeni bir mimari kurmaktadır. Burada artık, resmin sıklet merkezi belirli bir noktada top-lanmayıp, her köşesi aynı değerdedir. Muazzam tablo içinde figürlerin yerleştirilmesi çok ustacadır. Diğer taraftan Raphael, bu figürlerin hareketlerini münferit olarak dikkate almamış, resmin bütününe bu hareketi vermek istemiştir. Raphael, bu sıralarda yakın dostu Baltassare Castiglione’nin büyük tesiri altında kaldı. Rönesans sanatına istikamet veren bu yaratmalarda bu kültürlü adamın payı çoktur. Sanatı gizleme sanatınm inceliklerini, yani ifade unsurlarının dış âlemden ziyade iç âlemden alınmasını ve hareketlerdeki tabiî ahengi hep bu adamdan öğrendi. Yine aynı salonda, Atina Mektebi panosunun karşısına dinin zaferini temsil eden Mukaddes Kitabın Münakaşası freskini yaptı ve salonun süslenmesini Hakiki Adalct’i temsil eden üçüncü bir freskle bitirdi. Papa, bu dev panoların mükemmelliği karşısında öylesine büyülendi ki, eski veya yeni, geri kalan bütün resimlerin derhal bozularak Raphael tarafından yeniden yapılmasını emretti. Dâhi sanatçı ilk büyük zaferini işte böylece elde etmiş oluyordu. Ama şöhretin zirvesine varmış olmakla beraber henüz hakiki Üslûbunu elde etmiş değildi.

Bir gün hamisi ve hemşerisi Bramante gelerek, kendisine bir şey göstereceğini, ama bunu büyük bir sır olarak saklaması gerektiğini söyledi. Birlikte kimseye sezdirmeden, gizlice Vatikan’ın Sistin Kilisesine gittiler. Bramante koynundan çıkardığı koskoca anahtarla kapıyı açtı. İçeri girdiler. Kiliseyi süslemekte olan Michelangelo, o sıralarda Floransa’da bulunuyordu. Raphael içeri girer girmez olduğu yerde dona kaldı. Bu haşmet, bu İlâhî güzellik karşısında bir anda küçüldüğünü, âdeta yok olduğunu hissetti. Kiliseyi boylu boyunca kaplıyan iskeleden tavana tırmandı. Henüz bitmemiş olan 13 metre eninde ve 40 metre boyundaki bu dehşet verici resmi tetkike koyuldu. Her köşesi başlı başına bir şaheser olan bu pano ona, şimdiye kadar bütün bildiklerini bir anda unutturdu. Bilhassa peygamber başlarına uzun uzun baktı. Raphael bu başlardan birini sonradan San Agostino Kilisesi için yaptığı bir resimde aynen kopye etti. Michelangelo, bunu farkettiği zaman, Braman – te’nin kendisine oynadığı oyuna çok kızdı ve bundan böyle seyahate çıktığı zaman Sistin Kilisesinin anahtarını birlikte götürdü. Michelangelo’nun tesiri altında Raphael’in sanatında büyük bir değişiklik olduğunu görüyoruz. Artık, Atina Mektebi’ndeki tebeşir gibi uçuk renklerin yerini sıcak, parlak renkler almıştı.

