Etiket arşivi: osmanlı devleti

Payitaht Abdülhamid Dizisindeki Başı Kapalı Kadınların Gerçekte Başı Açık mıydı?

Payitaht Abdülhamid Dizisinde sarayda yaşayan kadınlara baktığımız hepsinin boyunlarına kadar kapalı giysiler giydiği ve başlarını da kapattığı görünmektedir. Hiçbirinin boyunları ve saçları gözükmemektedir. Gerçekte böyle miydi? Bu eğitimli kadınlar normalde nasıl giyinirdi? İşte Osmanlı Sarayındaki kadın sultanların gerçek görüntüleri ve payitaht Abdülhamid’deki görüntüler aşağıda gördüğünüz gibidir. Başları ve boyunları açık kadınlar. Osmanlı da her kadın tabii ki açık değildi. Başörtüsü takanlar veya kara çarşaf giyenler de vardı ancak hanedan üyeleri yani Osmanlı Sultanları ile akraba olan kadınlar genelde açıktılar. İsterseniz internette kadın sultanların gerçek fotoğraflarını bulabilirsiniz. Türklüğü sakın Avrupalılar gibi hayvanca açılmak veya Araplar gibi kapanmak olarak algılamayın. Maalesef ki medya sürekli Türklere ya Avrupalılar gibi açılmayı ya da Araplar gibi kapanmayı öğretiyor. Osmanlı Hanedan üyeleri ne Avrupalılar gibi tamamen açık giyinirdi ne de Arap gibi tamamen kapanırdı. İşte aşağıda gördüğünüz görseldeki gibiydiler. Bir kadının başının açık olması onu orospu yapmaz. Böyle saçma sapan düşüncelerden de arının. Tarihi çarpıtmayın. Türkler Arap değildir, Avrupalı’da değildir. Ayrıca Sultan Abdülhamid aldığı bir kararla çarşaf giyilmesini de yasaklamıştır. Kısacası arkadaşlar, tarihi Kemalist ideolojiden veya İslamcı ideolojiden öğrenmeyin. Gerçekleri çarpıtmayın. Türk milleti gerçekten İslamcılar ve Kemalistler arasındaki kavgadan bıktı artık. Bir rahat bırakın milleti. Yeter! Lailik, şeriat, şu bu. Başka derdiniz yok mu? Birileri laiklik adı altında millete hakaret eder, diğeri de İslam ve Şeriat adı altında millete hakaret eder. Yeter yahu.

Emperyalizm Zenginlik Ve Ferah Getirir

Emperyalist ülkelerin ortak yönüne baktığımız da hepsinin zengin olduğunu ve halkın alım gücünün yüksek olduğunu görürüz. Bugün dünyanın demokrasi ve özgürlük havarisi ABD bile dediklerine zıt bir şekilde emperyalizmin etinden sütünden yararlanmaktadır. Küçük ülkelerin üstüne çökmekte, oranın yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömürmektedir. Bu doğanın kanunudur. Doğada da güçlü olanlar zayıf olanları elemektedir. Türkiye emperyalist yarışta geri kalmış bir ülkedir. Türkiye sanayi devrimini kaçırarak adeta kendi ayağına sıkmış bir devlettir. Zaten 1. Dünya Savaşına sanayisini yükseltmiş bir ülke olarak girseydik büyük ihtimal savaşta yenilmeyecektik. 1. Dünya Savaşında Almanya’nın müttefikleri de zayıftı. Avusturya Macaristan, Bulgaristan gibi iki zayıf ülkenin yanında bir de sanayisi güçlü olmayan Türkiye vardı, fakat Türkiye mevcut durumuna göre çok iyi direnmiş ve çok fazla kayıp vermiş bir ülkedir. Ancak her ne şekilde olursa olsun savaşta yenildik. ABD ise savaşa sonradan dahil olmuş, savaştan önce de İngilizler ve müttefiklerine silah satarak kasasını doldurmuş, savaşa sonradan dahil olarak da yeni dünya düzeninde söz sahibi olmuştur. İkinci Dünya Savaşından sonra da dünyayı yönetme iradesini İngilizlerden alarak mutlak bir güç haline gelmiştir. Bu gücünü SSCB’yi yıkarak perçinlemiş ve tek kutuplu dünya düzenini getirmiştir.

ABD’nin refahı sadece Emperyalizm ile gelmemiştir. Çünkü ABD zaten kaynak bakımından da zengin bir ülkedir ve çok fazla beyin göçü almaktadır. Belçika, Hollanda, Fransa gibi ülkeler ise saf Emperyalist güç ile zenginlik elde etmiştir. Küçücük Belçika Afrika’da büyük bir sömürü düzeni kurmuştur. Oradan çaldığı altınlarla ve elmaslarla dünyanın en zengin ülkelerinden biri olmuştur ve Belçika halkı da refah içinde yaşamaktadır. Çin ve Rusya gibi doğu ülkelerinde ise Emperyalist olsa bile halkı her zaman fakirlik içinde yaşamaktadır. Çünkü bu ülkelerde emperyalist kültür sadece devlete çalışmaktadır. Batı Emperyalizminde ise devlet ele geçirdiği ganimetleri ve elde ettiği refahı kendi vatandaşı ile paylaşmaktadır.

Türkiye’de anti emperyalist tavır alan çok vatandaş var. Emperyalizmi dillerine dolaşmışlar. Arkadaşlar, anti emperyalist olursanız Belçikalısı, İngilizi, Fransızı, Amerikalısı hatta Araplar bile ülkenize gelir ve krallar gibi yaşar siz de kendi ülkenizde mülteci konumuna düşersiniz. Türkiye emperyalist olduğunda batı tipi bir emperyalizmi benimseyecek yoksa doğu tipi bir emperyalizm mi? Umuyoruz ki emperyalist düzene geçer ve batı tipi bir emperyalizmi benimser de Türk milleti artık refaha geçer.

Siz saldırmasanız size saldıranlar çok olacaktır. En büyük savunma saldırıdır. Siz sömürmeseniz başkaları sömürür. Ya sömüren olacaksınız ya da sömürülen.

Şah İsmail Ordusundaki Kadın Savaşçılar ve Yavuz Selim’in Tutumu

Şah İsmail Ordusundaki Kadın Savaşçılar ve Yavuz Selim’in Tutumu

Safevi Kızılbaş Türkmen Ordusu sadece erkeklerden oluşmuyordu. Kadınlarda savaşa katılıyor, zırh kuşanıyor, kılıç sallıyordu. Mesela Çaldıran Savaşı’nda Kızılbaş Ordusunda iki bin kadar kadın savaşçı vardı. Şah İsmail’in eşi Taçlı Begüm Sultan’da savaşa katılan kadınlardandı. Savaştan sonra alanı gezen Yavuz Selim Kızılbaş kadın savaşçılarını görünce hayranlığını gizlememiş ve hayatlarını kaybeden Kızılbaş Türkmen Kadınlarına askerlere yakışan bir tören düzenleyerek defnedilmelerini emrini vermiştir. Nitekim bu olay hakkında İtalyan tarihçi Sagredo şöyle yazmıştır.

‘Ölüler arasında kadın cesetleri bulunmuş, cesaretleri, yiğitlikleri ve vatanseverlikleri Yavuz Selim’de hayranlık uyandırmışlardır, bunun için onları toprağa askeri onurla vermelerini emretmiştir.

