Etiket arşivi: nihal atsız

Türkler Çocuk Yapmaz Kedi Besler, Suriyeliler ise Makine Gibi Çocuk Doğurur

Türk nüfusu gün geçtikçe erimeye devam ediyor. Bu gidişle yakında Türkiye’de Türk ırkından gelen tek bir kişi kalmayacak. Türkiye milyonlarca mülteciyi ev sahipliği yapıyor ve mülteciler akın akın gelmeye devam ediyor. Sözcü gazetesi yazarı Serpil Yılmaz, Türkiye’de Suriyeli sığınmacıların ortalama çocuk sayısının 5 olduğunu belirtti.

Türkiye’de “Geçici Koruma Statüsündeki Suriyeli nüfusun doğurganlık verileri şöyle:

  • Evli kadın başına ortalama çocuk sayısı 5.3. Bu şu anlama geliyor; 15-49 yaş arası Suriyeli kadınların yaşı ile orantılı olarak çocuk sayısı 7-8’e çıkabiliyor.
  • Suriyeli kadınlar için ortalama ideal çocuk sayısının 4.1 olduğu belirtilmiş.
  • Suriyeli kadınların yüzde 43’ü gebelik önleyici yöntemlere başvuruyor.
  • Onların da ancak yüzde 24’ü modern koruma yöntemleri uyguluyor.
  • Yüzde 93’ü; doğum öncesi bir sağlık görevlisinden hizmet almış ve doğumu hastanede gerçekleştirmiş.
  • Yüzde 89’u da doğum sonrası 41 gün içinde bakım hizmeti almış.

Bunlar sadece Suriyeli istatistikleri ve bu istatistikler gün geçtikçe artmaya devam ediyor. Daha ülkeye gelen milyonlarca Afgan ve Pakistanlı’da var. Tabii bir de pek dillendirilmeyen Afrikalılar da var.

Evet arkadaşlar, bu işin sonu nereye varacak? 1. Dünya Savaşından önce ve savaş sırasında Türkler azınlıklardan pek çok ihanet gördü. Şu an Orta Doğu ve Balkanlarda Kurulan Devletlerin milletleri Türklere ihanete ederek bu devletlere sahip olmuşlardır. Bu yüzden Rıza Nur gibi devlet adamlarına göre Yeni Türkiye (Cumhuriyet Türkiye’si) muhakkak ırkçı ve aşırı milliyetçi temeller üzerinde kurulmalıydı ve Türk olmayanlara memuriyet verilmemeliydi. Hatta Türkler en az 5 çocuk yapmalıydı. Bugün gelinen nokta ise Rıza Nur gibi devlet adamlarının söylediklerinin tam tersi şekilde Türkiye’de uygulanıyor. Türk olmayanların nüfusu çoğalıyor, Türk olmayanlar en az 4-5 tane doğuruyor. Teröristleri destekleyen bir parti meclise giriyor. Rıza Nur bu manzarayı görse acaba ne derdi?

Kürde Benzediği İçin Dövülmedi!

Sol veya sola yakın haber siteleri haberleri çarpıtmaya bayılır, özellikle bu haber de milliyetçilikle alakalı bir durum varsa… Sol haber sitelerinin “A Haber” den farkı yoktur. Belki “A Haber” bunlardan daha dürüst bile denilebilir… MHP’liler için Kürt düşmanı, Kürtlere saldırdılar gibi ifadelere yer veren sol haber siteleri, MHP’liler Türk ırkçısı olarak göstermektedir. Gerçekte ise MHP’liler Türk Irkçısı değil Türk İslam sentezcisidir. MHP’liler ırka önem vermez. Hiçbir MHP’li de birini Kürt diye dövmez. Haberlerde Kürt olduğu için dövüldü diyen kişiler aslında HDP’li zannedildiği için dövülmüştür. Ayrıca hiçbir MHP’li Ülkücüler Kürtler aleyhine slogan da atmaz, MHP’liler sevmediği insanlara Ermeni tohumu der. Ermenilere laf atarlar ama Kürtlere laf kondurmazlar. Bu satırları MHP’yi savunmak için yazdığımız zannedilmesin, fakat MHP’yi Türk Irkçısı veya Kafatasçı gibi göstermek komik. Bir MHP’liye Türk ırkı üstündür, Türkler tüm ırklardan üstündür derseniz alacağınız cevap ise şu olur; “Üstünlük takvadadır”. Yani gördüğünüz gibi MHP’liler ırktan ziyade dine önem verir, fakat dine önem verme olayı da aslında laftadır. Çoğu Ülkücü İslami kurallara göre yaşamazlar. İçki içerler ama ramazanda oruç tutmayana saldırırlar. Çarpık bir anlayışları vardır. Sol haber siteleri de Milliyetçilik üzerinden prim yapmaktan vaz geçsin, Milliyetçilik MHP’nin tekelinde olan bir olgu değildir. Gerçek Türkçü, Irkçı, Kafatasçı Ülkücüler 1969 Adana Kongresi ile MHP’den uzaklaştırılmıştır. Parti 1969 dan itibaren kabuk değiştirmiştir. MHP’liler ırkçı olsaydı Türkiye’de bir tane Suriyeli, Afgan, Iraklı Mülteci kalmazdı. Türkiye’yi adeta yangın yerine çevirirlerdi. Kürtler batının en güzel şehirlerinde rahat bir şekilde ticaret yapamazdı, ailecek batıya göç edemezlerdi. MHP’lilerin Milliyetçiliği bile tartışmalıdır.

