İkinci Dünya Savaşı’nın o karanlık ve kanlı sayfalarına bakıldığında, Sovyet zaferinin görkemli tablolarının arkasında aslında çok büyük bir trajedi ve vicdansız bir askeri mantık yatar. Moskova’nın ve Berlin’in kaderini tayin eden o devasa savaş makinesi, aslında sadece çelikle değil, Rus olmayan halkların, özellikle de Türk-Moğol kökenli toplulukların kanıyla yağlanmıştır. Stalin ve kurmayları için Orta Asya’nın steplerinden, Tataristan’dan veya Moğolistan sınırlarındaki köylerden zorla toplanan bu insanlar, birer askerden ziyade, Alman savunma hattını meşgul edecek, mermilerini tükettirecek ucuz birer istatistikten ibaretti.
Hangi dinden veya dilden oldukları umursanmadan, ana dillerinde dahi emir alamayan bu binlerce genç, tren vagonlarına doldurularak en ön saflara sürüldü. Birçoğunun eline ne bir tüfek ne de bir şarjör mermi verildi. “Silahı olan arkadaşın ölünce onunkini alırsın” denilerek, tam teçhizatlı Alman makineli tüfek yuvalarına karşı etten bir duvar örüldü. Bu, sadece bir lojistik eksiklik değil, planlı bir imha ve yıpratma politikasıydı. Türkistanlı, Tatar veya Başkurt gençler, arkalarında Sovyet engel müfrezelerinin namluları, karşılarında ise Almanların ölüm saçan ateş gücü arasında sıkışıp kalarak harcandılar.
Alman ordusu bu “insan selini” durdurmak için milyonlarca mermi harcarken, asıl elit Rus birlikleri bu sayede zaman kazandı ve asıl darbeyi vurmak için pozisyon aldı. Yani bugün tarih kitaplarında “Rus dehası” olarak anlatılan o büyük kuşatmalar ve zaferler, aslında silahsız ve korumasız bırakılan bu mazlum halkların cansız bedenlerinin üzerinden geçilerek kazanıldı. Bir imparatorluğun bekası için kendi öz evlatlarını değil, “öteki” olarak gördükleri Türk ve Moğol kökenli bu toplulukları ateşin içine pervasızca atmak, tarihin gördüğü en büyük nankörlüklerden biridir. Kremlin’in kibri, bu insanların canı üzerinden kendine bir zafer devşirirken, geride sadece steplerde ağlayan analar ve kimlikleri dahi tespit edilememiş binlerce isimsiz kahraman bıraktı.

Soğukta yaşayan adamlar. Orta Asya’nın ve Uzak Doğu’nun buz tutmuş diyarlarından Kızıl Ordu’nun Sibirya tümenleri geldi, yalnızlık, açlık ve buz tarafından yoğrulmuş savaşçılar. Onlar sadece asker değildi. Kışın vücut bulmuş hâliydiler. Aylar boyunca Hitler, kar yağmadan Moskova’nın düşeceğine inanmıştı. Ama Stalin gizli bir silahını saklı tutuyordu: Japonya sınırında konuşlandırılmış on binlerce asker. Ancak Sovyet istihbaratı Tokyo’nun doğudan saldırmayacağını doğruladığında, Stalin buzdan taburlarını sahaya sürdü. Trenler 9.000 kilometre boyunca gürleyerek ilerledi; askerleri, atları ve karla kaplı savaş için tasarlanmış beyaz kamuflajları taşıdı. Onlar vardığında Alman ordusu bitkindi – aç, donmuş ve aşırı yayılmış durumdaydı. Sibiryalılar ise kendi ortamlarındaydı. Kayaklar üzerinde ormanlarda hayalet gibi süzülüyor, tipilerin içinde kayboluyor, acımasız bir isabetle vuruyorlardı. Bir Alman askeri şöyle yazmıştı: “Buzdan hayaletler gibiler.” Bu sadece bir karşı taarruz değildi – doğanın silaha dönüştürülmesiydi. Aralık 1941’de bu tümenler Nazileri Moskova’nın 200 kilometre batısına kadar geri püskürttü. İlk kez Hitler’in ilerleyişi durdurulmuştu. Alman yenilmezliği miti yıkılmıştı ve Rus kışının ve onun buz adamlarının – efsanesi doğmuştu.
Not: ünlü Panfilov Tümeni (316. Piyade Tümeni) Kazakistan ve Kırgızistan’dandı.