Sanat Ve Zanaat Ayrımı

Zanaat ve Sanat Larry Shiner’a göre ne Platon ne de Aristoteles resim, şiir, heykel, mimarlık ve müziği tekil ve ayrı bir kategoriye ait olarak görmez. Günümüzde ise; güzel sanatlar kategorisi içinde, plastik sanatlar (resim-heykel-seramik), işitsel sanat (müzik), görsel sanat (tiyatro), edebiyat, fotoğraf ve sinema bazı sanat tarihçilerinin plastik sanatlardan ayrı tuttukları mimarlık olarak ayrılan kategorizasyon genel geçer bir sınıflandırmadır. Antik dünyada bugünün güncel sanat kategorisi yoktur dolayısıyla o dönemde sanatçıyla zanaatçı eş tutulmasa da birbirinden bu kadar da ayrı değildi. Birçok yazar (Hipokrat’tan Cicero’ya) sanatları ikiye ayırıyorlar ve ilginç bir dizge yaratıyorlardı; üretim sanatları (gemi inşaatı ve heykeltıraşlık gibi) ve performans sanatları (tıp ve retorik gibi). Üretim sanatları, bir imalatçının tatmin edici bir ürünü garanti edebileceği bir sanatken performans sanatları, hem bilginin hem de ürünün daha az belirgin olduğu bir üretim olarak görülüyordu. Ortaçağ’a gelindiğinde sanatçı/zanaatçı genel geçer bilginin aksine ne anonim zanaatçı ne de modern bireycidir. Sanatçı-zanaatçı arasında kategorik bir ayırım olmadığı gibi keskin bir cinsiyet ayırımı da yoktur. Yalnızca kadın ve erkekler tarafından üretilen iş ya da sanat sayısı çok azdır. Bunun nedeni üretimin önemli bir kısmının dinsel tarikatların bünyesinde gerçekleşiyor olmasıdır. Fakat dikkat çekici bir nokta bu durumun mutlu bir kırsal yaşamdan kaynaklanan bir tür eşitlikten ziyade, daha sonraları da görüleceği gibi, hukukta, statüde ve ücrette kadınlara karşı bir ayırımcılık olmasıdır.

Rönesans dönemine doğru gelindiğinde halk ozanlarının okudukları şiirler daha özgür olmalarına rağmen genel şiir anlayışında bir ölçüt oluşturmuyordu. Rönesans’ın erken dönemlerinde birbirinden tamamen ayrı kategorilerde sanatçı ve zanaatçıdan söz etmek olanaksızdır. Yalnızca çeşitli mertebeleri ve statüleri olan zanaatçı/sanatçılar vardır. Bu dönemdeki üretimlerde işlev, içerik ve biçim birlikte değerlendirilir. Rönesans’ın olgunlaşmaya başladığı dönemde resim, heykel ve mimarlığın yanında bu sanatları üretenlerin itibarları artmış fakat genel kategorizasyonda keskin bir farklılık olmamıştır. 17.yüzyıla gelindiğinde modern estetik düşüncesinin yolunun açıldığı görülmektedir; güzel sanatlar hem zanaatten hem de bilimden ayrılmaya ve bağımsız bir kategori olarak oluşmaya başlar. Sanatçıyla zanaatçının farkının en açıkça ortaya çıktığı dönem 18. yüzyılın ortalarına denk düşer. Bu dönemde birçok sözlük ve ansiklopedide sanatçıyla zanaatçı karşıt terimler olarak tanımlanmaya başlanır. Öncelikle görsel sanatlarda yapılan bu ayırım sonrasında müzik ve edebiyat alanlarına da sıçrar. Bir başka ayırım da bu dönemde göze çarpar; zanaatin seviyesi düşmüştür ve kısmen de olsa kadınlara atfedilir.

Deha ile kadın arasında yani erkek (sanatçı) ile kadın (zanaatçı) arasında keskin bir uçurum oluşturulur. Yine bu dönemde, eski sanat eseri anlayışıyla (inşa) modern sanat eseri anlayışı (yaratım) arasındaki kırılmanın derinliği müzikal pratikte karşılığını bulur. Yazarların, ressamların ve müzisyenlerin himayeden piyasa sistemine geçişleri ülkeden ülkeye değişiklikler gösterir. Ancak ortak olan yön; eski sistemde hamileri ya da müşteriler özel yerler ya da bağlamlar için şiir, resim ve ya beste sipariş ederler ve hem biçimi hem de içeriği kendileri belirlerlerdi. Yeni sistemde ise yazarlar, ressamlar ve besteciler (diğer sanat dalları için de geçerlidir) önce üretimlerini yaparlar sonrasında bir satıcı ya da aracı tarafından üretimlerini satma işine girerler. Genel anlamda tarihçiler tarafından “serbestleşme” olarak nitelenen bu durum sanatçılarla alıcılar arasındaki hiyerarşinin azalmasına yol açar. Bir başka açıdan da bu yönelim sanatçının somut emeğinden soyut bir emeğe geçişi olarak da algılanır. Estetik bağlamda da farklılaşma şu yönde olmuştur; güzellikten alınan sıradan zevk özel bir hal alarak, ince ve entelektüel bir zevke dönüşür, önyargı içermeyen yargılama düşüncesi tarafsız derin düşünme idealine evrilir ve güzellik kaygısı önce yücelik kavramına sonrasında da yaratım olarak kendine yeten sanat eseri düşüncesinde yerini bulur.

18. yüzyılın sonunda yaşanan Fransız İhtilaliyle birlikte, öncesinde kiliseler, kraliyet ailesi, aristokrat hamiler ve büyük burjuvalar tarafından istihdam edilen sanat belirsiz de olsa daha büyük bir piyasaya hizmet etmeye başlar. Fakat aslında bu durum tersine işleyen bir hal alır; neredeyse tüm Avrupa spekülatif sanat ticaretiyle uğraşıyor gibidir, toplumsal ve ekonomik yıkımla birlikte pek çok sanatçı yoksulluk sınırına gelir. Sanatçılar piyasaya artan bağımlılıklarını mutlak özgürlük iddialarıyla örttüklerini düşündükleri sıralarda İhtilal’in yarattığı karşı bir hamleyle fayda ve hizmet anlayışının hakimiyeti oluşur. Bu dönemde sanat eserlerinin son durakları olarak kurulan müzelerin faydası ve zararı üzerine tartışmalar yoğunlaşmıştır. 19. yüzyılın başında sanat eserlerinin müzelerde “hapsolması” eserin amacını tekleştirdiği yargısı belirginleşir. Bununla birlikte sanat eserleri, Quatremere’e göre, ‘ruhsuz bedenlere, hareket, duygu ve hayattan yoksun boş suretlere” dönüşürler. Fakat bu görüş genel anlamda benimsenmeyerek “Sanat için sanat” yargısına gidilen yolda adımlar atılır. 18. yüzyıl eski sanat düşüncesini, güzel sanat ve zanaat olarak ikiye ayırmış, 19. yüzyıl ise bağımsız ve ayrıcalıklı bir ruhtan çıkan gerçeklik ve yaratıcılık alanına dönüştürmüştür. Sanat artık büyük harfle başlayan ve genel ilkeleri belirlenmiş bir duruma getirilmiştir.

Kaynak: Sanat Tarihi Ve Mitoloji

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s