Nihal ATSIZ: İlericiler

Nihal ATSIZ: İlericiler (Makale)

Disiplin, medeniyetin getirdiği bir davranış şeklidir. Medeniyetin doğurduğu meseleler birçok fedakarlığı gerektirdiğinden insanlar hürriyetlerinden, haklarından ve çıkarlarından vazgeçmek suretiyle bu disipline uyarlar. Bugünün medeniyetinde romantik hürriyet yoktur. Hürriyet yalnız vicdanlarda ve kafaların içindedir. Davranış hürriyeti geri kalmış toplumların işidir. Hürriyetin sınırsızlığı ise ancak hayvanlara mahsustur. Kendilerine “ilerici” ve kendileri gibi düşünmeyen herkese “gerici” diyen bir züppeler ve hayvanlaşmış insanlar topluluğu işte bu sınırsız hürriyeti istiyorlar. Bir topluluğu diri tutan disiplinlerden hiçbirini tanımak istemiyorlar. Kanunlarda işlerine gelmeyen maddeleri kaldırmak davasını güdüyorlar. Ahlakı tahrip etse dahi basının kayıtsız hürriyetini savunuyorlar. Serbest aşk istiyorlar. Kanunlar hürriyeti kısmak, yani insanları hayvanlıktan kurtarmak için yapılır. Kanunlar kötülük yapmak hürriyetini, toplumu yıkmak hürriyetini, ihtikar hürriyetini, cinayet hürriyetini önlemek için yürürlüktedir. Bir toplumu diri tutmak için gerekirse fikir hürriyetine de gem vurulur. Her toplumun ayrı mizacı, ayrı alerjisi, ayrı eğilimi vardır. Bunun dışına çıkılmaz. Çıkılınca rezalet ve fecaat olur.

İsveç, Norveç ve Danımarka’da kadınlar için sun’i aşılama ile gebelik kanunu vardır. Aslına bakılırsa sağlam nesil yetiştirmek için bu usul pek yerindedir. Ama bu yerinde olan işi gel de Türkiye’de uygula bakalım. Yer yerinden oynar. Çünkü Türk Milleti’nin düşünüş tarzı, ahlak prensipleri ve insanlık gururu büsbütün ayrıdır. Basin hürriyeti de böyledir. Her şeyi sayıp söylüyemezsin. Basında fikir ve duygu değeri, bilim gerçeği, milli fayda unsuru olmalıdır. Bunların hiçbiri yokken, basın hürriyeti adına ahlak veya sinir bozucu, milli duyguyu incitici yazılar yazmakla hangi insani fayda sağlanır? Fikrin bir sıhhati olmak lazımdır. Erkek ve kız kardeşlerin birbirleriyle evlenmesini savunan fikir, fikir midir? Şu son günlerde Babeuf üzerinde koparılan fırtına kadar gülünç bir davranış olabilir mi? Acaba Babeuf dünyaya gelmeseydi insanlık, hatta Fransa ne kaybederdi? Bu adamın eserinde Türk kanunlarına göre suç unsuru bulan savcı yanılıyor da onu savunanlar mı doğru söylüyor? Yasa gerektirdi mi, Kürt Said’in eserleri nasıl toplatılıyorsa, Frenk Babeuf’ünküler de öyle toplatılır.

Babeuf için gösteri yapan zavallılar bu davranışlarıyla tarihe geçeceklerine inanıyorlarsa ne mutlu onlara!… Hele mahkemeye kadar gelerek kendisini sanıklar arasına kattıran kahramana hiç diyecek yok. Yalnız küçük bir nokta: Bu muhteşem kabadayılığı sıkı yönetim zamanında yapmalıydılar. İlericilerin savunduğu serbest aşka gelince, onların istediği bu hürriyet yalniz ve ancak hayvanlarda vardır. Pagan Roma’nın serbest aşk yüzünden, nasıl rezaletlere sahne olduğu unutulmamalıdır. Dinlerin erkek-dişi ilişkileri üzerindeki baskısı da bu rezaletlere karşı sosyal bir tepkiden başka birşey değildir. İlerici-gerici tabirlerini komünistler çıkarmıştır. Eskiden terakkiperver ve mürteci kelimeleri vardı. Fakat bugünkü ilerici-gerici anlamında kullanılmıyordu. Bugün herkes tarafından kullanılan bu kelimeler aşınmış, manasız, medulsuz hale gelmiştir. Hele kendilerine ilerici diyen iğrenç maskaraları gördükten sonra namuslu insanlarda bu kelimeye karşı bir düşmanlık bile belirmiştir. İlerlemek, yurtta herkesi en aşağı ilkokuldan geçirmek ve dünya çapında üniversiteler kurarak dünya çapında bilginler yetiştirmektir. İlerlemek yurtta yüksek bir ahlak seviyesi ve aile düzeni, fertler arasında sevgi ve saygı yaratmak, her türlü ahlaksız ve anormal fert ve akımları tasfiye etmek, hak ve ahlak düşüncelerini kafalara sokmak, siyasi sınırlar dışında kalan soydaşlara yardım elini uzatabilmektir. Yoksa ilerlemek fikir ve düzen bozucu yazılar yazmak veya yazıları Türkçe’ye çevirerek milleti birbirine düşman sınıflara bölmek, çirkin ve ahlaksızca yayınlar yapmak, milli mukeddasatla alay etmek ve yabancılara sinsi sinsi uşaklık etmek değildir.