Viking Torunu İzlandalıların Türk Nefreti

Vikingler dünya tarihinde ufak bir yer kaplasa da herkesin bildiği bir kavimdir. Yaptıkları denizaşırı seferler, yağmaladıkları köyler ve şehirler ile köleleştirdikleri insanlarla hafızalara kazınmıştır. Vikingler kiliseleri yağmalar, çocuk, yaşlı, kadın demeden herkesi öldüren ve korku duyulan bir kavimdir. Vikingler çoğu millet tarafından barbarlıkla anılmış ve korku duyulmuştur. Vikinglerin geleceğini duyanlar yaşadıkları yeri terk edip kaçardı. İşte Vikingler böyle bir kavimdi ancak Vikingler Türkleri gördüklerinde ise süt dökmüş kediye döndüler…

1627 yılında Küçük Murat Reis önderliğindeki Türk korsanları İzlanda’ya ayak basarlar. İzlanda’da ise Viking asıllı Kuzeyliler yaşamaktadır. Adaya ayak basan korsanlar sadece Türklerden oluşmuyordu. Hollandalı, İngiliz, Cezayirli, Faslı, İtalyan asıllı gibi Türk olmayan unsurlar da vardı. Ancak hepsi Osmanlı’ya bağlıdır, geminin sancağında da Türk bayrağı vardır. Murat Reis, 12’si kadırga 15 parçadan oluşan donanması ile İzlanda’ya giderken ilk önce Manş Denizi’nden geçti, sonra Kuzey Denizi boyunca Danimarka ve Norveç kıyılarını topa tutarak, 20 Haziran 1627 tarihinde İzlanda sahillerine ulaştı. Ülkenin Austurland denilen doğu bölgesi ile İzlanda kıyılarına çok yakın konumda bulunan Vestmannaeyjar adası Türk korsanları tarafından yağmalandı. Türkler, 16 Temmuz tarihine kadar 26 gün boyunca İzlanda’yı işgal altında tuttular. Bu sürede genç ve sağlıklı kişileri köle olmak üzere esir edildi. 400 yıl önce olan olmuş bu olayı İzlandalılar unutmadı. Viking Torunu İzlandalılar bu olaydan sonra bir yasa çıkardılar. Yasa göre Türk öldürmek serbestti ve Türk öldüren biri herhangi bir ceza almıyordu.

Ancak bu yasa nedeniyle hiçbir Türk vatandaşı öldürülmedi. Hatta bu yasa daha sonraki yıllarda unutuldu. Ta ki bir İzlandalı’nın yeniden bu yasayı gündeme getirmesine kadar. Türklerin öldürülmesine serbestlik tanıyan bu yasa 1970’lerde kaldırıldı. Ancak İzlanda’da bu üç şehirde hala Türkler zaman zaman “Tyrkjaranid” yani “İnsan çalan Türk” olarak anılabiliyor. Çocuklar ufakken “Türkler sizi kaçıracak” diye korkutuluyor.

1627 yılında düzenlenen bu istila, İzlanda kültüründe derinden hissedilerek bu hadiseyi birçok sanat ürününe yansıttığı görülmektedir. Tyrkjaránid adlı İzlanda halk şarkısı da bunlardan biridir. Şarkı, Türkler tarafından esir edilenlere ağıt olarak yapılmıştır. İzlandalılar bu şarkı ile ağlayarak esir edilenleri yad etmektedir.

Yavuz’un Yeni Çeri Ocağına Verdiği Ayar

Dulkadiroğlu Beyliği’nin ilhakından sonra İstanbul’a dönen Sultan 1.Selim, gerek Çaldıran öncesi, gerekse Amasya’da asker tarafından yapılan yağma, serkeşlik ve isyan hareketleri üzerine bazı tedbirler alıp derhal uygulamaya koyma zaruretini duymuştur. Askeri tam bir disiplin altına alıp Yeniçeri Ocağı’nı ıslâh etmek amacıyla, Ocak üzerinde an’ane gereğince büyük bir nüfuzu bulunan Ocak ihtiyarlarını huzuruna çağırarak Amasya’daki itaatsizliğin müsebbiblerinin kimler olduğunu sormuştur. Bunlar, yine Ocak anlayış ve yardımlaşması gereği olarak “Cümlemüz mücrimüz, devletlû Hüdâvendigâr’dan afvumuzu reca eylerüz” diye cevap vermişlerdir. Padişahın devlet ricalini bu yolla sorguya çekmesi sonucu ortaya bir takım isimler çıkarmış; bunlardan Kadıasker Tacizade Cafer Çelebi, 2. vezir İskender Paşa ve Sekbanbaşı Balyemez Osman Ağa’nın da dahil olduğu devlet adamları isyan teşvikçileri olduklarından idam edilmiştir. Bunu müteakip Sultan 1.Selim, Yeniçeri Ocağı’nın ıslahı için, ihtiyarlarla anlaşıp bazı tedbirler almıştır. Buna göre, bundan böyle Yeniçeri Ağası saray tarafından, Ocak Erkân-ı Harbiyesi de saltanat makamınca tayin edilecekti. Bu suretle, yüksek kumanda heyetini, daha sıkı bağlarla saltanat makamına bağlamıştır.

Düşmana Korku Veren Birlikler: Akıncılar!

Akıncılar, Osmanlı Türklerinin kuruluş ve yükseliş döneminde oldukça önemli bir askeri sınıftır. Akıncılar sadece Türk olurdu. Ancak Mihaloğulları gibi bir iki tane aslen Türk olmayan fakat sonradan Türkleşen Akıncı aileleri de vardır. Batılılar Mihaloğlu’na “Sen Türk değilsin, bir Bizans soylususun. Türkleri bırak, bize katıl” dediğinde Mihaloğlu ise şu cevabı vermişti “Türk olarak doğmadıysak Türk olarak ölürüz” işte akıncı teşkilatı Türklüğe bu şekilde bağlı bir teşkilattı. Zaten bir iki aile dışında tüm akıncılar tamamen Türk kökenden gelmeydi. O Türk olmayan aileler de süratle Türkleşmiştir. Akıncılar önemle seçilir, bıyığına tarak geçmeyen akıncı olamazdı. Akıncıların hepsi bıyıklıdır. Bu bıyık genelde Orta Asya Türklerinin bıraktığı bıyıktandır. Akıncılar görev yaptıkları bölgelere göre Türkçeden başka dillerde öğrenirlerdi, ortak dilleri Türkçe ise diliydi. Akıncılara ülkenin uç bölgelerinde konaklar istihbarat, keşif, yağma gibi çeşitli görevler verilirdi. Akıncılar hafif zırh giyer düşman topraklarına hızlı girip keşif yapar ve aynı hızda çıkardı. Akıncılar meydan muharebelerinde de savaşırdı.

Akıncılar zırhlarının hafif olması sayesinde çok hızlı hareket ederlerdi. Ok ve kılıcı çok iyi kullanır ve Türkmenlerden seçilirdi. Türkmenlerden seçilmesinin nedeni ise göçebe hayata ve at sürmeye çocukluktan alışkın olmalarıydı. Akıncı olabilmek için kefil şarttı. Kefil köy imamı, halk tarafından itibarı olan kişiler olmalıydı. Akıncı alımlarında Akıncı çocuklarına öncelik gösterilirdi. Zayıf, çelimsiz gençler Akıncı olamazdı. Akıncı olmak için disiplinli bir şekilde talim yapılmalı ve taşı sıktığında suyunu çıkarmanız gerekmekteydi. Akıncılar çok güçlü savaşçılardır. Akıncılar gittikleri her yere korku ve dehşeti getirmişlerdir. Acımasız ve korkusuzlar. Aynı zamanda Türklüğe de bağlılar. Türklüğe bu derece bağlı olduklarından dolayı da halk arasında “Atlı asker isyan etmez” sözü söylenirdi. Çünkü devşirme yeniçeriler isyan ederken akıncılar ise isyan hareketinde bulunmazdı. Halkın atlı asker demesinin bir sebebi de Akıncılar her zaman ata binerdi. Ata binemeyende de akıncı olmazdı.

