Osmanlı İmparatorluğu’nun uzun tarihi boyunca ekonomi, inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren artan askeri yenilgiler, toprak kayıpları ve Avrupa’daki sanayi devrimi gibi faktörler Osmanlı ekonomisi üzerinde ciddi baskılar yaratmıştır. Bu zorlu koşullar altında, imparatorluk yönetimi ekonomiyi yeniden canlandırmak ve modern dünyaya ayak uydurmak amacıyla çeşitli reform çabalarına girişmiştir.
Bu çabalar genel olarak iki ana dönemde yoğunlaşmıştır:
1. Tanzimat Dönemi (1839-1876): Bu dönemde yapılan reformlar, devletin merkezi otoritesini güçlendirmeyi ve modernleşmeyi hedeflemekteydi. Ekonomi alanında atılan adımlar şunlardır:
- Gülhane Hatt-ı Hümayunu (1839) ve Islahat Fermanı (1856): Bu fermanlar, vergide adalet, mülkiyet hakkının güvencesi gibi ilkeler getirerek ekonomik güven ortamını tesis etmeyi amaçlamıştır.
- Ticaret Anlaşmaları: Avrupa devletleriyle yapılan ticaret anlaşmaları, Osmanlı pazarlarını dış rekabete açmış ve yerli üreticiler üzerinde baskı oluşturmuştur. Ancak bu anlaşmalar aynı zamanda dış ticaretin gelişmesine de katkı sağlamıştır.
- Bankacılık ve Finans Alanındaki Gelişmeler: Osmanlı Bankası’nın kurulması (1863), modern bankacılık sisteminin ilk adımlarından olmuştur.
- Demiryolu İnşaatı: İmparatorluğun çeşitli bölgelerini birbirine bağlamak ve ticareti kolaylaştırmak amacıyla demiryolu inşaatlarına başlanmıştır. Ancak bu projeler genellikle yabancı sermaye ile gerçekleştirilmiştir.
2. II. Abdülhamit Dönemi (1876-1909): Bu dönemde de ekonomik kalkınma çabaları sürdürülmüştür:
- Düyun-u Umumiye (1881): Artan dış borçlar nedeniyle kurulan Düyun-u Umumiye, Osmanlı maliyesinin önemli bir kontrol mekanizması haline gelmiş ve devletin ekonomik bağımsızlığını zayıflatmıştır.
- Tarımın Geliştirilmesi: Ziraat Bankası’nın kurulması (1888) ve tarım kredilerinin sağlanması, tarımsal üretimi artırmaya yönelik adımlardandır.
- Sanayi Teşvikleri: Yerli sanayiyi desteklemek amacıyla bazı teşvikler verilmeye çalışılmıştır, ancak bu çabalar henüz yeterli sonuç vermemiştir.
- Eğitim Reformları: Mesleki ve teknik eğitime verilen önemin artırılması, nitelikli iş gücünü yetiştirmeyi hedeflemekteydi.
Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomiyi düzeltme çabaları, iç ve dış pek çok nedenle arzu edilen başarıya ulaşamamıştır. Yetersiz sermaye, teknolojik geri kalmışlık, siyasi istikrarsızlıklar ve dış güçlerin ekonomik müdahaleleri bu çabaların önünde önemli engeller teşkil etmiştir. Ancak bu dönemdeki reform girişimleri, sonraki dönemlerde Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik politikalarına da ışık tutmuştur.

Balta Limanı Antlaşması, Sanayi Devrimi’ne yeterince ayak uyduramayan ve uluslararası pazarlarda direnmeye çalışan yerli Osmanlı sanayisine büyük zarar vermiştir. Bu tarihten sonra yabancı sermaye giderek güçlenmiş, dış ticaret dengeleri daha da bozulmuş ve ülke dış borçlanmaya mecbur kalmıştır. Osmanlı Devleti’nde yaşanan mali bunalımlar sonucu ortaya çıkan bütçe açıkları, dış borçlanmanın en önemli sebebidir. Fetihlerin durması, artan savaş maliyetleri ve vergi gelirlerinin azalması bütçe açıklarına neden olmuştur. XVII. yüzyılın ortalarına kadar yaşanan bütçe açıkları, Galata bankerleri olarak bilinen sermaye sahiplerinden alınan kredilerle kapatılmıştır. Ancak Osmanlı’daki idari yapı ve ordunun modernleştirilme çabaları, devlet harcamalarının daha da artmasına neden olmuştur. XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa, Osmanlı Devleti’ne sadece mal satmakla yetinmeyip sermaye yatırımı da yapmaya başlamıştır. Büyük bankalar tarafından tahviller aracılığı ile devletlere borç vermek kazançlı bir iş hâline gelmiştir. Böylece Avrupa devletlerinin borç alan ülkeyi mali kontrol altına alması da kolaylaşmıştır. Bu yüzden İngiltere ve Fransa kendilerinden borç alması için Osmanlı’ya baskı yapmıştır.