Ötüken, 15 Aralık 1964

Atsız: Cumhuriyet’den Umduğumuzu Bulamadık

Ey ahmaklar! Ey kafası işlemeyenler! Ey hainler! Fikir özgürlüğü anayasa, şeref, vatan, ahlak ve milli çıkarlar düzeni içinde olacaktır. Türk devletini başka bir devlete bağlamak isteyen fikir, Türkiye’yi bölmek isteyen fikir, aileyi kaldırmak isteyen fikir, insanların güneşe tapmalarını isteyen fikir, fikir değildir. Kabul olunamaz, savunulamaz. Hürriyet kötüye kullanılıyor. Fikirlerde ve davranışlarda gittikçe artan hafiflik ve hatta cıvıklık göze çarpıyor. Mutlakıyet ve cumhuriyetten umduğumuzu bulamadık. Bir de “ciddiyet” ilan olunsa da onu denesek, nasıl olur?

(18 Nisan 1966), ÖTÜKEN, 30 Nisan 1966, Sayı: 28

Gerçek MHP’liler Türkçüydü…

Gerçek MHP’liler aslında Türkçü karakterli olan kişilerdi. Sadece Türklüğü ön planda tutarlardı. Alparslan Türkeş’de kendisini Türkçü olarak tanıtmış, Nihal Atsız ile yakın arkadaşlık kurmuş hatta Nihal Atsız’ı ruhani önderi bellemişti. Ancak ABD’ye gidip komünizm aleyhine eğitim aldığında, dini kullanması gerektiği söylenmiş ve emrindeki gençleri de Türk-İslam sentezi denilen değişik bir davanın içine sokmuştu. NATO, bünyesindeki ülkelerin dini referans olarak komünizm ile mücadele etmesi gerektiğini söylüyordu. Çünkü Komünizm dinsiz bir rejimdi ve bu rejime karşı hareket etmek için dini de kalkan yapmak gerekliydi. Bu sayede gittikçe Türklükten kopan MHP’li gençler, Türklüğü arka plana atmaya başladılar. Parti içinde de büyük ayrımlar oldu. Türkeş, Nihal Atsız’ın dergilerinin okunmasını bile yasakladı. Ancak komünist Rusya’nın iyice zayıflaması ile Türkeş’de de bazı değişimler olmuş ve İslam’dan uzaklaşmaya başladı. Hatta “Bizim İslam Birliği Gibi Bir Düşüncemiz Yoktur” demiştir. Bundan dolayı da Muhsin Yazıcıoğlu gibi kişiler MHP’den uzaklamıştır. Kim bilir, belki Türkeş biraz daha yaşasaydı partiyi tamamen Türkçü çizgiye çekecekti.

2021 AYT Edebiyat Kaynak Önerileri

AYT Sınavı, sınavın çok büyük bir kısmının bilgi isteyen, bu nedenle o güne dek sık sık tekrar edilmesi ve pekiştirmek için soru çözülmesi gereken bir sınav. Bu nedenle bu sınavda ne kadar çalışırsanız o kadar karşılığını alırsınız. Ben sınava birkaç kez girmiş biri olarak AYT’de çözemediğim soruların sebebi hep bilginin eksikliği idi. Bu nedenle bu sınavda aslında sorudan çok konulara hakim olmak önemli. Ancak soru ve denemelere alışmak için de, TYT’de olduğu gibi AYT’de de -artık hangi alandan girecekseniz- alanınızın her dersinden en az 2 – 3 kitap bitimelisiniz. Ayrıca AYT’de 2 – 3 kitap bitirmek demek, TYT’de 2 – 3 kitap bitirmekten çok daha iyi bir şekilde emeğinin karşılığını almak demek. TYT’de ne çıkacağı tam kestirilemiyor. AYT’de ise biliyorsanız yapıyorsunuz. Ayrıca AYT’nin daha etkili olduğunu da hepimiz biliyoruz. Bu nedenle AYT’ye yoğunlaşmak çok daha önemli. Aşağıda size gerek kullandığım, gerek en iyi bulduğum kitapları paylaşıma sunuyorum.

