Türk Dili II: Anı Nedir?

Bilim, sanat, politika alanında ün yapmış kişilerin yaşadıkları olayları ya da yaşadıkları dönemin önemli olduğunu düşündükleri özelliklerini gözlemlerine, izlenimlerine ve bilgi birikimlerine dayanarak anlattıkları yazılardır (Aktaş ve Gündüz, 2009). Anı zamanın geçmiş, şimdi ve gelecek olan üç halinden, şimdi ve gelecekle ilgilenmez; yaşanmışı, yani geçmişi anlatır. Anı yaşanan ya da tanık olunan olayları paylaşma, bir dönemi geleceğe aktarma ya da tarihe ışık tutma gereksiniminin bir ürünüdür (Kavcar ve diğerleri, 2007: 179). Anıların geçmişte yaşanan olaylara dayanması, anıyı tarihe yaklaştırır; ancak tarih toplumsal iken anı daha çok bireyseldir. Anı yazılarında her ne kadar öznellik söz konusuysa da gerçeği saptırmamak ve içtenliği korumak önemlidir. Anı türünde, yaşanılanların tamamının eksiksiz anlatılması beklenemez. Yazarın belleğinde iz etmiş olayların anlatılmasında inandırıcılığı sağlamak için yazar, anılarını birtakım belgelerle, tanıklarla ya da mektuplarla destekleyebilir. Anıların düzenlenmesinde de çeşitlilik olabilir. Kimileri anılarını kronolojik olarak, kimileri de her hangi bir tarih sırası gözetmeksizin yazarlar. Anı yazıları her nasıl yazılırsa yazılsın kesin belge olarak kabul edilemez. Ancak bilim, sanat ya da siyaset alanında tanınmış kişilerin anı yazıları, döneme ışık tutmaya yardımcı olurlar. Zaten de anı yazarlarından bilimsel kesinlik ve doğruluk beklenemez.

Anılar, farklı amaçlarla yazılabilir ve bu anılar da yazarının toplumdaki yeri, yaşı, mesleğine; içeriğine ya da yazılmış olduğu yere göre sınıflandırılabilir. Bu durumda siyasi anılar, askerlik anıları, gençlik anıları öğretmenlik anıları, kültürel anılar, edebî anılar gibi farklı biçimlerde toplanabilir. Anı türünün geçmişi Batı edebiyatında çok eskilere uzanır. Batı’da Julius Sezar’ın kendini savunmak düşüncesiyle yazdığı Gallia Savaşı adlı eseri ilk örneklerden biri olarak kabul edilir. Anı yazılarının asıl gelişme gösterdiği dönem olarak 17. ve 19.yüzyıllar gösterilir. J. J. Rouseau’nun İtiraflar, Victor Hugo’nun Gördüklerim, Verlaine’in İtiraflar, Tolstoy’un İtiraflar, adlı eserleri türün batıdaki örneklerindendir. Türk edebiyatında bazı tarihler, seyahatnameler, tezkireler anı sınırları içinde değerlendirilebilir. Bu açıdan bakıldığında Göktürk Kitabeleri anı türünün ilk örneği olarak kabul edilebilir. 15. yüzyılda yazılan Babürnâme anı türünün daha olgun örneğidir ( Çetişli, 2012:136). Bugünkü anlamda anı türü ancak Tanzimat’tan sonra edebî ve siyasal örnekleriyle yaygınlaşmaya başlamıştır. Bunun nedenini Özdemir (1972:401, akt. Aktaş ve Gündüz, 2009: 318) şöyle açıklar:

“Anı türündeki çoraklığın gerçek nedeni, insanımızın yaşam karşısında aldığı tavırda aranmalıdır kanımızca. Şundan ki bir kimsenin anılarını yazması, kendisiyle, çevresiyle hesaplaşmasıdır. Yaşadığı dönemi yargılamasıdır. Oysa uzun yıllar böyle bir gereksinimi duymamıştır bizim insanımız.”

Tanzimat döneminde Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci, Sami Paşazâde, Ahmet Rasim, Halit Ziya Uşaklıgil bu türde örnekler vermişlerdir. Cumhuriyet sonrasında anı türünde giderek artan bir yaygınlık, zenginlik ve derinlik görülür. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Mehmet Çınarlı, Yusuf Ziya Ortaç, Yahya Kemal Beyatlı, Refik Halit Karay, Samet Ağaoğlu, Oktay Akbal, Salah Birsel, Mina Urgan, Hilmi Yavuz anı türünde yapıtları olan yazarlarımızdan bazılarıdır.

Aşağıda Mehmet Kemal’in, dönemin edebî simalarından Orhan Veli, Melih Cevdet ve Sait Faik ile ilgili edebî anı olarak değerlendirilebilecek bir anı yazısı örneği yer almaktadır.

