Etiket arşivi: yavuz sultan selim

Şah İsmail Ordusundaki Kadın Savaşçılar ve Yavuz Selim’in Tutumu

Şah İsmail Ordusundaki Kadın Savaşçılar ve Yavuz Selim’in Tutumu

Safevi Kızılbaş Türkmen Ordusu sadece erkeklerden oluşmuyordu. Kadınlarda savaşa katılıyor, zırh kuşanıyor, kılıç sallıyordu. Mesela Çaldıran Savaşı’nda Kızılbaş Ordusunda iki bin kadar kadın savaşçı vardı. Şah İsmail’in eşi Taçlı Begüm Sultan’da savaşa katılan kadınlardandı. Savaştan sonra alanı gezen Yavuz Selim Kızılbaş kadın savaşçılarını görünce hayranlığını gizlememiş ve hayatlarını kaybeden Kızılbaş Türkmen Kadınlarına askerlere yakışan bir tören düzenleyerek defnedilmelerini emrini vermiştir. Nitekim bu olay hakkında İtalyan tarihçi Sagredo şöyle yazmıştır.

‘Ölüler arasında kadın cesetleri bulunmuş, cesaretleri, yiğitlikleri ve vatanseverlikleri Yavuz Selim’de hayranlık uyandırmışlardır, bunun için onları toprağa askeri onurla vermelerini emretmiştir.

Zabitan Ve Yavuz Grubu 1920-1921

Üsküdar’da kurulan Zabitan Grubu, Karakol Cemiyeti’nin devamı niteliğindedir. Bu nedenle her iki grup da aynı mühürü kullanmıştır. Zabitan Grubu da Milli Mücadele döneminde Anadolu’ya subay ve cephane sevketmiş, ayrıca istihbarat temini konusunda başarılı çalışmalar yürütmüştür. Grup, Ankara merkezli Hamza Grubu ile rekabete girişmesi ve bazı mensupların gizliliğe önem vermemeleri nedeniyle feshedilmiştir.

1921 yılında feshedilen Zabitân Grubu adının değiştirilmesi ve güvenilir kadroların bir araya getirilmesiyle faaliyetlerine Yarbay Muğlalı Mustafa Bey’in başkanlığında Yavuz Grubu olarak devam etmiştir. Özellikle İstanbul’dan Ankara’ya istihbarat akışı sağlanmasında önemli rol oynayan Yavuz Grubu’nun etkinliği Yarbay Muğlalı Mustafa Bey’in yakalanma tehlikesine karşı 1921 yılında Anadolu’ya intikal etmesi nedeniyle azalmıştır.

Yavuz’un Yeni Çeri Ocağına Verdiği Ayar

Dulkadiroğlu Beyliği’nin ilhakından sonra İstanbul’a dönen Sultan 1.Selim, gerek Çaldıran öncesi, gerekse Amasya’da asker tarafından yapılan yağma, serkeşlik ve isyan hareketleri üzerine bazı tedbirler alıp derhal uygulamaya koyma zaruretini duymuştur. Askeri tam bir disiplin altına alıp Yeniçeri Ocağı’nı ıslâh etmek amacıyla, Ocak üzerinde an’ane gereğince büyük bir nüfuzu bulunan Ocak ihtiyarlarını huzuruna çağırarak Amasya’daki itaatsizliğin müsebbiblerinin kimler olduğunu sormuştur. Bunlar, yine Ocak anlayış ve yardımlaşması gereği olarak “Cümlemüz mücrimüz, devletlû Hüdâvendigâr’dan afvumuzu reca eylerüz” diye cevap vermişlerdir. Padişahın devlet ricalini bu yolla sorguya çekmesi sonucu ortaya bir takım isimler çıkarmış; bunlardan Kadıasker Tacizade Cafer Çelebi, 2. vezir İskender Paşa ve Sekbanbaşı Balyemez Osman Ağa’nın da dahil olduğu devlet adamları isyan teşvikçileri olduklarından idam edilmiştir. Bunu müteakip Sultan 1.Selim, Yeniçeri Ocağı’nın ıslahı için, ihtiyarlarla anlaşıp bazı tedbirler almıştır. Buna göre, bundan böyle Yeniçeri Ağası saray tarafından, Ocak Erkân-ı Harbiyesi de saltanat makamınca tayin edilecekti. Bu suretle, yüksek kumanda heyetini, daha sıkı bağlarla saltanat makamına bağlamıştır.