  1. Kanıt Yayıncılık AYT Edebiyat Soru Bankası

2. Delta AYT Edebiyat Atak Soru Bankası

3. Hız Ve Renk AYT Edebiyat Soru Bankası

4. Sınav Full Çeken AYT Edebiyat Soru Bankası

5. Limit Yayınları AYT Edebiyat Soru Bankası

Yunan Halkı Müslümanları Seviyor ama Türkleri Sevmiyor

Yunan Halkı Türkiye’ye Askeri Güç Uygulanmasını İstiyor!

Yapılan anketlerde Yunan Halkının Çoğunluğu Türkiye’ye Askeri Saldırı yapılmasını ve sıcak çatışmaya girilmesini istiyor. Yunanistan’da en çok hangi milleti sevmiyorsunuz anketinde ise 1. Sırada Türkler yer alıyor. Müslümanları seviyor musunuz anketinde ise büyük çoğunluk Müslümanları sevdiğini fakat Türkleri sevmediğini dile getirdi. Hatta Yunanistan’ın Müslüman Ülkeler ile de çok iyi ilişkileri var.

Yunanistan Türkiye’den bağımsızlığını kazanıp kurulduğu günden bu yana bazı hedefleri var.Bunlar ise şunlardır;

1-) Önce İzmir’i Yunanistan’a bağlamak

2-) Karadeniz Bölgesini Yunanistan’a bağlamak.

3-) İlk iki aşama tamamlandıktan sonra İstanbul’u almak.

4-) Doğu da Kürtlerin bağımsızlığını desteklemek

5-) Kıbrıs’ın tamamını Yunanistan’a bağlamak ve sonunda ise Türkleri Moğolistan’a Sürmek.

Rıza Nur: Mondros Ateşkesi ve İngilizlerin Türklere Zulmü

Bu ateşkesin yedinci maddesi üstü kapalı olarak Osmanlı Devleti’nin iç işlerinde müdahale kapısını açıyordu . Ateşkesi Rauf Bey ingiliz Amirali Kaltrop’un baskısı ile Hükümet’ten talimat gelmeden Müttefiklerin verdikleri sözlü güvenceye inanarak imza etmişti. Bu konuda Milli Mücadele sırasında Rauf Bey’den bizzat, “Bizi .aldattılar!” sözünü birkaç defa işitmişimdir. Oysa imza edilmeseydi. İngilizlerle Fransızlar arasındaki çekişmeden dolayı daha iyi şartlada bir ateşkesyapmak mümkündü. Bu güvenceye göre müttefikler Türkiye’yi işgal altına almayacaklardı; fakat Avrupalılar’ın sözlerine değil,”‘imzalarına bile inanmamak gerekir.

Nitekim ateşkesin imzasından sonra İtilaf Devletleri İstanbul’a girdiler. Donanmalarını denizlerimize getirdiler. Büyük ordularını yurdumuza soktular. İstanbul’u işgal altına aldılar. Bu işgal güya resmen yoktu; fakat fiilen mevcut olmuştu. Sonra da ateşkesin yedinci maddesi sayesinde Fransızlar Adana’yı işgal ettiler. İngilizler yavaş yavaş İzmit , Eskişehir, Ankara, Konya, Samsun, Sivas, Trabzon ve Erzurum’a kadar asker soktular. Türkiye’yi büsbütün zayıflatacak, anarşi çıkaracak her türlü önlem, propoganda ve dolap çevirmeye koyuldular. Bağımsızlık vaadiyle Çerkes, Rum gibi çeşitli unsurları, çeşitli mezhep sahiplerini Türkler aleyhine kışkırttılar. Ordularımızı dağıttılar, elimizden silahlarımızı aldılar. Bizim silahlarla Rum ve Ermenileri silahlandırdılar . Hükümete ve Türk milletine türlü hakaretler yaptılar. Hele Yunan ordu ve donanmasını da beraber getirmeleri dayanılacak hakaretlerden değildi. Rumlar ve Ermeniler şımarıp yüzlerindeki maskeyi attılar. Türk’ü yoketmek, bağımsızlıklarını ilan edip Türk’ün yerine geçmek olan niyetlerini meydana döktüler. Aleyhimize yapmadıkları bir şey kalmadı. Bu iki millet İngilizlere asker ve memur da yazıldılar. Onlan her gün Türk aleyhine kışkırttılar. Fener Patrikhanesi Bizans bayrağını açmış, İstanbul’un Yunanistan’a verilmesi için açık açık çalışmıştır.