Akıncı” sözü Türkçe kökenlidir. Ak- “akmak” fiilinden gelişen sözün yapısında fiilden isim yapım eki “-n” ve isimden isim yapım eki “+CI” vardır: Ak-ı-n+cı. Sözün anlamı “ak-” fiilinin “art arda ve toplu olarak gitmek” “akın etmek, istilâ etmek, hücum etmek” anlamlarından kurulmuştur.

Tarihî dönemde edebiyatta akıncılar, akıncılıkla ilgili konular işlenmiştir. Savaş, akın ve kahramanlıkla örülü akıncı tarzı hayat, halk arasında yaygın bir romantik-fantastik tür olmuştur. Osmanlı halk edebiyatında çok sayıda örnekleri vardır. Serhat türküleri tarzı, Alişimin Kaşları Kara, Estergon Kalası gibi çeşitli türküler bunlara örnektir. Türk şair Yahya Kemal Beyatlı’nın “Akıncı” adlı bir şiiri bulunmaktadır.

Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!
Bir yaz günü geçtik Tuna\’dan kaafilelerle…

Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan.
Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan.

Bir gün dolu dizgin boşanan atlarımızla
Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla…

Cennette bugün gülleri açmış görürüz de
Hâlâ o kızıl hatıra titrer gözümüzde!

Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!.

Yunanlıların Nefret Ettiği Yunanlı!

Yunanlıların Nefret Ettiği Yunanlı!

Konstantinos Mousouros, Kostaki Musurus Paşa olarak da bilinir, Osmanlı İmparatorluğu’nun Yunanistan, Avusturya, İngiltere, Belçika, ve Hollanda büyükelçiliğini yaptı. 1807’de Konstantinopolis’te (İstanbul) doğdu. Kardeşi Pavlos Mousouros da diplomat oldu. Mousouros, 1840’ta Türkiye’den yeni bağımsızlığını kazanan Yunanistan Krallığına elçi olarak atandı ve bu pozisyonu 1848’e kadar sürdürü.

Yunan kökenlidir fakat Yunanlılar tarafından hiç sevilmezdi. Yunanlılar tarafından tarafından Türkçü olmakla suçlanan paşa, Yunanistan’daki ofisinde Yunan Milliyetçileri tarafından ofisi basılarak kurşunlandı ve sakat kaldı.

1876-78’de resen Osmanlı İmparatorluğu’nun kısa ömürlü Senatosu’nun bir üyesiydi. İyi eğitimli, 1883’te Mousouros, Dante’nin İlahi Komedyasını eski Yunanca ve Türkçe’ye çevirdi. Evliydi ve daha sonra Samos Prensi olacak olan Stephanos Mousouros adında bir oğlu vardı.

Efsane Komutan Subutay

20’den fazla sefer yöneten ve 65 meydan muharebesi kazanan Cengiz Han’ın Acımasız ve Efsane komutanı Subutay, Orta Asya Türklerinden Tuvalılara mensup olduğu düşünülen Uranhay kabilesindendir. Moğolların Gizli Tarihi adlı eserde babası Çarçuday, Timuçin’in babası Yesügey’in dostu olarak belirtilmektedir. Bu esere göre Timuçin (Cengiz Han) doğduğunda Subutay’ın babası Çarçuday samur derisinden bir kundak hediye ederken, yanında götürdüğü çocuk yaştaki oğlu Çelme’de Cengiz Han’a arkadaş ve hizmetkar olmak üzere yanında bırakıldı. Hem Celme hem de Subutay, ilerde Noyan (General) olacak ve Cengiz’in en güvendiği adamlar olacaktır.

Yesügey’in 1167 senesinde öldürülmesinden sonra Timuçin için işler yolunda gitmedi. Düşmanları kendisini yakalamak istemesi üzerine Çelme’de onunla beraber kaçak olarak yaşadı. Sonraki dönemde Çelme’nin kardeşi olan Subutay’da Cengiz’in saflarına katıldı. Aynı yemeği yediler, aynı suyu içtiler. Aralarında büyük bir bağ vardı. Timuçin, çocukken tanıştığı kan kardeşi Camuka’dan yardım istedi ve karısı Börteyi kaçıran Merkitleri ortadan kaldırdı. Karısın kurtardı. Ancak sonra Camuka ile Timuçin ters düştü. Subutay, bazı boyların desteğini alan Camuka ile Timuçin’in mücadelesinde abisi Çelme ile birlikte Timuçin’in safında yer aldı. Timuçun boylar arasındaki savaşları kazandıktan sonra “Cengiz Han” adını aldı. Tüm göçebeleri tek çatı altında topladı ve Büyük Türk-Moğol kağanlığını kurdu. Subutay tüm istilalarda yerini aldı. Subutay, 1219’da Harzemşahlar üzerine yapılan seferde görev aldı. Deşt-i Kıpçak ile İdil-Ural bölgesinde askeri faaliyetlerde bulunarak zaferler elde etti. Cengiz Han’ın vefatı ile Ögeday’ın başa geçmesinden sonra Batu Han’ın emrinde Doğu ve Orta Avrupa’nın ele geçirilmesinde rol oynadı. 1241 yılında günümüz Macaristan’ın kuzey doğusundaki Mohi’de Subutay’ın da katıldığı savaşta Moğollar, Macarlar’ı ağır bir yenilgiye uğrattı. 1246 yılında tahta geçen Güyük Han tarafından Çin’deki Song hanedanına karşı gönderilen orduyu komuta etti. Seferin tamamlanmasından sonra 1248 yılında Moğolistan’a geri döndü. Tarihte yetenek, taktik ve Cengiz Han’a bağlılık açısından Cengiz Han’ın ve Moğol İmparatorluğu’nun en seçkin generallerinden biri sayılmaktadır.

20’den fazla sefer yönetti ve 65 meydan muharebesi kazandı, bu sırada insanlık tarihinin en büyük bitişik imparatorluğu olan Moğol İmparatorluğu’nun genişlemesinin bir parçası olarak tarihteki herhangi bir komutandan daha fazla toprak fethetti veya ele geçirdi. Sık sık yaratıcı ve sofistike stratejiler ve birbirinden yüzlerce kilometre uzakta çalışan orduların rutin olarak koordineli hareketleri aracılığıyla zafer kazandı. Subutai, kendisini Çin, Orta Asya’dan Rus bozkırlarına ve Avrupa’ya götüren seferlerinin coğrafi çeşitliliği ve başarısı ile tanınır.

1. Dünya Savaşında İran Cephesi

İran Cephesi, Osmanlı İmparatorluğu ile Rus İmparatorluğu – Büyük Britanya ittifakı arasında, İran’ın kuzeybatısındaki bölgede I. Dünya Savaşı boyunca birçok çatışmanın yaşandığı cepheye verilen isimdir. Kafkasya Cephesi bittikten sonra Kafkasya’ya sıçrayan savaşlara da sahne olan bu cephe, Osmanlıların kendi toprakları dışında savaştığı ve ikinci dereceden önem taşıyan bir cephedir. Bu cephedeki savaşlar sırasında Tebriz şehri Osmanlılar ve Ruslar arasında birçok kez el değiştirmiştir. İran topraklarından geçip doğuya doğru yönelen Osmanlılar, Bakü’yü kuşattılar ve Bakü Muharebesi sonucunda şehri aldılar. Rusya’daki Ekim Devrimi ve sonrasındaki karışıklıklar, İran, Azerbaycan, Dağıstan ve bazı Kafkas topraklarının Osmanlı Ordusu’nun denetimine girmesini sağladı. Osmanlıların I. Dünya Savaşı’nı kaybetmesi üzerine İmzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’nın maddelerinden biri de Osmanlılar’ın işgal etmiş olduğu İran ve Kafkasya’daki topraklardan ordusunu derhal geri çekmesi idi. Bu antlaşma gereğince Osmanlı Ordusu bölgeden çekildi. Daha sonra bu bölgeler Rus ve İngilizler’in işgaline uğradı.