Osmanlı devlet adamları sık sık ortaya çıkan para darlığına ve bütçe açıklarına rağmen dışarıdan borç para almaktan kaçınmıştır. Mustafa Reşid Paşa (Görsel 5.17), 1850-1851 mali yılında hazinenin maaşları bile ödeyemeyecek duruma gelmesi üzerine ilk dış borç antlaşmasını imzalamıştır. Fakat dış borçlanmanın doğuracağı tehlikeleri gören Sultan Abdülmecid anlaşmayı onaylamamıştır. Hazine, 2 .200.000 Osmanlı lirası tazminat ödeyerek anlaşmayı feshetmiştir. Cevdet Küçük-Tevfik Ertüzün, “Düyûn-ı Umûmiyye”, s.58-62’den düzenlenmiştir.
1853 yılında başlayan Kırım Harbi (Görsel 5.18), Osmanlı maliyesini zor durumda bırakmıştır. Osmanlı yöneticileri, Kırım Savaşı’nda destek veren İngiltere ve Fransa’nın kredi açma konusundaki tekliflerini kabul ederek ilk borç antlaşmasını 24 Ağustos 1854 tarihinde İngiltere ve Fransa ile imzalamıştır. Böylece Osmanlı tarihinde dış borçlanma dönemi başlamıştır. İlk borcun üzerinden henüz bir sene geçmişken savaş giderlerini karşılamak için devlet, çok daha ağır koşullar altında İngiltere’den ikinci kez borç almıştır. Osmanlı, aldığı bu borca karşılık Mısır gelirleri ile Suriye ve İzmir gümrüklerini teminat göstermiştir. 1881 yılına kadar Osmanlılar, Avrupalı devletlerden toplam on altı kez borç almıştır. Her borç alışta devlet, gelir kaynaklarını teminat olarak göstermiş ve bu durum ülkeyi ipotek altına sokmuştur.
Osmanlı Devleti’nin borç aldığı paraların nerelere harcanacağı borç veren devletler tarafından belirlenmiştir. Adapazarı’nda yetişen patatesi İstanbul’a getirmek isteyen Osmanlı sadrazamı, İstanbul-Adapazarı arasında yapılacak yol için 1860 yılında Avrupa’dan borç para istemiştir. Avrupalı sermaye sahipleri, “Şimdi size sadece silah almanız için para lazım, onu veririz. Tabii silahları kimden alacağınızı da biz tayin ederiz.” demiştir. E. Keskinkılıç, “Düyûn-ı Umûmiye İdaresi ” s.373-374’ten düzenlenmiştir.
Osmanlı Devleti, XIX. yüzyıl boyunca daha fazla ve daha yüksek faizle borçlanmaya devam etmiştir. Alınan dış borçların sadece %7,8’i Rumeli demiryolu yatırımına ayrılmıştır. Geriye kalan büyük kısım ise plansız ve kontrolsüz kamu harcamalarına, borç taksitlerinin ödenmesine, sarayların yapımına, orduya ve devlet memurlarının maaşlarının ödenmesine harcanmıştır. Böylece ödenemeyen dış borçlar yeni borçlanmaları da beraberinde getirmiştir. Dış borçlanmaya rağmen masraflarını karşılayamayan Osmanlı Devleti, bir iç borçlanma anlamına gelen kâğıt para basımına başvurmuştur. “Esham-ı cedide” adı verilen bu senetler bir tür hazine bonosudur. Hazinenin senelik borç yükünün ağırlaştığını gören Sultan Abdülmecid, düzenli bir bütçe çıkarmak ve uygulamak için bir komisyon oluşturulmasını emretmiştir. Ancak kamu harcamalarında tasarrufa uyulmadığı için bu komisyon olumlu bir sonuç elde edememiştir. Bu durumda günlük giderleri bile karşılamakta sıkıntı çeken hazine, yabancı piyasalardan borç almaya devam etmiştir. Ekonomik hayatı canlandıracak yatırımlara kaynak ayrılamadığı için borçlar giderek ödenemez olmuş ve en sonunda da Osmanlı maliyesi iflas etmiştir.
Osmanlı Maliyesinin İflası Osmanlı Devleti’nin, 1875 yılında bütçe açığı 5 milyon lirayı geçiyordu. Aynı yıl 14 milyon lira dış borç taksitinin ödenmesi gerekiyordu. Rumeli’de isyanlarla uğraşan ordu için de acilen 2 milyon liraya ihtiyaç vardı. Bu durum karşısında Sadrazam Mahmud Nedim Paşa, dünya borsalarını ayağa kaldıran bir mali operasyona girişti. 1875 tarihinde padişahın da onayı ile bir kararname yayımlandı. Bu kararnamede, dış borç taksitinin yarısının nakit olarak ödeneceği, yarısı için de %5 faizle beş yıl vade yapılacağı belirtildi. Bunun için bütün gümrük gelirleri tuz, tütün ve ağnam vergisi ile Mısır eyalet gelirlerinin teminat gösterileceği açıklanmıştı. Osmanlı’nın bu kararına, Avrupalılar büyük tepki göstermişti. Cevdet Küçük-Tevfik Ertüzün, “Düyûn-ı Umûmiyye”, s.58-59’dan düzenlenmiştir.