İstanbul’da İngiliz zulmü müthişti. Geceleri baltalarla Türk evlerinin kapılarını kırıp içeri girdiler, yağmalar yaptılar. Irza tecavüz ettiler. Bu işlere çoğunlukla Rum ve Ermeni askerleri önayak oluyorlardı. Sokaklarda subaylanmıza olmadık hakaretleri reva gördüler. Rumlar Ayasofya Camisi’ni kilise yapmaya kalkıştılar. İstanbul’un Yunan’a ilhak olunması için olağanüstü çaba sarfettiler. İngilizler Türk’te ne buldularsa Rum’un, Ermeni’nin malıdır diye elinden alıp onlara verdiler. Bir bölümünü de souvenir yani (hatıra) diye kendileri aldılar. Bu hareketleriyle İngilizler ve Fransızlar bütün Türk Milletini kendilerinden soğutmuşlardır. Hatta Anadolu Hıristiyanlan bile bunlardan soğumuşlardır. Çünkü arada onlann da malına, kan ve kızına tecavüz ediyorlardı. İngiliz ve Fransız askerleri sokaklarda yalnız MüslümanIann değil, Hıristiyan kadınlannın da memelerini sıkmak, onlara edeb yerlerini göstermek, evlerinde zorla oturmak, kira vermemek, bir de ev eşyasını satıp parasını ceplerine indirmek, körkütük sarhoş olmak, gelene geçene sarkıntılık etmek gibi çirkin şeyleri bol bol yapmışlardır. Oysa sözde buralara Hıristiyanları muhafaza etmek için geliyorlardı . İngilizler bir aralık Kafkasya’ya da pençe atmışlar , Batum’a inip Baku’ye kadar da gitmişler , oradaki Türk Cumhuriyeti’ni yok etmişler ve Kars çevrelerini Ermeniler’e teslim etmişlerse de nihayet çekilmeye mecbur olmuşlardır. Türkler’in bu dönemdeki hayatları ateşten gömlektir. Bütün umutlar yok olmuş, boyunlar bükülmüş , herkes bir köşeye çekilmişti. Hele bunların ve özellikle Rum ve Ermeniler’in hakareti Türkler’e pek güç geliyordu . İstanbul’daki aydın gençlik de umutsuzluğa düşmüştü . Bazıları hiç olmazsa bir şeycikler kurtarabilmek için İngiliz ve çoğunluğu Amerika mandası istiyordu. Bunlar hep şaşkınlık belirtisi idi.

Kaynak: Rıza Nur Türk Tarihi Cilt 1-2 Sayfa 127

Çelebi Unvanlı Osmanlı Şehzadeleri

Çelebi: Osmanlı hanedanında erkek çocuklara verilen unvandır. Kelime anlamı olarak asil, zarif, okumuş, bilgili kimseler için kullanılırdı. Tasavvufi anlamda ise sevgili yani Allah’ın sevdiği kul manasına geldiği de kayıtlarda belirtiliyor.

Osmanlılarda ilk kez Yıldırım Bayezid’in çocukları için kullanılmıştır. Bu unvanın kullanılmasının nedeni iki şekilde açıklanır.

İlki; I. Bayezid (Yıldırım) devrinde Osmanlı Devleti Avrupa’da ki saraylarla kıyaslanabilecek bir seviyeye gelmiş ve Avrupa adetlerini öğrenmişti. I. Bayezid bu aşamada kendine ve çocuklarına “Bey” ve “Gazi” unvanlarından daha başka unvanlar arıyordu. Avrupalı asilzadelerin çocuklarına “gentilhomme” dediklerini biliyordu. Bunun Türkçe karşılığı olarak “Çelebi” unvanının şehzadelerine verilmiş olması muhtemeldir.

İkinci olarak; Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretlerinin Çelebi lâkabı taşıdığı kesindir. Mevlana’nın oğlu Sultan Veled kızı Mutahhare Sultanı Germiyan Bey’i Süleyman’a vermiş buradan doğan kızları Devlet Hatun’da I. Bayezid ile nikâhlanmıştı (1378). Bu nedenle Bayezid’in çocukları Mevlana torunları olduğundan Çelebi denilmiştir.

Burada bu ikinci tezi destekleyen enteresan bir durum söz konusudur. Devlet Hatun’dan olma çocuklar; Mehmed, İsa ve Musa’dır, bu kardeşler Çelebi’dirler. Ancak ağabeyleri Süleyman’ın annesi başkadır ve adı kayıtlarda Çelebi değil Emir Süleyman olarak geçer. (Bazı kaynaklar tüm çocuklarına Çelebi demişlerdir.)

Osmanlı Fetret Devri mücadeleleri çelebi şehzadelerin birbirleriyle yaptıkları müthiş mücadelelerle bilinir. Sonuçta tahta beşinci Osmanlı padişahı olarak Çelebi I. Mehmed geçmiştir (1413). Osmanlı Devletinin ikinci kurucusu olarak anılır.
Çelebi unvanı 6. Padişah olan II. Murad zamanından sonra rağbetten düşmüştür. Buna göre, Osmanlı’da padişah çocukları için önceleri Bey (13. yüzyıl), sonra Çelebi (14 ve 15. yüzyıl) daha sonraki yıllarda Şehzade (16-18. yüzyıl) ve son dönemde ise Efendi unvanları kullanılmıştır.

Kaynak: Mustafa Cezar, Mufassal Osmanlı Tarihi I, TTK yay. s. 301-302.