Don Volga Kanal Projesinin Önemi

Don Volga Kanal Projesinin Önemi

Türkiye’de kanal İstanbul tartışıladursun daha önemli bir kanal projesi vardı, eğer proje zamanında gerçekleşseydi Türk Dünyası ile Osmanlı arasında bir köprü oluşacak ve Rusya bugün ki gibi Türk dünyasını yutamayacaktı.

Karadeniz’le Hazar Denizi’ni birleştirerek Türklerin nüfuzunu tüm Kafkasya’ya hakim kılacak, Türkiye ve Türkistan’ın irtibatını tesis edecek, askeri, siyasi, stratejik ve iktisadi bakımdan büyük önem taşıyan projeydi. Bunun düşünülmesi, planlanması ve uygulamaya geçirilmesi bile o döneme niçin Türk asrı denildiğini anlamak için yeterlidir.

Hareketin görünen yüzü 1556’da Ruslar tarafından ele geçirilen Hazar Denizi’nin kuzeyindeki Astrahan Hanlığı’nın kurtarılması idi. Sefere 1569 yılında çıkıldı. Ancak asıl amaç; Don ve Volga nehrinin dirsek yaptığı ve karşılıklı olarak 50 kilometre kadar birbirlerine yaklaştıkları noktada bir kanalın açılması ve Karadeniz kuzeyindeki Azak Denizi’nden Don nehrine giren Osmanlı gemilerinin Volga’ya geçiş yaparak toplamda 950 km’yi bulan nehir yoluyla Hazar Denizi’ne inmelerinin sağlanmasıydı.

Kanuni’nin düşündüğü, ancak vefatından 3 yıl sonra uygulamaya konulabilen projeye II.Selim büyük önem veriyordu. Ancak Sokullu işin başına askerlikle bir ilgisi olmayan maliye müsteşarı Çerkes Kasım Bey’i getirmişti. böylelikle beylerbeyliğine terfi ettirilen ve paşalık ünvanını alan Kasım Paşa, hiç bilmediği bir ülkede anlamadığı bir işle vazifelendirilmiş olarak 4 Ağustos 1569’da donanmayla İstanbul’dan hareket etti.

Osmanlı donanması bu iş için Azak limanına 20.000 tımarlı sipahi, 8.000 yeniçeri, birkaç bin teknik personel ve usta çıkartmıştı. Kırım Hanı Devlet Giray Han’da 30.000 kırım atlısı ile gelmişti. Yerli halktan işçi olarak yazılan 30.000 kişi ile birlikte kanal ve Astrahan’ın fethi için ayrılan asker ve işçi sayısı 100.000’i buluyordu.

Ancak yönetimdeki basiretsizliklerden, Kırım Hanı’nın kanal projesi gerçekleştiğinde kendi öneminin kalmayacağını düşünmesi ve işleri yavaş tutmasından dolayı proje tamamlanamadı. Geç başlanan kazı çalışmaları soğuklara denk gelmiş ve işçilerden büyük kayıplar olmuştu. Aynı zamanda Yemen meselesi birinci dereceden önem kazanmaya başlamıştı. nihayet üçte biri gerçekleştirilen kazı durduruldu, ardından kıbrıs’ın fethi ve akabinde Avrupayla olan savaşlar bu projeye tekrar devam etmeyi olanaksız kıldı.

Katip Çelebi bu konuda şöyle demekte; ‘Kıssadan hisse budur ki, küçük adamla büyük işe mübaşeret caiz değildir. Maslahatın münasib ser-karı gerek. Zikrolunan hususa bir padişah varıp zamanıyla mübaşeret etse, ancak uhdesinden gelebilir ve bu çeşit işler sahib-himmet padişah işidir, vüzera ve serdarlar karı değilir.’

Birkaç ay kadar sonra Rus Çarı Korkunç İvan, İstanbul’a gönderdiği elçilerle karşılığı ne olursa olsun Türk dostluğunu muhafaza etmek istediğini bildirdi. Rusya henüz Kırım’a vergi veren bir devlet olduğundan, kendisine Türkistan yolunu kapatmaktan çekinmesi hatırlatıldı. Rusya meselesiyle uğraşmak Kırım’a bırakılmıştı, Devlet Giray Han, Moskova’ya girerek Rusları ağır bir şekilde yendi. Ancak bu meselede kalıcı bir netice elde edilememiş olup projenin gerçekleşmemesiyle Rusya ve İran, Türk dünyasının ortasına kesin bir şekilde yerleşmiş, Türkiye ile Türkistan’ın bütün ilgisi kesilmiştir.

Don-Volga kanalı, Ruslar tarafından bütün modern teknikler kullanılarak 383 yıl sonra, 1952’de ancak açılabildi.

Kaynak: Türk Tarihinden Yapraklar | Yılmaz Öztuna

Efsanevi Gemi! Nusret Mayın Gemisi!

Nusret Mayın Gemisi 1911 yılında Almanya’da imal edildikten sonra 1914 yılında Türkiye arafından satın alındı ve 1915 yılında Çanakkale Savaşı’nda “tarihin seyrini değiştirerek” Cumhuriyet’in temel yapı taşını oluşturmuştur. Bu gemi sıradan bir gemi değildir. Mustafa Kemal Paşa’nın dediği gibi, “Bu ülke tarihte Türk’tü, bugün Türk, ebediyen de Türk kalacaktır” sözünü hatırlatırcasına “Çanakkale’yi Geçilmez” kılan kahramandır. 1955 yılında ordudan terhis edilen Nusret, uzun yıllar yük gemisi olarak görev yapmış, 1989 yılında Mersin limanından Kıbrıs’a yük taşırken batmış, on yıl batık şekilde kaldıktan sonra 1999 yılında gönüllüler tarafından çıkarılarak Mersin limanında kaderine terk edilmiş bir şekilde “jilet” olmayı beklerken yapılan ihale sonucu 4 Ekim 2002 tarihinde Tarsus Belediyesi tarafından alınarak orjinaline en yakın haline dönüştürülüp Mersin Tarsus da kendisi için hazırlanan Çanakkale parkına konmuştur. Esaret görmemiş Şanlı Türk Ulusunun bir değeri olan Nusret Mayın gemisi halen Tarsus da Çanakkale Parkında bulunmaktadır. 2011 yılında İstanbul Tersanesi Komutanlığında inşa edilen Nusret Mayın Gemisi’nin bire bir ölçülerindeki “tıpkı yapımı” bugün de Çanakkale Deniz Müzesi Komutanlığında sergilenmektedir. Nusret Mayın Gemisi’nin 100. yıl anma töreninde(8 Mart 2015), gemi temsili olarak yeniden suya indirilmiştir. Sabah 06:15’te denize açılan gemi, 100 metre aralıklarla denize temsili iki mayın bırakmıştır.

Nusret ‘in döşediği mayınlar 18 Mart 1915’te Çanakkale harekâtının kaderini değiştirmiş, ona “dünyanın en ünlü mayın gemisi” unvanını kazandırmıştı. Nusret ‘in mayınları 639 kişilik mürettebatıyla Bouvet, onun ardından HMS Irresistible ve HMS Ocean zırhlılarını sulara gömmüştü.