Raphael ile Michelangelo arasında böylece bir yarışma başladı. Agostino Chigi adında S ienalı çok zengin bir tacir, Raphael’e, ikametgâhı Farnesia Sarayının salonuna Yunus balıkları tarafından suda boğulan Galatça mevzuunda bir fresk yaptırmıştı. Bu çalışmadan çok memnun kalan tacir, bu defa Santa Maria del Pace Kilisesini süs lemesini Raphael’den istedi. Bu resimdeki peygamber başlarında da Michelangelo’nun bariz tesirleri görülür. Ama sanatkârın en güzel eserlerinden sayılan bu resimlerin işlenişi gene de tamamen Raphael’in şahsi üslûbunu taşır. 35 Sa dun ALTUNA Raphael, Vatikan’da dini bir konu üzerinde çalışırken oradan geçen iki kardinalin eseri şiddetle tenkid ettiklerini duyar. İçlerinden biri İsa Peygamberin şakirdi Paul’ü işaretle: — Yüzü fazla kızarmış… diye mırıldanır. İşine sükûnetle devam eden Raphael, dönüp bakmağa bile lüzum görmeden şu cevabı verir: — Kilisenin kimlerin elinde kaldığını gördüğü için kızarmış olmalı herhalde… Ressamın bu sıralarda yaptığı portrelerde de aynı üslüp değişikliği görülür. Bolsena âyinindeki portreler ve Papa II. Julius’un portresi bunlar arasındadır. Bundan sonra sanatçının gene iç âlemine döndüğü görülür. Kitapta sunulan Kardinal Portresi bunun bir örneğidir. Bu resme dramatik olmaktan ziyade lirik bir hava hâkimdir. Öte yandan sanatçının, şahsi ve şekilci bir güzelliğin yanısıra içtimai bir güzellik aradığı da görülür. Kadının yüz hatlarında zarif bir asalet vardır. Raphael, nabza göre şerbet vermesini bilen insandı. Nitekim aziz dostu Baltassarc Cas- tiglionc’nin portresine de tam mânasiyle bilgi ve şuur dolu bir hava verebildi. Raphael’in şöhreti kısa zamanda İtalya hu dutlarını aştı. Fransa ve Flandre’a kadar uzandı. Alman Rönesansının en büyük ustası Albrecht Dürer, hayranlığının bir ifadesi olarak kendisine ince bez üzerine yapılmış şeffaf bir portresi ile gravürler gönderdi. Raphael, bu ustaca yapılmış gravürleri çok beğendi ve bu sanata merak sardı. Marcantonio Raimondi’ye, resimlerinden bazılarını bakıra kazıttı. Ressam bu gravürlerin hepsini, ölümüne kadar çılgınca sevdiği kadına hediye etti. Donna Velata isimli6 portresi ile ebedileştirdiği bu kadın, Romalı bir halk çocuğu idi. Bu yıllar hep çalışmakla geçti. Vatikan’da, Roma ve Floransa’da sayısız saraylar süsledi. Bütün işleri arasında biribirinden güzel kadınlarla ahbaplık etmekten de geri kalmadı. Agostino Chigi’nin konağını süslediği sırada sık sık işini yarıda bırakarak kaybolması, mal sahibinin dikkatini çekmiş, sebebini sorduğu zaman, Raphael, sevdiği kadına gittiğini itiraf etmişti. Bunun üzerine zengin tacir, bu kadını evine davet etmek zorunda kald ı. Resim böylece kısa zamanda bitti.

II. Julius’un ölümü ile Papa olan X. Leo 1514 yılında Raphael’i Bramante’nin yerine St. Pietro Kilisesi mimarlar grupuna dahil etti. Papa’nın en büyük arzusu St. Pietro’nun, yeryüzünün en muazzam mabedi haline gelmesi idi. Dünyanın bu en büyük kilisesi için ayrılan para bir milyar Duka altını idi. Raphael, yeni işinin yanı sıra durmadan resim yapıyordu. Her biri birer şaheser olan Madonnaları hep bu olgun devrin meyvalarıdır. Papa X. Leo, Raphael’i aynı zamanda Roma şehrinin onarılmasına ve yeniden inşa edilmesi ile vazifelendirilen komisyonun başkanlığına getirdi. Bu seneler zarfında Leonardo da Vinci, Roma’nın bir köşesinde kendisine verilecek işi boş yere bekliyordu. Bu dâhi için burada bütün umut yolları kapanırken, Raphael zaferden zafere koşuyordu. Leonardo’ya karşı duyduğu hayranlık hâlâ devam ediyordu. Aslında, Perugino’dan sonra sanatına hakiki istikameti veren adam Leonardo olmuştu. Konuları ele alışındaki fıtri rahatlık ve eserlerindeki yumuşaklık yönünden belki Leonardo’yu geçmiştir ama Vinci gene de fikir itibariyle emsalsiz kalmıştır. Portrelerini çizdirmekten büyük zevk alan X. Leo, tabiî ki, Raphael’e de model durmuştur. Bu ünlü Papanın sanat tarihine giren en güzel resmi budur. Raphael, bu portreyi Papa’yı yeniden Giuliano de Medici ve Ludovico de Rossi ile birlikte gösteren üçlü bir grup olarak yapmıştır. Bu resimde artık II. Julius’daki dramatik ifade de, Kardinal Portresindeki güzellik de, Castiglione’deki mütefekkir ve zarif mâna da kalmamıştır. Bunların yerini doğrudan doğruya mantık unsurları almıştır. Papa’nın büyük önem ifade eden sosyal durumu en mükemmel şekilde belirtilmiş; masaya açılmış bir tarih kitabı ile derin bilgisi, narin elleriyle de herkese kabul ettirmek istediği şefkati en mükemmel şekilde dile getirmiştir.