Nihal Atsız ve Abdülhamit Han (Osmanlı)

Toplumun en büyük haksızlığa uğramış tarihî şahsiyetlerinden biri, II. Abdülhamid’dir. Kendisinden önceki devirlerin ağır yükünü omuzlarında taşıyan, en güvenebileceği adamların ihanetine uğrayan ve dağılmak üzere olan içi dışı düşman dolu bir imparatorluğu 33 yıl sırf zekâ ve hamiyeti ile ayakta tutan bu büyük padişahı katil, kanlı, müstebit, kızıl sultan, cahil ve korkak olarak tanıtılmış, daima aleyhinde işleyen bu propagandanın tesiriyle de böyle tanınmış talihsiz bir insandır.

Daha ilkokul sıralarında belirli bir propagandanın tesirinde kalmaya başlayarak, yaşları ilerledikçe aynı telkinler ile büyütülen nesillerin, o propagandanın yalanlarını bir gerçek gibi benimsemelerinden tabiî ne olabilir?

Öğren yavrum ki On Temmuz bayramların en büyüğü,
Esir millet böyle bir gün zincirini kırdı, söktü.
Ondan evvel geçen günler, bilsen ne siyahtı.
Milletin her iyiliğini düşünecek padişahtı;
Halbuki o zaman sultan,insan değil, canavardı,
Canlar yakar, kan dökerdi, millet ondan pek bîzârdı!


gibi saçmalar, kim bilir hangi kırılası kalemlerle yazılarak okuma kitaplarına geçiyor, körpe beyinlere Sultan Hamîd düşmanlığı aşılıyordu.

Bu düşmanlığı aşılayanlar ilkönce İttihatçılar, yâni hürriyet kahramanları (!) yâni Sultan Abdülhamid’in 33 yıl ayakta tuttuğu imparatorluğu 10 yılda dağıttıktan sonra memleketten kaçan kişilerdi. İttihatçılardan sonra da Ermeniler, Rumlar, Yahudilerdi. Yâni, yabancıları işe karıştırarak Türkiye’yi batırmak için Osmanlı Bankası’nı basan, Anadolu’da kargaşalık çıkaran ve Avrupa’nın gık demesine meydan vermeden Sultan Abdülhamid tarafından tepelenen Ermeniler; yani Balkanlara saldırıp karışıklık çıkarmak ve yine yabancıların da işe karışması ile Türkiye’yi parçalamak isterken Sultan Hamid tarafından 1897’de tepelenen Yunanlılar( ve bizdeki adı ile Rumlar ); ve Filistin’de bir Yahudistan kurmak teşebbüsleri Sultan Hamid tarafından önlenen Yahudi’lerdi.

Sultan Hamid, bin türlü siyasî tertiple bu azınlıkların azgınlıklarını yere sererken, onlarla birleşerek padişahı tahtından indiren kabadayılar:

Türk, Musevi, Rum, Ermeni,
Gördük bu rûz-ı rûşeni!

şarkısının, bu unutulmaz ahmaklık ve ihanet bestesini söyleyerek meydanları çınlatıyor, Birinci Dünya Savaşı ile mütarekesine kadar Musevi, Rum, Ermeni vatandaşların nasıl bir “rûz-ı rûşeni” beklediklerini anlamamak gibi bir alıklıkla bir imparatorluğu idare ettiklerini sanıyorlardı.

Sultan Hamid’i iyice anlamak için tahta çıktığı zamanı iyi bilmek lâzımdır. Sultan Aziz’in son zamanlardaki çöküntü sırasında, memleketi yürütmek için beliren iki akımdan libaralizmi V.Murat, muhafazakârlığı II.Abdülhamid temsil ediyordu. Liberaller, İngiltere ve Fransa’ya bakarak parlamento ile her şeyin düzeleceğine inanıyor, muhafakârlar, 30 milyonluk imparatorlukta 10 milyon Türk’ün hâkimiyetini sağlamak içim mutlak idareye lüzum görüyordu. Masonlar, Sultan Murad’ı da mason yapmışlardı. Gerçek yüzünü Sultan Murad’a göstermeyen masonluğun arkasında ise Yahudilik ve Avrupa emperyalizmi vardı.

İlk Meşrutiyet Meclisindeki Hıristiyan mebuslar, Türkiye’nin biran önce parçalanması için Ruslar ile savaşa şiddetle taraftar olmuşlardı. Ve gerçekten de neredeyse imparatorluk dağılacaktı. Sultan Hamid, bunu gördükten sonra, meşrutiyeti devam ettirseydi, elbette ki yanlış bir iş yapmış olurdu. Müslüman olmayan mebuslarla birlikte, dışardan körüklenen Arap ve Arnavut milliyetçiliklerine de set çekmek üzere Meclisi kapatması, Sultan Hamid’in en büyük başarısı ve hizmetidir. Bu meclis kapatılmasaydı ne olacaktı? 8 milyon Hırıstiyan ve 12 milyon Müslüman yabancıya karşı, kültür seviyesi hepsinden geri 10 milyon Türkle bu devlet nasıl tutulacaktı? Demokrasi bir çoğunluk rejimi olduğuna göre, Türklerden çok olan Araplar, meselâ, resmi dilin Arapça olmasını teklif etseler ve Arnavutları da yanlarına alsalar, sonuç ne olacaktı? Bütün Türk olmayanlar birleşerek Osmanlı İmparatorluğunun Avusturya-Macaristan gibi federatif bir devlet olmasını isteseler, bunun, nasıl önüne geçilecekti? Karışmak için fırsat gözleyen Avrupa devletlerini kışkırtmak üzere demokratik nümayişler yapılsa, bu ne ile önlenebilecekti?