Bahriye Nazırı Winston Churchill 1930’da “Revue de Paris” dergisinde olayı şöyle yorumlamıştır:

“Birinci Dünya Harbi’nde bu kadar insanın ölmesine, harbin ağır masraflara mal olmasına, denizlerde onca ticaret ve savaş gemisinin batmasına başlıca neden, Türkler tarafından o gece atılan o incecik çelik halat ucunda sallanan yirmi altı demir kaptır.”

Türkler En Çok Macarları Sever…

Türkler En Çok Macarları Sever…

Tekirdağ’da yazdığı mektuplarıyla Macar edebiyatında önemli bir yer edinen Mikes Keleman , 1725’te şöyle diyordu :

“… Başka hiçbir memlekette sığıntıya bu kadar yardım edilmez. Hiçbir yerde buradaki gibi sakin ve rahat olamayız.Tanrı’ya şükür şimdiye kadar aramızda en küçük bir kırgınlık olmadı. Türklere nerede rastlasak bizi hep iyilikle karşıladılar , çünkü Türkler en çok Macarları severler.”

Tarihte Türklük , Prof.Dr. Laszlo RASONYI

III. Murad Neden Kadınlara Düşkündü?

En çok çocuğu olan padişah! 100 den fazla çocuğu olan Sultan III. Murad Neden Kadınlara Düşkündü?

III. Murad Osmanlı İmparatorluğunun 12. padişahıdır. Padişah olmadan önce başta Manisa olmak üzere birçok şehirde sancak beyliği yaptı. 1574 yılında tahta geçti ve 1595 yılına kadar ülkeyi yönetti. 21 yıllık süre boyunca aldığı kararlarla ülkeyi kargaşadan kurtardı. Türkiye’ye kattığı yani fethettiği diğer yerler Şirvan, Yanıkkale ve Tiflis’tir. Şiir ve diğer sanat türleriyle ilgilenen kişilere yardım eden III. Murad, birçok okul, medrese ve ilim merkezi açtırdı.

Kanuni Sultan Süleyman’ın torunu, İkinci Selim’in oğlu olan III. Murad, kadınlara düşkünlüğü ve 100 den fazla çocuğu ile bilinmektedir. III. Murad’ın oğlu III. Mehmed tahta çıktığında 20 tane kardeşini infaz etmiştir. Peki, III. Murad’ın neden bu kadar fazla çocuğu vardı? 3. Murad neden kadınlara düşkündü?

II. Selim’in oğlu, Kanuni Sultan Süleyman’ın da torunu olan III. Murad, 30 tahta çıktığında Safiye Sultan’la adlı cariye ile evliydi, bu evlilikten de bir oğlu ve iki kızı vardı. Hünkar Murad, Safiye’ye sadıktı ve haremde sadece karısıyla vakit geçiriyordu. Lakin Murad’ın annesi Nurbanu Sultan bu duruma fena halde bozuluyor, torunu Mehmet’in ölmesi ihtimaline karşı başka erkek torunlar da istiyordu. Tahta çıkışından 5-6 yıl sonra kızkardeşi İsmihan Sultan, şüphesiz annesinin istekleri doğrultusunda, III. Murad’a iki cariye hediye etti. Ancak cariyelerle cinsel ilişki denemesinde Murad’ın iktidarsız olduğu ortaya çıktı. Tarihçi Gelibolulu Mustafa Ali, bu durumu şöyle kaydetti:

“Mızrağı yaratılış özelliğine göre çalışmıyordu ve pek çok günler boyunca birlikte olma ve zevk hedefine ulaşamadı.”

Padişahın cariyelerle ilişkiye girememesi üzerine Nurbanu Sultan, Safiye Sultan’ı ve destekçilerini oğlunu büyülemekle suçladı; Safiye Sultanın hizmetçilerinden birkaçı, sorumluyu bulmak amacıyla işkenceden geçirildi.

Bu arada saray hekimleri Nurbanu Sultan’ın talebi üzerine padişahın sorununu giderecek bir ilaç yapmaya uğraştılar. Başarısız bazı denemelerden sonra işe yarayan bir tedavi buldular, ancak bunun yan etkisi feci oldu; artık III. Murat’ın cinsel iştahı öyle bir açılmıştı ki, elinden sadece uçanla kaçan kurtuluyordu. 49 yaşında öldüğünde 100’den fazla çocuğu olmuştu. Rivayete göre, padişahın bu iştahı, esir pazarındaki cariye fiyatlarının 200-300 altından, 2-3 bin altına sıçramasına yol açmıştı.

Bu arada Nurbanu Sultan’ın istediği olmuş, fakat biraz fazla olmuştu, iddiaya göre Safiye, Mihriban, Nazperver, Şahhüban ve Fahriye’ye ve çocuklarına dokunulmadı ama, yavrulayan diğer kadınlar doğumdan sonra çocuklarıyla birlikte öldürüldüler.

Padişah, sadece cariyelerle yetinmiyor, halk arasından güzelliği bilinen, duyulan kız ve evli kadınlar da, gerekirse zorla saraya alınarak padişahın koynuna veriliyordu. Bu durum halk arasında hoşnutsuzluk yaratıp bazı seslerin yükselmesine neden olunca din adamları işin dine uygun olduğunu halka anlatmaya başladılar. Padişahla sevişen kadınların evliyalık mertebesine erişecekleri söyleniyordu.

Sonunda Safiye Sultan, kayınvalidesini zehirle öldürttü, III. Murat öldüğünde de o sıra gebe olan 10 cariye hemen o gece boğdurulup denize atıldı. Babasının yerine tahta geçen III. Mehmet’in 19 kardeşi boğduruldu ve sarayın yönetimi Safiye Sultan’a geçti. Annesinin saraydan kaçırdığı Şehzade Yahya ise Hristiyan olarak vaftiz edildi ve Makedonya’daki bir manastıra sığındı.

Papa: Dinsiz Türkler İle Yapılan Antlaşmanın Tanrı Katında Hükmü Yoktur!

“Dinsiz Türkler ile yapılan antlaşmanın Tanrı katında hükmü yoktur” dedi.

Varna Savaşı, 10 Kasım 1444 tarihinde, Papalık önderliğinde Macar, Leh (Polonyalı), Eflak, Çek Paralı Askerleri ve çeşitli Balkan milletlerinden oluşan, Kral I. Ulászló komutasındaki Birleşik Haçlı ordusu ile Osmanlı Sultanı II. Murat önderliğindeki Türk ordusu arasında bugünkü Bulgaristan’ın Varna şehri yakınında yapılmış bir savaştır. Savaşı Türkler kazanmıştır. Peki bu savaşın çıkmasının sebebi neydi?

Sebep aslında çok basit. Türk-Moğol hükümdarı Timur darbesiden sonra Osmanlı Türkleri için işler pek yolunda gitmiyordu. Varna Savaşından önceki Niş muharebesinde Osmanlılar büyük bir yenilgiye uğramıştı. Hatta savaş sırasında Devşirme olan Arnavut İskender Beğ (Skender Beg) askerleri ile birlikte Türklere ihanet etti. Türk kökenli paşalar ve beğler ise canla başla savaşmasına rağmen savaşta Türkler yenildi. Bu yenilginin neticesinde ise Edirne Segedin Antlaşması imzalandı. Antlaşma, Hristiyanlar lehine bir antlaşmaydı. II. Murad’da bu vahim hadiseden sonra tahttan çekileceğini ilan etti ve tahtı oğlu Mehmed’e (İstanbul’u fethedecek kişi) bıraktı. Bunu duyan Papa ise fırsat bu fırsat, Türk ülkesinin başına bir çocuk geçti, hemen savaş ilan edip Türkleri Avrupa’dan kovalım diyerek Edirne Segedin antlaşmasını iptal etti, bu karara tüm hristiyanlar katılmadı, bazı gururlu hristiyanlar ise sözümüzden dönmeyiz, dediler, ancak papa şunları söyledi;

“Dinsiz Türkler ile yapılan antlaşmanın Tanrı katında hükmü yoktur” dedi.