1876’da tahta çıkan Sultan II. Abdülhamid (Görsel 5.20), Osmanlı borçlarının devletlerden değil şahıslardan alındığını ifade etmiştir. Bu sebeple borçlar konusunun siyasi yönünün bulunmadığını söyleyen Sultan II. Abdülhamid, meselenin doğrudan alacaklıların temsilcileriyle çözülmesi gerektiğini belirtmiştir. II. Abdülhamid, dış borçlar meselesinin bir an önce çözüme kavuşturulmasını, devletin çıkarları açısından gerekli görmüştür. Böylece Avrupa’nın her fırsatta borçları bahane ederek Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahale etmesi engellenmek istenmiştir. Bu nedenle Bâbıâli, 3 Ekim 1880 tarihli bir nota ile alacaklıların temsilcilerine görüşme çağrısında bulunmuştur.
II. Abdülhamid’in Meclis Konuşması “Babam I. Abdülmecid, Tanzimat’ı başlatıp ülkenin huzur içinde refaha ulaşması için gereken her tedbiri almış, işler de iyiliğe gider olmuşken Kırım Savaşı çıktı. Savaş dolayısıyla harcamalar arttı. O zamana değin kimseye bir akçe borcu olmayan hazinemiz borçlanmak durumunda kaldı. Borç kapısı işte böyle açıldı. Ama iç ve dış sıkıntıların sonu gelmedi. Devlet mali sıkıntıyı yenemedi. Ödemeler durduruldu. Bu tutum, dürüst bir hareket sayılmaz. Borç yaparak finansman, o günü, o anı kurtarır ama geleceği sıkıntıya sokar. Bu sıkıntı bizim tahta çıktığımız şu anda bütün ağırlığıyla karşımızdadır. Biz, istibdat idaresine son vermeyi, meşveretin bütün bu güçlükleri yenmeye kadir olacağına inandığımız için karar verdik. Hepinizden ricam şudur: El ve gönül birliği ederek gerekli tedbirleri alın; çıkması yararlı olacak yasaları çıkarın, mali reform yapın, ülkeyi bu sıkıntılı durumdan kurtarın.” demiştir. Bedri Gürsoy, “100. Yılında Düyun-u Umumiye İdaresi Üzerinde Bir Değerlendirme”, s.18’den düzenlenmiştir.
Temsilcilerle yapılan görüşmeler sonucunda 20 Aralık 1881’de “Muharrem Kararnamesi” yayımlanmıştır. Bu kararnameye göre Maliye Bakanlığı dışında bağımsız bir Düyûn-ı Umûmiye yönetimi kurulmuştur. Bu yönetim; İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya, Osmanlı ve Galata bankerlerini temsil eden yedi kişilik bir konseyden oluşmuştur. Osmanlı Devleti, Düyûn-ı Umûmiye yönetimine altı kalemden oluşan vergi gelirlerini vermeyi kabul etmiştir. İdareye bırakılan altı kalem vergi (Rüsum-u Sitte); tuz tekeli gelirleri, tütün tekeli gelirleri, damga vergisi, pul gelirleri, içkiler üzerinden alınan vergiler, balık avı vergileri ve kararnamede isimleri yazılı vilayetlerin ipek gelirlerinden oluşmuştur. Düyûn-ı Umûmiye İdaresi; kendisine verilen gelirlerin toplanmasından, işletilmesinden ve alacaklıların borçlarının ödenmesinden sorumludur. Bu idare, Osmanlı Devleti’nin hem dış borçlarını hem de iç borçlarını ödeyecektir. Osmanlı Hükûmeti, Düyûn-ı Umûmiye yönetimine vergilerin toplanması konusunda her türlü yardımda bulunmayı taahhüt etmiştir. Konsey, başlangıçta yalnız kendisine bırakılmış olan vergileri toplamakla yetinmiştir. Düyûn-ı Umûmiye sonradan sanayide ve ticarette yatırımlar yapmak yoluyla etkinliğini artırmıştır. Sultan II. Abdülhamid’in reformları ve Düyûn-ı Umûmiye İdaresi (Görsel 5.21) ile yeniden güven kazanan yabancı sermaye sahipleri, Osmanlı Devleti’nde yeni yatırımlara girişmiştir. II. Abdülhamid Dönemi’nde bütçeyi dengelemek için yeni borçlar alınsa da ekonomik hayatı canlandıracak yatırımlar yapılmıştır. Ancak Düyûn-ı Umûmiye İdaresi’nin kuruluşundan sonra Osmanlı ekonomisinin önemli bir kısmı kademeli olarak yabancıların denetimi altına girmiştir. Bu durum Osmanlı hazinesinin değil Avrupalı alacaklıların zenginleşmesine sebep olmuştur.