İşte Sultan Hamid, Meclisi kapatarak bütün bu tehlikeleri önledi ve tahtından indirilmeseydi daha da önleyecekti.

Fakat onun hizmeti bu kadar da değildi. 1877-1878 savaşından yenilerek çıkan Osmanlı ordusunu, o zamanın en mükemmel silâhları ile, meselâ mavzer tüfekleriyle silâhlandırdı. Denizci devletlerin ve Rusların denizden yapmaları mümkün taarruzlara karşı, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını tahkim etti. Ve, Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerle Fransızların 18 Mart 1915 saldırıları bu istihkâmlarla durduruldu.

Mükemmel kurmaylar yetiştirdi. 1914-1918 savaşı ile İstiklâl Savaşı’nı bunlar idare ettiler. Sultan Aziz’in, Ruslarla çarpışıp Kırım’ı kurtarmak için hazırladığı donanma, denizcilik tekniğinin değişmesi karşısında değerini kaybetmişti. 8-10 mil giden gemilerle artık iş görülemezdi. Bunları kadro dışı ederek iki zırhlı ile iki kruvazör aldı. Büyük Osmanlı borçlarının üçte ikisini ödedi. Pek çok okul açıldı. Pek çok yol ve köprü, ayrıca hastahane ve çeşme gibi hayrat yaptırdı. Görülmemiş bir haber alma şebekesi kurdu. Yabancı elçilerden bile casusları vardı. Avrupa’da kuş uçsa haberi oluyor, aleyhimizdeki kararları önceden öğrenerek tedbirini alıyordu. Hilâfeti, Osmanlı Hanedanından almak için Mısır’da kurulan gizli bir derneğin üyelerinden biri Sultan Hamid’in adamlarından biri idi. Balkanlıların mezhep ve milliyet ayrılıklarını körükleyerek birleşmelerine engel olduğu gibi; İngiliz, Alman ve Rusları da birbirine düşürerek aleyhimizde birleşmelerini engelledi.

Bunları yaparken de vezirlerinden, paşalarından kimseye güvenmemekte ne kadar haklı olduğunu zaman göstermiş ve koca vezirler, hiç sıkılmadan, yabancı elçiliklere, konsolosluklara sığınmışlardı.

Çok namuslu ve dindar bir adam olduğu için, asla kan dökmemiştir. Mithat Paşa’yı öldürttüğü hakkındaki söylenti iftiradır. Gerçi o, Mithat Paşa’dan şüphe ediyor, onun Sultan Aziz’i öldürtmüş olduğuna inanıyordu. Fakat, dindar bir insan olarak, kan dökmekten, bütün hayatınca çekinmiş, Mithat Paşa ile arkadaşlarının idam kararlarını müebbet hapse çevirmişti. İsteseydi idam kararını imzalayamaz mı idi? Buna hangi kuvvet engel olabilirdi? Bunu yapmayarak sonra, Talif’te suikasta girişecek kadar az zekâlı mı idi?

Memleketi doğrudan tehdit eden Moskof emperyalizmi ile batıdan tehdit eden Avrupa emperyalizmi ve onun temsilcisi İngiltere’ye karşı devleti savunan Sultan Hamid, ayrıca azınlıklar ve gafil hürriyetçiler ile de uğraşmaya mecbur olmuş, güneyden gelen siyonizme de göğüs germiştir.

Sultan Hamid için Osmanlı İmparatorluğunu, soyumuzun düşmanı Moskoflarla hilâfetin düşmanı İngiltere’ye, devletimizin düşmanları siyonizme ve azınlıklara, rejimin düşmanı hürriyetçilere karşı savunmak meselesi ve vazifesi vardı. Bunun için de, kendisinin devlet başkanı kalması gerekti. Kendisi çekilirse, devletin tutunamayacağı hakkındaki düşüncenin doğruluğu, çok geçmeden gerçekleşmiştir.

Şimdi bu kadar büyük bir dâvânın karşısında, Peyami Safa’nın ileri sürdüğü İsmail Safa’nın sürgün edilmesi gibi hâdiselerin ne ehemmiyeti olabilir? İsmail Safa ne istiyordu? Oğlunun iddiasına göre hürriyet! Yani meşrutiyet, serbest seçim. Yani bir alay Arap, Arnavut, Ermeni, Rum, Bulgar, Yahudi ve Sırp’ın Türkiye’nin kaderi hakkında söz sahibi olması… Şimdi akıl, anlayış, vicdan ve millî şuur sahibi olarak düşünelim: Böyle bir sonuca razı olunabilir mi?