Bunun üzerine yeni bir haçlı ordusu kuruldu. Osmanlı tahtından olan Mehmed derhal babasına ulaklar vasıtası ile haber göndererek tahta geçmesi gerektiğini söyledi. Bazı kaynaklara göre ise Murad’a haber verenler aslında Mehmed değil yanındaki paşalardır. Murad ise bu çağrıya kayıtsız kaldı ve en sonunda II. Murad’a şu mektup gönderildi;

“Eğer Sultan sen isen gel ve orduları yönet, Eğer Sultan Ben isem, emrediyorum Ordunun başına geç”

Daha sonra ise II. Murad tekrar tahta ve ordunun başına geçti.

Türk Ordusunda en önde giden askerin önünde kocaman bir mızrak ve mızrağın başında da Papa’nın bozduğu Antlaşma metni vardı. Türkler bu metni gösterek düşmanlarına onursuz diyorlardı.

Sonrasında ise büyük bir savaş yaşandı, iki taraftan da çok kayıplar verildi. Haçlı ordusu Osmanlıları ezip geçiyordu. Akıncılar canla başla savaşıyordu. Haçlı orduları Sultanın yanına kadar yaklaştılar ve Sultan Murat yanındaki Yeniçerilere de emir verdi. Artık Sultan dahil herkes savaşın içindeydi. Ancak savaşın seyri bir anda değişti. Yeniçerilerin de büyük gayretiyle bu sefer kazanan Türkler oldu ve haçlı birliği büyük bir yenilgiye uğradı. Savaşta ölen Leh Kralı III. Władysław’ın kesik başı mızrağa geçirildi ve ibret-i alem olsun diye her yerde dolaştırıldı. Bu olaydan sonra Osmanlı’nın yükselişi başlar ve II. Murad öldükten sonra tahta tekrar II. Mehmed geçer. Mehmed ise İstanbul’u fetheder ve Fatih unvanını alır.

Abdülhamid İktidarına Yakışmayan Bir Hadise

Sultan İkinci Abdülhamid, çok zorlu bir dönemde padişahlı yapmış bir sultandır. Kimine hain, kimine göre kahraman, kimine göre kızıl sultan, kimine göre gök sultandır. Her konuda abartılan biridir. Her şeyi bir kenarı bırakırsak maalesef Abdülhamid Türkiye’sinde kendisine ve Türklüğe yakışmayacak bir hadise yaşanmıştır.

118 yıl önce (1903) Türkiye toprağı olan Manastır’da görevli Rus Konsolosu, sivil kıyafetle karakolumuzun önünden geçerken nöbetçinin kendisini selamlamadığını görünce öfkeyle yanına giderek niçin kendisini selamlamadığını sorar. Nöbetçimiz “Üzerinde resmî kıyafet, yanında da güvenlik görevlin yok. Nasıl tanıyayım ?” yanıtını verince hiddetle elindeki kamçıyı Türk askerinin suratına vurur. Askerimiz bunun üzerine silahını çekip konsolosu tek kurşunla öldürür. Rusya, hemen devreye girer ve sarayı baskı altına alır. Abdülhamid, Ruslar savaşa açacak diye endişelenerek aceleyle bir mahkeme kurdurur ve mahkemenin verdiği kararla jandarma erimizi konsolosun öldüğü yerde, herkesin gözü önünde astırır. Konsolosun ailesine de 400.000 frank (Günümüz değeriyle 1.400.000 Euro civarı) tazminat ödenmesine karar verilir. Mesele sadece böyle bitmedi. Rus’un konsolosu öldüğü için üzerine Rus donanması ültimatom amacıyla İstanbul Boğazı yakınlarına demir atmıştı. Sultan Abdülhamid bu tehditkâr çıkışa ne tepki göstermişti ? Rus savaş gemilerinin mürettebatına hediyeler ve yiyecekler göndermişti…

Osmanlı Tarihinde İlk Açlık Grevi

Divane (Deli) Hüsrev Paşa Osmanlı Tarihinde İlk Açlık Grevi

Divane Hüsrev Paşa 1490 lardan önce doğduğu bilinmektedir. Boşnak kökenli olup devşirme olarak Enderun’da eğitim almıştır. Bir taraftan Sokollu ailesiyle akrabalığı olduğu ileri sürülmektedir. III. Murad zamanında Sadrazamlık yapmış Lala Mustafa Paşa’nın ağabeyi olur. Muhtemelen davranışlarındaki normal olmayan halleri nedeniyle kendisine Deli anlamında Divane lakabı takılmış ve öyle çağrılır olmuştur. Devlet yapısı içinde ilk görevi Yavuz Sultan Selim zamanında aldı. Önce Kapıkulu Süvari bölüğüne girdi ama bir suç işlediği için görevden alındı. Daha sonra affedilip yeniden saraya girip Çaşnigirlik (Garsonluk), Kapıcılar Kethüdalığı, Mirahorluk (Mir-ahur, Ahırdan sorumlu kişi) görevlerinde bulundu.

1514 yılında Karaman Beylerbeyliğine getirildi. Diyabekir ve Harput’un ele geçirilmesinde önemli roller üstlendi. Mecidabık savaşında ordunun sağ kanadında görev aldı. Ayrıca Anadolu’daki Celali isyanlarının bastırılmasında da etkili oldu. Ancak Anadolu’daki başarılarından sonra kendine kişisel çıkarlar sağlayıp rüşvet alma suçunu tespit için gönderilen inceleme memurlarından çekinip onları hapse attırınca padişah tarafından görevden alındı. 1532 yılında İstanbul’a dönen Divane Hüsrev Paşa, Kanuni Sultan Süleyman tarafından huzura kabul edildiğinde verdiği hediyelerden sonra yeniden Anadolu Beylerbeyliğine getirildi. Aynı yıl Sultan Süleyman’ın Alman Seferine 30,000 kişilik ordusu ile destek verdi. Başarılarından dolayı kanun tarafından Halep sonra Şam ve en sonra Mısır Beylerbeyliğine getirildi.

Mısır Beylerbeyi olduğunda eski Beylerbeyi olan Hadım Süleyman Paşa’nın İstanbul’a gönderdiği 8 birim vergi ödentisini 10 hatta 12 birime çıkarınca Kanuni tarafından şüphe ile yaklaşılıp bu fazlalığın halkı soyarak alınıp alınmadığı soruşturuldu. Kanuni’yi bu şekilde etkileyen Hadım Süleyman Paşa’nın olduğu sanılmaktadır. Çünkü kendisi 8 birim vergi gönderirken ondan sonra gelen kişinin 12 birime kadar vergi ödentisini çıkartması Hadım Süleyman Paşa’yı zor durumda bırakmıştı. Mısır’da yapılan soruşturmada kesin bir bilgiye rastlanmasa da bir süre sonra görevden alınıp yeniden Anadolu Beyler beyliğine daha sonra da Rumeli Beylerbeyliğine getirildi. Bu sırada Kanuni’nin yaptığı Budin ve Estergon seferlerinde gösterdiği başarılar sebebi ile 4. Vezirliğe getirildi. Bu sırada eskiden yerine getirildiği Mısır Beylerbeyi olan Hadım Süleyman Paşa Sadrazam ve Kanuni’nin damadı olacak olan Rüstem Paşa ise 2. Vezirdi. 1544 yılında bir Divan toplantısında zaten araları açık olan Hadım Süleyman Paşa ile Divane Hüsrev Paşa bir tartışmadan sonra Kanuni’nin huzurunda kapıştılar. Hüsrev Paşa hançerini çekip Hadım Süleyman Paşa’nın zerine saldırsa da araya girenler onu engelledi. Bu olaydan sonra hem Hadım Süleyman Paşa hem de Divane Hüsrev Paşa görevden alındılar. Bu kavganın çıkmasındaki en büyük sebep Hürrem Sultan’ın iradesi ile ve Rüstem Paşa’nın fitnesidir. Bu kavgadan sonra Rüstem Paşa Kanuni Sultan Süleyman’a hem Sadrazam hem de damat olmuştur.

