Bu “sanat sepet” tayfası denilen güruh, ekranlarda ve sahnelerde Türk milletinin cebinden çıkan parayla lüks içinde yaşarken, her fırsatta bu millete ve onun kimliğine dil uzatmayı kendilerine vazife edinmişler. Çıkıp utanmadan “Türk olmaktan utanıyorum” diyen Teoman ve onun gibiler, aslında kendi köksüzlüklerini itiraf ediyorlar. Bu vatanın ekmeğini yiyip, suyunu içip, sonra da bu milletin tarihine ve kimliğine sırt dönmek, tam manasıyla yediği kaba tükürmektir. Zaten bunların genetik haritasına, kökenine baksan; Türk’ün asaletinden değil, Balkanlar’ın, Kafkaslar’ın ya da Orta Doğu’nun orasına burasına savrulmuş, bu topraklara sığınmış köksüz birer kalıntı olduklarını görürsün. Türk olmak bir şereftir ve bu şeref, o nankör omuzlara ağır gelir.

Gök Tanrı’nın inayetiyle yeryüzünü titreten Mete Han’ın, Çin sarayını kırk çerisiyle basan Kürşad’ın, Roma’yı dize getiren Atilla’nın ve dünyayı Türk’ün nizamına sokan Yavuz Sultan Selim’in torunları bu topraklarda hala nefes alırken, bu nankörlere meydan bırakmak ecdadın ruhuna hakarettir. Türk milleti, kendisine “hakaret” etmeyi modernlik sanan, bölücülerin taziye mesajlarını beğenen, her fırsatta Türkiye aleyhtarlığı yapan bu sanatçı kılıklı yapılara artık o sert Osmanlı tokatını indirmelidir. Sığınmacı olarak gelip, bu vatanın imkanlarıyla palazlanıp, sonra da efendilerine yaranmak için Türklüğe küfredenlerin sonu, tarihin o karanlık ve utanç dolu çöplüğüdür.
Bu topraklar Mustafa Kemal’in dediği gibi “ne mutlu Türk’üm diyene” diyenlerin vatanıdır; Türk olmaktan utananların, bu kimliği bir yük olarak görenlerin değil. Türk milleti, kendi alın terini bu nankörlere yedirmemeli, onları boykotla ve sosyal dışlanmışlıkla kendi karanlıklarına gömmelidir. Atalarımızın kanıyla sulanan bu kutsal topraklarda, hainin ve nankörün yeri yoktur. Ya bu milletin değerlerine saygı duyacaklar ya da çekip ait olduklarını hissettikleri o karanlık mahfillere gidecekler. Türk’ün töresinde nankörün yeri kapının dışıdır, o kapı da artık bu güruhun suratına sertçe çarpılmalıdır.