Mehmet Kemal (1920)

Lisede Adnan’ı tanıyorum da, Orhan’ı tanımıyorum. Bizden çok büyük sınıfta okuduğu için, fazla iz kalmamış hatırımda, Melih’le Oktay öyle değil. İkisinin de hatırımda kalan izleri var. Melih tiyatro ile uğraşırdı. Oktay, Atatürk’ün önünde başarılı bir tarih sınavı vermişti. Orhan’ı ilk Monno Vanna piyesini okul adına oynarken gördüm. Ercüment Behzat ona önemli bir rol vermişti, ama neydi, şimdi bilemem. Başarılı oynadığını söylüyorlardı. Bir şairin başarılı aktörlüğünü kavrayamamıştım, çocukluk. Bir adam ya şair olurdu, ya aktör benim o zamanki anlayışıma göre… Şairlik çok büyüktü, gözümde. Başka işle paylaşamazdım. Şimdi öyle değil tabiî… Şiirlerim yayımlanmaya başladığı zaman, Orhan’la eşit konuştum. Bu eşitliği Orhan koydu. Ben koyamazdım. Ne yalan söyleyeyim Orhan’ın ilk denemelerini ben anlayamadım. Nurullah Ataç övmeye başladığı zaman da anladım. Nâzım bizim gözümüzde sevgiliydi. Sevgiliydi ama, etkisinde kalmaktan da korkuyorduk. Orhan’ın bir çığır açtığının çok sonraları farkına vardım. “Ağaca bir taş attım/ Düşmedi taşım/ Taşımı isterim/ Taşımı isterim” şiirini ciddiye alamıyordum. Şiir benim için bir eylemdi. Tek başına bir uğraş değildi o yaşlarda. Orhan da bu anlayışımı bildiğinden olacak üstüme varmazdı. Hatta ciddî bir tartışmaya bile girmek istemezdi. Çocukluğuma mı verirdi, yoksa teşvik mi ederdi, hâlâ kestiremiyorum. Bugünse, Orhan’ın yeri edebiyatımızda bellidir. Benim düşüncemde bir değişiklik olmamıştır. Hâlâ aynı kanıdayım. Onun içindir ki, işi fıkracılığa döktüm. Başka eylemlerim ağır bastı. Bugün Orhan olsa ne derdi, bilmem. Anlayışlarımızın farklı oluşu dostluğumuza engel olmadı. Bir gün Orhan, Sait Faik’in bir piyesinden söz etmişti. Sait mi okumuştu ona, anlatmış mıydı? Geçmiş gün unuttum. Pencere kenarında, Kürt Mehmet’te oturmuş konuşuyorduk. Yağmur yağıyordu. Orhan Tercüme Bürosundan, ben gazeteden ayrılmıştım. İkimiz de yarı yarıya işsiz sayılırdık. Orhan, Doğan Kardeş Yayınlarına sattığı Nasrettin Hoca’nın telif ücretini bekliyordu. Ben de bir gazeteden alacağım parayı. Sabahleyin uğramış, idare müdüründen:

“Yarın gel…” cevabını almıştım.
“Ben:
“Ah bir yarın olsa…” diyordum.
Orhan:
“Ah postacı havaleleri bir dağıtmaya başlasa…”.diyordu.
Durup dururken birden:
“Sait’in bir piyesi var, bilir misin? dedi.
“Bilmiyorum, Sait piyes yazmış mı?
“Yazmış…”
Aklım, fikrim parada:
“İyi…”
İlgilenmediğimi görünce anlatmaya başladı:
“Sait’in piyesinde hareket var, laf yok. Bir kelimelik konuşmayla da bitiyor. Böyle yağmurlu bir günde kalabalık bir caddede insanlar koşuşuyor. Beyoğlu olacak… Taksiler, hususiler, bağıran, çağıran, kadınlar, kızlar… deme gitsin… büyük bir kalabalık… İşte bu kalabalık arasından bir adam çıkıyor. Omuzunda bir tek yorganı… Ondan başka göze batar bir şeyi yok. Vitrinlere baka baka, sahnenin önüne doğru geliyor, sırtındaki yorganı indirip seyircilere doğru uzatıyor, hüzünlü bir sesle:

-Satıyorum… diyor.
Piyes de bitiyor.
“ İstanbul’da idi. Bir gün haberini aldık. beyin kanamasından ölmüş. Cebinden para, pul, banka cüzdanı değil, at yarışı dergisi çıkmış.

Kaynak: Mehmed Kemal (1972). Türk Dili Dergisi Anı Özel Sayısı, s.655-656.

Bir Cevap Yazın