Görevden alınmasından sonra konağına kapanan ve üzüntüsünden hasta olan paşa, kendisine yapılan davranışı protesto için hiçbir şey yememeye başladı ve doktorların tedavisini reddetti. Paşa, açlık grevine başlamasından 17 gün sonra hayatını kaybetti.

İstanbul’un Fatih semtinde, Bali Paşa camii karşısında Mimar Sinan tarafından yapılmış türbesinde defnedilmiştir.

Enverland, Atatürkiye, Tayyipland, Devlet-i Osmaniye

Devlet-i Osmaniye, Enverland, Atatürkiye, Tayyipland

Türklerde şahısları putlaştırma kültürü vardır. Hatta öyle ki devlet adı bile şahıs veya hanedan adı ile anılır olmuştur. Türkiye adı Selçuklulardan beri kullanılan bir addır. Tarih kitaplarımızda Osmanlı Devleti ya da Devlet-i Osmaniye adı ile anılan devletimizin yabancı devletler ile olan yazışmalarında sık sık Türkiye adı kullanılmıştır. Devlet-i Osmaniye adı tanzimat ile ortaya çıkan bir addır. Normalde devletimize “Devlet-i Aliyye (Yüce Devlet) ya da Türkiye” denirdi. Ancak şahıslaştırma ve putlaştırma kültüründen dolayı devletimiz hanedan adı ile anılır olmaya başlamıştır. kişi adlarını devlet adı yapma kültürü Araplardan gelen bir kültürdür. Araplar, her hanedanı ayrı bir devlet sayar. Örneğin, Abbasiler ile Emeviler tek bir Arap devletini yönetmiş fakat Abbasi ve Emevi hanedanlarının yönettiği bu Arap devletini Araplar dönemlere ayırarak “Abbasi Devleti, Emevi Devleti” demiştir. Günümüzde Arabistan’a Suudi Arabistan denmesi gibi. Bu sonderece yanlıştır.

Abdülhamid’in tahttan indirilmesi ve ittihatçıların yavaş yavaş ülkeyi yönetmeye başlaması ile bu sefer de Türkiye’ye “Enverland” denmeye başlamıştır. Enverland demek Enver’in ülkesi demektir. Artık Türkiye ya da Devlet-i Aliyye yoktu. Enverland vardı. Türkiye’den (Enverland’dan) gelen her ürünün üstünde, sigara paketlerinde bile ülke menşe-i olarak “Enverland” yazardı. Hatta Enverli İmparatorluğu diyenler bile vardı.

Enver Paşa iktidarı kaybedince ve cumhuriyet kurulunca bu sefer Türkiye’ye bir süre sonra Atatürkiye veya Kemalist Türkiye denmeye başladı. Ülkede siyaseti eleştirenlere, beğenmiyorsan Atatürk’ün ülkesini terket, Atatürk’ün üstünde resmi olan paraları kullanma denildi.

Günümüzde ise Türkiye’ye Tayyipland veya Erdoğan devleti denmeye başladı. İçişleri bakanı Süleyman Soylu, Türkiye için sık sık “Erdoğan Devleti” ifadesini kullanmaktadır. Almanlar Türkiye’ye Tayyipland demektedir.

Tayyip Erdoğan taraftaları, ülke siyasetini eleştirenlere, beğenmiyorsan Erdoğan’ın devletini terket demektedir. Süleyman Soylu bir konuşmasında şöyle demiştir.

“Bundan 12 yıl önce Türkiye’de insanlar kendilerini rahatça ifade edemiyorlardı. Dindarlar ‘Dindarım’ diyemezdi bu ülkede, fısır fısır konuşulurdu. Biz o günleri unutmadık. 12 yıl önce Alevîsi ‘ben Aleviyim’ diyemezdi, Kürt’ü ‘Ben Kürdüm’ diyemezdi. Tayyip Erdoğan’ın ülkesinde bugün herkes kendisini ifade ediyor. Kimse korkmuyor, kimse çekinmiyor…”

Sizce Türkler, şahısları putlaştırma kültüründen ne zaman vazgeçecektir?

II. Beyazıt’ın Acı Sonu

Anadolu’da yaşayan Türklerin Osmanlı İmparatorluğu’ndan önce haşhaş ekimi, afyon üretimi ve kullanımını bildikleri kabul edilmekle birlikte, afyonun kullanımını anlatan yazılara milattan sonra XIV. yüzyılda rastlanmaktadır. Anadolu Selçuklularının yıkılmasından sonra kurulan Karamanoğulları döneminde afyon kullananların bulunduğu, hatta Karamanoğullarının son hükümdarlarından Ali Beyin oğlu II. Mehmet’in (1424) içinde baharat, bal, afyon ya da esrar bulunan ”Macunu Müferriha” (iç açan, ferahlık veren macun) adı verilen bir macuna alışkın olduğu bilinmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Anadolu’da afyon kullanımının ve afyon bağımlılığının arttığı, divan şairlerinden birçoğunun, kimi şehzadelerin, hatta padişahların afyon kullandığı yazılmıştır.

Tahta geçmeden önce Amasya’da valilik yapan II. Beyazıt, (1447 – 1512) Müeyyed Zade ve Ahmet Çelebi’yle yakın arkadaşlık kurmuş; şair Mihri Hatun’la birlikte afyon ve esrar kullanmaya başlamış, bu maddelerin tutsağı olmuştur. Bu durumu haber alan Fatih Sultan Mehmet, II. Beyazıt’ı afyona, macuna, alıştırdıkları, hazine gelirlerini kötü kullandıkları, zina yaptıkları gerekçesiyle Müeyyed Zade’nin ve Ahmet Çelebi’nin boynunun vurulmasını Beyazıt’ın Konya’ya gitmesini buyurmuştur.

Bu buyruk uygulanmadan önce durumdan haberdar olan II. Beyazıt, iki yakın dostuna on birer akçe, değerli taşlar ve at vererek kaçmalarını sağlamış, kendisi de Konya’ya gitmiştir. II. Beyazıt gerek Konya Valiliği, gerek Padişahlığı sırasında afyon, alkol ve esrar alışkanlığını sürdürmüş, yönetimle hiç ilgilenmemiş, devlet işleri kötüye gitmeye başlamıştır. Bu durum karşısında, oğlu Yavuz Sultan Selim (1567 – 1520), devlet erkanı ve yeniçerilerin yardımıyla babasını tahttan indirerek yerine geçmiş, onu Çorlu yakınlarına sürmüştür. Uzun süre burada sürgün kalan II. Beyazıt’ın aldığı uyuşturucuların etkisiyle zehirlenip öldüğü, intihar amacıyla bol uyuşturucu alıp kendisini öldürdüğü ya da zehirlenerek öldürüldüğüne ilişkin söylentiler vardır.

