Sultan Süleyman’ı Babalıktan Reddeden Şehzade!

Sultan Süleyman’ı Babalıktan Reddeden Engelli, kambur bir şehzadesi var. Kim biliyor musunuz? Buyrun dinleyin! Şehzade Cihangir’in hikayesi, Osmanlı tarihinin en ağır, en kasvetli ve vicdan azabı dolu sayfalarından biridir. O, sarayın mermer sütunları arasında doğuştan gelen o kamburuyla sadece bedensel bir yükü değil, ruhunda koca bir cihanın kederini taşıyan bir şehzadeydi. Cihangir için bu dünya hiçbir zaman süt liman olmadı; o kambur onun hem kaderi hem de bu dünyadaki imtihanıydı. Ama asıl yıkımı, sırtındaki o kemik yükü değil, babası Kanuni Sultan Süleyman’ın kendi elleriyle boğdurttuğu ağabeyi Şehzade Mustafa’nın ölümü oldu.

Cihangir ile Mustafa arasındaki bağ, sıradan bir kardeşlikten çok öteydi. Mustafa, Cihangir için sadece bir ağabey değil; onu hor görmeyen, sırtındaki o kambura bakıp acımak yerine ruhundaki o cevheri gören tek kişiydi. Mustafa’nın o meşhur Konya Ereğli ovasındaki çadırda babasının emriyle, dilsiz cellatlar tarafından boğulması, Cihangir’in dünyasının başına yıkıldığı andır. Denilir ki, Cihangir o çadırın önünde ağabeyinin cansız bedenini gördüğünde, ruhu bedeninden o an kopup gitmiştir.

İşte o andan itibaren Cihangir, “Muhteşem” diye anılan babası Sultan Süleyman’ı gönlünde ve zihninde babalıktan reddetti. Babasına olan bakışları artık saygıyla değil, derin bir nefret ve bitmek bilmeyen bir sitemle doluydu. Süleyman, cihanı dize getiren bir padişah olabilirdi ama Cihangir’in gözünde evlat katili, adaletini hırsına kurban etmiş bir zâlimdi. Yemekten içmekten kesildi, uykuyu kendine haram etti. Babasının yüzüne her baktığında, ağabeyinin boğazına dolanan o yağlı kemendi gördü.

Cihangir’in ölümü bir hastalık ölümü değildir; o, kahrından, vicdan azabından ve babasına olan o derin kırgınlığından dolayı eriyip gitmiştir. Halep’te geçen o son günlerinde, bedeni çektiği acılara daha fazla dayanamadı. Ağrıları o kadar şiddetliydi ki, ne hekimlerin şurupları ne de afyonlar onun ruhundaki yangını söndürmeye yetti. Her nefesinde “Mustafa” diye sayıkladığı, babasının yüzüne bakarken “Beni de öldür, beni de kurtar bu yükten” diye feryat ettiği rivayet edilir.

Sonunda, o narin bedeni bu koca kederi daha fazla taşıyamadı. Cihangir, babasını affetmeden, ağabeyinin yasını kalbine gömerek, o kambur sırtında dünyanın en ağır acısıyla bu dünyadan göçüp gitti. Kanuni gibi bir devin karşısında, sadece sitemiyle ve ölümüyle dimdik duran, babasının vicdanını ömür boyu sızlatan o küçük dev adamdır Cihangir. Türk tarihinde liyakatin ve kardeşlik hukukunun nasıl ayaklar altına alındığının en hüzünlü sessiz çığlığıdır.

Sultan Süleyman’ın o meşhur ihtişamı, Cihangir’in ölümüyle birlikte aslında büyük bir yara almıştı. Cihangir, sadece bir şehzade olarak ölmedi; bir devrin vicdanı olarak can verdi ve o günden sonra ne Süleyman ne de imparatorluk bir daha eski huzurunu bulabildi. Atalarımızın binlerce yıllık töresinde evlat canına kıymak yoktur, hakanlar adaletle hükmeder; Cihangir işte o törenin bozulmasına karşı canını feda eden bir sessiz kahramandı.

Bir Cevap Yazın

Türkçe Malumatlar sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin