Bozkırın ortasında, uçsuz bucaksız mesafeleri birer oyun alanına çeviren o muazzam gücü anlamadan ne Türk tarihini ne de cihan hakimiyeti mefkurusunu kavrayabilmek mümkündür. Türk-Moğol kültürünün kalbi, bugün “tank yavrusu” diyebileceğimiz o kısa boylu ama dev ruhlu atların toynak seslerinde atar. Batılıların devasa ama hantal atları karşısında, bizim atalarımızın 12-14 karışlık o kas yığınları, sadece birer binek değil; adeta birer mühendislik harikasıydı. Hun okçusuna at üzerinde sınırsız bir manevra kabiliyeti sunan, onu adeta atla bütünleşmiş bir savaş makinesine dönüştüren bu canlılar, tarihin seyrini değiştiren gerçek kahramanlardır. Bugün Moğol atları olarak bilenen atlar 12-14 karış yükseklikte son derece kaslı ve dayanıklı atlardır. Onların bu kısa ve güçlü yapıları Hun süvarilerine kontrol ve manevra konusunda sınırsız imkanlar sunuyordu; Dayanaklı atlar oldukları için uzun mesafe yol alabiliyorlardı,kısa oldukları için Hun okçusunun yayını gerip ok atması için mükemmel bir platform vazifesi görüyordu. David Nicolle ve Angus Mcbridge ise bu atların Orta çağ Avrupa’sında kullanılan atlardan sıçrama, yüzme ve tırmanma gibi konularda daha üstün olduklarını belirtiyor. Çok büyük ihtimalle Göktürkler de bu atları kullanıyordu. Roma İmparatoru Mauricius, “Strategikon” adlı eserinde Hunlara, onların atlarının zayıf olduğu Şubat ayında saldırmak gerekir diyordu. Çinliler ise Türkler’in gücünün atlarından geldiğini idda ediyordu.Hatta bir tarihte Çinliler’in bu atları zehirleyerek Türkleri durdurmaya çalışmıştı. Sert Moğol bozkır iklimine (-40°C’den +40°C’ye kadar) mükemmel uyum sağlamışlardır. Kalın kış tüyleri, güçlü bacakları ve az yemle uzun süre idare edebilme yetenekleri sayesinde “tank yavrusu” gibi tanımlanırlar. Bir günde 65-80 km yol kat edebilir, 10 km’yi kesintisiz tırıs ya da dörtnala gidebilirler. Hunlar, Göktürkler ve Moğollar bu atlar sayesinde büyük mesafeleri kontrol altına alabildiler.

David Nicolle gibi tarihçilerin de teslim ettiği üzere; Avrupa’nın ağır aksak atları çamurda saplanıp kalırken, Türk-Moğol atları yüzüyor, tırmanıyor ve sıçrayarak aşılmaz denilen engelleri dümdüz ediyordu. Göktürklerin asırlar boyu diz çöktürdüğü orduların karşısındaki asıl dehşet, işte bu dayanıklılıktı. Bir günde 80 kilometre yol kat edebilen, -40 derece ayazda bile bana mısın demeyen bu canlılar, azıcık bir otla günlerce hayatta kalabilme yeteneğiyle bozkırın en sert iklimine meydan okumuşlardır. Çinlilerin bu atları zehirleyerek Türkleri durdurmaya çalışması veya Romalıların saldırı planlarını bu atların en zayıf anına göre kurması, aslında Türk gücünün asıl kaynağının neresi olduğunun en büyük itirafıdır.
Bu atlar sayesinde bozkır insanı için mesafe diye bir kavram kalmamıştır. Bir Moğol atının dörtnalındaki o sarsılmaz güven, Hunlardan Göktürklere kadar uzanan o büyük imparatorlukların lojistik temelidir. Bugün modern tankların bile zorlandığı coğrafyalarda, asırlar önce bu “küçük devler” sayesinde dünyaya nizam verilmişti. Atına fısıldayan, onunla dertleşen ve onun sırtında doğup büyüyen bir milletin, o meşhur okçuluk yeteneğini böylesine mükemmel bir platformla birleştirmesi, Türk-Moğol askeri dehasının tesadüf değil, doğayla tam uyumlu bir güç olduğunun kanıtıdır. Atçılık bizim için bir hobi değil, bir varoluş biçimidir; o atın teriyle ıslanmayan toprak, bizim için vatan olmamıştır.