Yavuz Sultan Selim ve Tarhana Çorbası

Tarhana çorbası, Anadolu, Balkanlar ve Orta Asya gibi geniş bir coğrafyada çeşitli yapım şekilleriyle görülen çorba çeşididir. Önemli bölümü yoğurttan oluşan Tarhana çorbası besleyici olduğu kadar kuru toz şeklinde olduğu için uzun süre saklanabilir.

Bu çorbanın adının kökeni olarak Farsçadaki terḥāne kelimesi gösterilir. Kelimenin bu şekilden gelişip Türkçeleştiği düşünülür.

Fakirlerin Çorbası Tarhana!

Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, bir ramazan ayını Edirne’de geçirir. Bilirsiniz, ramazan ayında herkes evine konuk davet eder iftar açmak için. Bu gelenek Edirne’de de vardır.

Bir gün Yavuz Sultan Selim, yanından hiç ayırmadığı yakın dostu Hasan Can’la kıyafet değiştirir, birlikte Edirne’yi gezmeye çıkarlar. İftara yakın saatlerde sokak sokak dolaşırlar. Yavuz Sultan Selim, Hasan Can’a şöyle der:

“Bak Hasan, iftar topu atılır atılmaz hangi evin önündeysek o eve konuk olalım, iftarı o evde açalım.”

Her evin önünde ev sahibi ya da o evden bir genç, kapısını açmış, konuk beklemektedir. Yavuz Sultan Selim’i ve Hasan Can’ı kimse tanımamakta, fakat herkes evine çağırmaktadır. Bu sırada iftar topu atılır. Yavuz Sultan Selim ve Hasan Can o anda tek katlı, kerpiç bir evin kapısı önündeler. Ev sahibi, hiç görmediği bu konukları içeriye buyur eder. Girerler. Ortada bir tahta sini, üzerinde buram buram tüten, tüttükçe iştah açan bir kâse çorba… Kenarında sıcak sıcak pideler. Tüm yiyecek bu.. Sofraya otururlar. Ev sahibi sevinçlidir, önce tuzla iftarı açar, sonra çorbaya başlarlar. Bir ara Yavuz Sultan Selim konuşmaya başlar. Hasan Can da dalgınlıkla ve dil alışkanlığı ile “Evet sultanım, öyledir hünkârım”, deyince, ev sahibi şaşırır. Padişahın sofrasında olduğu anlar.

Ne var ki, fazla bir şey ikram edemeyeceği için üzgündür. Padişah, üzüntüsünü gidermek için:

“Bu akşam ki kısmetimiz ne güzel, ne lezzetli çorba bu..” diye iltifat eder. Ev sahibi elinden bu kadar geldiğini anlatmak için: “Dar hane çorbasıdır, kusura bakma sultanım”, der. Yani fakir hane çorbası demek ister. O günden sonra bu çorbanın adı “darhane çorbası” olarak kalır. Bugün “tarhana” dediğimiz çorba… Sofraların da, çorbanın da baş tacı olur tarhanamız. Anadolu’da eski bir söz vardır. “İyilik kapısını aç, kötülük kapısını kapa. Açtığın kapıdan bir gün ola ki sultan girer” derler. Bunun gibi, Edirne’de Yavuz Sultan Selim’e açılan kapıdan “dar hane çorbası” girer, o evi geniş ve mutlu bir ev yapar.

Yörelere göre değişmekle birlikte genellikle şu şekilde yapılır. Yoğurt, kurutulmuş nane, buğday unu, kurutulmuş kırmızı biber, yeşil biber, istenirse soğan iyice kıyılıp parçalanarak karıştırılır. Ovularak hamur hâline getirilen harç, bir kap içinde üstü bir bezle örtülerek mayalanması ve kabarması için en az bir hafta bekletilir. Bekleme süresi tarhananın türünü belirler. Görece daha uzun süre mayalanmaya bırakılan tarhana ekşi tarhana olur, daha az bekletilerek kurumaya alınan (işleme sokulan) tarhana tatlı tarhana olur. Mayalanan harç, parçalar hâlinde bir Yörük dokuması ya da bez üzerine dizilir ve açık havada, gölgelik bir yerde kuruması beklenir. Kuruyunca da elle ovulup toz haline getirilerek, bazı yörelerde ise daha büyük parçalar ya da simit hâlinde kurutularak saklanır.

Osmanlı Döneminde Denizcilik

Osmanlı Döneminde Denizcilik

Osman Gazi’nin döneminde sınırlar denizlere ulaşmadığı için denizcilik faaliyetleri de başlamamıştı. Balıkesir merkezli Karesioğulları Beyliği Orhan Gazi tarafından alındıktan sonra bu devletin donanması da Osmanlı’ya geçti. Denizcilik faaliyetleri başladı hatta bu sayede Rumeli’ye yani Balkanlara geçtiler. Orada da topraklarını genişlettiler.

Denizcilik Faaliyetleri Yıldırım Bayezid Dönemi’ nde iyice hız kazandı. Yıldırım Bayezid, Piri Reis’in doğum yeri olan Gelibolu’da ilk Osmanlı tersanelerini kurdurdu. Gemiler yapılarak donanma güçlendirildi.

Çelebi Mehmet donanmayı güçlendirmek için çalıştı. Bu dönemde en büyük rakip Venedik’ti. Devletin ilk deniz savaşı Çelebi Mehmet döneminde yapıldı. Çalı Bey komutasındaki donanma 1416’da Gelibolu önlerinde Venedik donanması ile karşı karşıya geldi. Maalesef bu deniz savaşını kaybetti. Bu durum donanmayı daha da güçlendirmek için Devleti teşvik etti.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra Karadeniz ticaret yollarının güvenliğini sağlamak için denizlerde çalıştı. Sinop, Amasra, Trabzon Rum İmparatorluğu’nu aldı ve ardından Kırım’ı da alarak Karadeniz’i bir Türk gölü haline getirdi. Yani deniz kontrolü tamamen Osmanlı’nın eline geçti. Daha sonra Doğu Akdeniz adaları olarak bilinen Gökçeada, Taşoz, Semadirek, Limni adalarını da aldı.

II. Bayezid, kendi döneminde denizlerde devletinin daha güçlü olması için Akdeniz’ de bağımsız olarak hareket eden Türk denizcilerini Osmanlı Donanması’na aldı. Piri Reis’ in amcası Kemal Reis de onlardan biriydi. Dolayısıyla onun filosunda görevli olan Piri Reis de Osmanlı’nın hizmetine girmiş oldu. 1499 yılında Venedik üzerinde sefere çıkarak bizzat Piri Reis’ in gemi kaptanı olduğu seferlere Modon, Koron, Navarin, İnebahtı kalelerini ele geçirdiler.

Yavuz Sultan Selim kendi Dönemi’nde, Haliç’e büyük bir tersane daha kurdurdu. Böylece donanmayı yeni gemiler kazandırdı. Barbaros Hayrettin Paşa olarak bilinen Hızır Reis Yavuz Sultan Selim Dönemi’ nde hizmete girdi.

Kanuni Sultan Süleyman kendi Dönemi’nde, 1522’de Akdeniz’in en önemli adalarından Rodos’u aldı. Piri Reis de bu seferde bir gemi komutanı olarak katıldı. Barbaros Hayrettin Paşa’yı donanmanın başına Kaptanıderya olarak geçirdi. Onun komutasında, 1538’de büyük bir Avrupa birleşik donanmasını Preveze Deniz Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğrattılar. Böylece Akdeniz Türk gölü haşin merhaba geldi. Piri Reis, yine Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’ nde Süveyş Kaptanı olarak atandı.

Bozkır İmparatoru!

Diğer Osmanlı hükümdarlarından çok farklı bir anlayışa sahip olan, bir bozkır imparatoru gibi hareket eden Yavuz Sultan Selim Han, tıpkı Cengiz han ve Timur gibi kısa sürede (8 yıl) ülke topraklarını üç katına çıkarmıştır. Yavuz Sultan Selim, Cengiz soyundan gelen Hafsa Sultan ile evlenmiş, Doğu seferi sırasında ise Timur’un hükümsüz torununa tahtının yanında taht koydurarak ” O, bir Cihan padişahının torunudur.”demiştir.