Sömürgecilik Faaliyetleri Esnasında Osmanlı İmparatorluğu’nun Durumu Nasıldı?

16. Yüzyılda dünyanın mali bakımdan en güçlü devleti Osmanlı Devleti idi. Çünkü ticaret, liman ve gümrük vergileri kaynaklı savaşlarda elde edilen ganimetler önemli gelir kaynaklarıydı. Bu yüzyılda Avrupalılarda zenginlik anlayışı, toprak sahibi olmak isteğinden değerli madenlere sahip olma isteğine dönüştü. Bu istek burjuvaziyi ortaya çıkardı. Avrupa toplumlarında bağımsız devletler arası rekabet doğmuştu. Bu zengin olma hedefinden ötürü Avrupalı devletler, dünya ticaret yolları dışında yeni yollar aramışlar idi. Böylece bir dizi coğrafi keşifler yapılmaya başlandı. Avrupalı kaşifler, deniz yollarına önem verdiler. Bu şekilde gemi yapım tekniğinde gelişmeler sağlandı. Modern araçlar sayesinde ticaretin hızı artmıştı. Osmanlı İmparatorluğu Coğrafya açısından Sömürge Devletleri kadar şanslı değildi. Örneğin İngiltere gibi devletler -Avrupa Ülkeleri- coğrafi keşiflerden sonra ekonomik açıdan güçlenmiş, özellikle denizaşırı ülkelere yerleşip Sömürge olarak toprak ele geçirdiklerinden ticareti de geliştirmişlerdi. Batı Avrupa ülkeleri açık denizlere doğru yol aldılar. Doğal olarak Anadolu ve Rusya ile olan ticari bağlar çöküşe uğradı. Bu, zaten coğrafi konumundan ötürü çok da şanslı olmayan Osmanlı’nın daha da durgunlaşmasına neden oldu. Osmanlı’nın Avrupa’daki tarım pazarları önemini yitirdi. Osmanlı Avrupa ülkelerine göre bu gelişmelerin dışında kaldığından ve zaten ekonomisi Tarıma yani toprağa dayandığından, resmen temelden sarsıldı ve ilerleyemez oldu. Osmanlı’nın gerilemesi ve zamanla çökmesinin sebepleri arasında yukarıdaki sebeplerden ötürü tam bir iç-içelik durumu söz konusu. Siyasi, askeri, bilimsel, sosyal, idari durumlarda gelişmelerin olmaması veya bozulmalar olması birbirlerine sebep teşkil etti.

Star Wars Evreni: Büyük Amiral Thrawn Kimdir?

Star Wars Evreni: Büyük Amiral Thrawn Kimdir?

Star Wars (Yıldız Savaşları Evreni) Efsane Komutan Büyük (Grand) Amiral Thrawn

Büyük (Grand) Amiral Thrawn 1991 yılında Tmothy Zahn tarafından yazılan Star Wars İmparatorluğun Varisi romanında geçen kurgusal bir karakterdir. turkcemalumatlar olarak Amiral hakkında çok fazla spoiler vermeden kısa ve net bilgiler vereceğiz.

Thrawn diğer İmparatorluk subaylarına nazaran insan olmayan en üst rütbeli subaydır. Galaktik İmparatorlukta subayların büyük çoğunluğu hatta neredeyse tamamı insan ırkından oluşmaktadır. Bu subayların da büyük çoğunluğu beyazdır tenlidir. Thrawn onların hepsinden farklıdır ve insan değildir. Ten rengi de mavidir. Thrawn’ı galaktik imparatorlukta yer edinmesi sağlayan koşullar ise fazla başarılı olması ve para ve mevki için değil İmparatora olan sadakati ile hareket etmesidir. İmparatorlukta çoğu subay kendi çıkarını düşünürken Thrawn ise genel olarak İmparatorun ve İmparatorluğun çıkarlarını düşünerek hareket eder. İmparatorlukta subaylar ve Darth Vader gibi İmparatorun en yakınındaki kişiler, korku ile hükmetmeye çalışırken Thrawn ise zeka ve bilgelikle hareket etmektedir. Emri altındaki subaylara ödül vermekten çekinmez. Hatalarını telafi etmeleri için her zaman bir şans verir. İmparatorlukta subaylar direkt olarak şiddet yanlısıyken Thrawn olayları çözmek için farklı teknikler kullanır.

Türk Hükümdar Fatih Sultan Mehmed ve Thrawn

Thrawn: “Bir ırkı anlayabilmek için onların sanatlarını anlamak yeterlidir” der.

Türk Hükümdar Fatih Sultan Mehmed Han gibi düşmanların kültürünü, dilini, dinini yakından takip eder ve onları öğrenir. Fatih Sultan Mehmed pek çok dil biliyordu ve Yunanca Eserleri Türkçe ile Arapçaya çevirmiştir ve düşmanlarının kültürünü öğrenmiştir. Thrawn da düşmanlarının her şeyini öğrenirdi ve tam bir sanat adamıydı. Sanatsal ve estetik değerlere önem verirdi. Kıyafetleri her zaman düzgündü. Konuşması netti.

Thrawn şiddete karşı biri değildir aksine en son çare olarak şiddete başvurur ve bu başvurduğu şiddette bir o kadar yıkıcı olur. Bunun aynısını Fatih Sultan Mehmed Han da yapmıştır. Hem etrafındaki Türkmen beyliklerine hem de Doğu Roma’ya (Bizans) pek çok tavizler vermiş fakat zamanı geldiğinde hepsini tarihten silmiştir. Thrawn Sultan Mehmed gibi liyakata inanan biridir. Sultan Mehmed’in yanında hem Türkler hem de sonradan devşirilen devlet adamları mevcuttu.

İmparatorlukta düşük rütbeli subaylar ve erler bir dertleri olduğunda Thrawn’a açılabilir ve derdini anlatır. Thrawn da onlara yardımcı olur. Thrawn’ın hem insan olmaması hem de İmparatorun gözüne girmesi insan ırkından olan subayların hoşuna gitmemektedir hatta Thrawn bizzat İmparator tarafından nişanları takılarak Büyük Amirallik rütbesine getirilmiştir.

Fatih Sultan Mehmed’in komutanı Hamza Beğ, Balkanlara gittiğinde esir alınan bir kişi, Hamza Beğ ile konuşarak Türklerin sürekli yakıp yıktığında ve her şeye zarar verdiğinden bahsetmiştir. Hamza Beğ ise,

“Bizim amacımız zarar vermek değil yönetmektir ve senin gibi asileri de cezalandırmaktadır. Burada hristiyan dinine mensuplar ve başka milletten olanlar, tek bir Türk topçusunun veya yeniçerinin kılıç sesini duymadan yaşıyorlar” demiştir. Bu konuşmanın bir benzeri de Thrawn ile bir asi arasında geçmiştir. Thrawn ise şu cevabı vermiştir;

“Senin gibi sivillerle sürekli karşılaşıyorum. İmparatorluğun sürekli size zarar vermek için planlar yaptığını sanıyorsunuz. Ama sana söyleyeyim, İmparatorluk hakkındaki fikirleriniz fazla… dramatik. İmparatorluk, hükümettir. Milyarlarca canlıyı tok ve giyinik tutar. Her gün, binlerce dünyadan milyarlarca canlı bir tane Stromtrooper görmeden veya bir TIE fighter çığlığı duymadan İmparatorluk yönetimi altında barış içinde yaşıyor.”

Thrawn hakkında daha fazla bilgi edinmek için kesinlikle kitapları okumanızı tavsiye ederiz.