Sultan Hamid, sürgün ettiklerine aylık da bağladığına göre, Anadolu’nun en sağlam havalı yerlerinden biri bulunduğu, ahalisinin dinç ve gürbüz yapısı ile belli olan Sivas’ta İsmail Safa’nın ölmesi Sultan Hamid’in kabahatı mıdır? Verem olan İsmail Safa, İstanbul’da kalsaydı, ölmeyecek miydi?

Babasına karşı beslediği sevgi dolayısıyla, Peyami Safa’nın bazı özel düşünceleri olması tabiîdir. Fakat, her gün binlerce kişiye seslenen bir yazarın, Sultan Hamid gibi büyük bir padişahı, Osmanlı sultanlarının en cahili ve kanlısı diye göstermeye kalkması, doğru mudur?

“Bu dünyada herkes bir çok şeyin cahilidir. Yeter ki kendi işinin cahili olmasın”. Kendi işinin ehli olduğunu bin bir delille isbat etmiş bulunan Sultan Hamid ise asla cahil değildir. Onun bir yüksek okul hattâ lise diploması yoktur. Fakat özel öğretmenlerle hayattan ve içinde yetiştiği büyük ve muhteşem hanedandan çok cevherli şeyler öğrenmişti. Ressam, hattât ve musikişinas idi. Doğu ve batı dillerinden bazılarını biliyordu. Kurduğu çok değerli Yıldız Kütüphanesi, bugün, Üniversite Kütüphanesi’ni de yine o kurdu. Yani Sultan Hamid, Türk kültürüne kütüphane kurarak, pek çok okul açarak ve ilmî eserler yazdırarak hizmet etti.

Onun katil olduğu yalan, kızıl sultan olduğu iftiradır. Avrupalıların ve Ermenilerin yakıştırdığı kızıl sultanlığı benimsemek, onların emellerine hizmet etmek olmaz mı?

Sultan Hamid, kızıl değil, “Gök Sultan”dır. Herkeste bulunması mümkün ufak tefek kusurlarını şişirip erdemlerini inkâr etmekle ne Türk tarihi, ne de Türk milleti bir şey kazanır. İsmail Safa, İngiliz-Boer savaşında, İngilizlerin bu başarısını, onların elçiliklerine giderek tebrik ettiği için, Sultan Hamid tarafından haklı olarak, sürgün edilmiştir. Belki İsmail Safa, o zaman, İngilizlerin nasıl bir Türk ve Müslüman düşmanı olduğunu bilmiyordu. Fakat geniş haber alma imkânları ile her şeyi bilen Sultan Hamid, memleket aydınlarının düşman elçilikleriyle temasına müsaade edemezdi.

Şimdi insafla düşünülsün: Hiçbir sebep yokken, sırf yurtlarındaki elmas madenlerini zaptetmek için, bir avuç Boer’e büyük ordularla saldıran İngiltere’yi tebrik etmek hangi hürriyetçilik anlayışının sonucudur?

O günkü İngiltere’yi Boer’leri yendi diye tebrik etmekle, bugünkü Moskofları Finlere karşı başarılarından dolayı alkışlamak arasında ne fark vardır?

Merhum Gök Sultan Abdülhamid Han, bütün hayatında bir fikir, devleti ayakta tutmak ve hazırlamak için yaşadı. Siyasî dehası ile Avrupa’yı ve Moskof’u oyalıyor, bir yandan da demir yolu ve okul ile Türk milletini kuvvetlendirmeye çalışıyordu.

Sultan Hamid ile onun düşmanları olan hürriyetçileri ölçüştürmek için, yalnız şu noktaya bakmak yeter: Hürriyet kahramanları (!), hürriyeti yok edip yüzlerce masumu astıktan sonra, savaşa soktukları devlet yenilince, hırsızlar gibi kaçtılar. Gök Sultan, bir tek siyasî idam yapmadan, en korkunç siyasî güçlükleri atlatarak 33 yıllık saltanatında devleti ayakta tuttuktan sonra tahtından indirilirken, Moskof çarının Rusya’ya davetini; Selanik’ten Alman gemileriyle İstanbul’a gelirken de Alman İmparatorunun dâvetini reddederek vatanında sürgün ve mahpus gibi yaşamayı tercih etti.

Türkiye dört sınırında yangınlar olan bir ev, Sultan Hamid, o yangınların eve bulaşmaması için hızla koşarak ateşe su serpen, kum döken ve keçe kapatan bir savunucu idi. Bu koşuşmaları sırasında yoluna çıkan bir iki çocuğa çarpıp düşürdüyse, suç onun değildir. Çünkü, yurdun çevresindeki yangınlar göğe yükseliyor ve Gök Sultan, alevleri içeri sokmamak için didiniyordu.

Ve sokmadı da…

Ne diyelim? Durağı cennet olsun…

Ocak Dergisi , 11. Sayı , 11 Mayıs 1956