Nihal Atsız ise şöyle der; En büyük Türk hakanlarından olan Yavuz Sultan Selim, kısa saltanatında, üssülharekesinden çok uzaklarda Kölemen ve Safevî ordusu gibi iki müthiş orduyu tam bozguna uğratmak ve çölü 30.000 kişiyle geçerek Mısır’a dalmak gibi gözü karalık gösteren eşsiz bir kahraman askerdir. Hakanlığı çok kısa sürmeseydi, bir o kadar daha yaşasaydı bugünkü Türk dünyasının manzarası çok başka olacaktı.

Alevilik, Türklük ve CHP

Türkler katliamla değil para ile Müslüman olmuştur. Emeviler zamanında her Türk camiye gitsin diye kendilerine para verilirdi. Türkiye haricinde Orta Asya Türklerinden Sibirya Türklerine kadar Alevi mezhebine ait kimse yok. Neden? Çünkü Alevilik aynı zamanda İran desteklidir. Farslar-Acemler Müslüman olunca kendi kültürlerini ilerletmek ve Halife Ömer kendi medeniyetine darbe vurdukları için Şii mezhebini ön plana atmışlardır ve bu yüzden Ömer’ e söverler. Alevilik, Şii-İran kültürü, Budizm ve biraz da Türk Şamanlığından beslenen bir görüştür. Bu yüzdendir ki Orta Asya ve Sibirya Türklerinde alevilik yokken İran’a yakın olan Türkler’de Alevilik vardır. Yanlış bilinen bir görüşte Şah İsmail’in Alevi olduğudur. Şah İsmail Alevi değil Şiidir. Fakat Aleviler politika icabı Şah İsmail’in yanında durmuştur. Yavuz Sultan Selim ise Alevileri devlete küstürmemek için daha şehzadeyken Gürcistan yaptığı seferde tüm ganimeti yanındaki Alevi Türkmenlere vermiş, yanındaki Hasancan adlı en yakın arkadaşı da (Ölürken de yanındaydı) Azerbaycan Türkü bir Aleviydi. Yavuz’un savaştığı kişiler devlet otoritesine karşı çıkan kişilerdi. Aynısı Şah İsmail de yapmıştır ve İran’da Yavuz dan daha fazla Türk’ü Sırf Sunni diye öldürmüştür. Sırf Sunni diye Özbeklerin liderinin kafasını kesip içini samanla doldurmuştur. Safevi – Özbek savaşlarının tarihine bakan bunu görür. Ve son olarak yine Alevilik toplumda ikilik çıkarıyor diye Atatürk tarafından yasaklanmıştır.

Türkiye’de Alevilik artık iyice çok farklı boyutlara ulaşmıştır. Kimi Alevi kendine ateistim diyor kimi Alevi Ali’yi Peygamber olarak görüyor, kimi Alevi komünistim diyor. Kimi Alevi Aleviliği ırk olarak görüyor. Komik ama gerçekten ırk olarak görüyorlar. Alevilik çok farklı bir boyuta ulaştı. İnsanların cahilliği ve araştırmaması yüzünden Türkiye bir çöplüğe döndü. Arapların Hasan-Ali-Yezid-Hüseyin davası yüzünden Türkler kendi içinde bölünüyor. Saçmalık resmen. 21. yüzyılda Ali-Veli’nin kavgasını yapmak akılsızlık işidir. Alevi değil Türk olun!

İçişleri Bakanlığı’ndan Cumhurbaşkanlığı’na 13 Şubat 1933’te gönderilen yazıda Alevî âyini yaparken yakalanan vatandaşlar hakkında Atatürk’e bilgi veriliyor. Çünkü Alevilik İran tarafından Türkiye’nin iç işlerini bozmak için desteklendiği için Alevi ayinleri yapmak Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) dönemlerinde yasaktı.

İçişleri Bakanlığı’ndan Cumhurbaşkanlığı’na 8 Temmuz 1940’ta gönderilen yazıda gizlice Alevî âyini yapanların ve Arap harfleri ile ders verenlerin yakalandıkları haber veriliyor..


İçişleri Bakanlığı’ndan Cumhurbaşkanlığı’na 13 Şubat 1933’te gönderilen yazıda Alevî âyini yaparken yakalanan vatandaşlar hakkında bilgi veriliyor.