Raphael’den sonra, bugün için ismi bilinmeyen, vasat bir ressama yaptırdığı resimle ilgili olarak X. Leo hakkında şöyle bir hikâye vardır: Portre bittikten sonra meçhul ressam, Papa’ya tablonun altına imzasını atmasını rica eder. Ruhani Reis bu arzuyu yerine getirir, hattâ imzasının hizasına Incil’den bir âyet yazar ve odayı terk eder. Ressam, Papa tarafından gördüğü bu iltifattan son derece memnun olarak hemen oracıkta duran İncilin sayfalarını telâş içinde çevirerek kıymetli yazının sırrını çözmeğe uğraşır. Papa, resmin altına şunları yazmıştır: «Jean 6. Bölüm 20. Leo X.» Ressam, Incil’de nihayet aradığını bulur. Sonuç şudur: «Sakın korkmayın. Bu benim. Leo X. Raphael gibi bir dâhiden sonra Papa X. Leo’nun kolay kolay ressam beğenmeyeceği tabiî idi. Rönesansm büyük ustası sanat hayatının zirvesinde iken yakın dostu Kardinal Bibbiena’dan bir teklif aldı. Kardinal, her ne pahasına olursa olsun kendisini güzel yeğeni ile evlendirmek istiyordu. Raphael pek oralı değildi. Teklifi reddetmemekle beraber hep tehir ediyordu. Nihayet fazla ısrar karşısında boyun eğmek zorunda kaldı. Ama bu defa da türlü bahane bulup nikâh tarihini uzatıyordu Oysaki Raphael’in böyle bir bağlantıya girmemesinin sebebi başka idi. Papa X. Leo büyük hizmetlerinden, olağanüstü başarısından dolayı ona kırmızı kadifeden Kardinal başlığını giydirmek istiyordu. Bu, hiç şüphe yok ki şereflerin en büyüğü demekti. Raphael, bu arada Roma kadın çevrelerinin en aranılan ve sevilen bir siması olarak bir davetten öbürüne yetişmek zorunda kalıyordu. Sevgilileri arasında her sınıf ve çeşitten kadın vardı. Bir sabah henüz Roma sokaklarına güneş doğmadan böyle bir gizli buluşmadan dönerken kendisini korkunç bir nöbet tuttu. Olduğu yere yıkıldı. Bütün vücudu bir kor parçası gibi yanıyordu. Bitik bir halde evine getirdiler. Çağırılan hekimler şiddetli soğuk algınlığı teşhisi koyarak, vücudundan kan aldılar. Bunun üzerine büsbütün kuvvetten düştü. Dostlarını ve rahipleri çağırdı. Son dileklerini bildirdi, dua etti ve hayata gözlerini yumdu. Raphael, 1520 yılının 6 nisan günü henüz otuz yedi yaşında iken öldü. Bu da, doğduğu gün gibi, Paskalya yortusundan önceki kutsal bir cuma günü idi. Raphael’in otuz yedi yıllık kısa bir hayata sığdırdığı iş, yüzyıllar boyunca başarılamayacak değerdedir. Rönesansın sanat idealini, iç âlemin şatafatsız büyüklüğünü, İlâhî sükûnu onun kadar ahenkli verebilmiş ikinci bir sanatçı daha yoktur. Mevcut antik temeller üzerine, Kuzey sanatından aldığı ilhamla Roma zemini üzerine inşa ettiği klâsik resim, ölmez bir yapı olarak nesilden nesle intikal etmiştir. En koyu dinî konuları onun kadar beşerî bir anlamda işleyebilen az sanatçı vardır.

Kaynak: Büyük Ressamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s