Etiket arşivi: hayvanlar alemi

Miskin Koala

MİSKİN KOALA

KOALALAR O KADAR TEMBELDİRLER Kİ,NEREDEYSE TÜM YAŞAMLARINIAYNI AĞACIN ÜZERİNDE GEÇİRİRLER.

Dünyanın en tembel hayvanlarından biri olarak bilinen Koala, Avustralya’ya özgü, otçul, keseli ve ağaçta yaşayan bir memelidir. Oyuncak bir ayıya benzeyen yapısıyla oldukça sevimligörünen bu hayvanlar, Avustralya’nın batı kıyıları boyunca ve ormanları besleyecek kadar yağışın bulunduğu iç kesimlerde yaşar. Güney Avustralya koalaları, kürkleri yüzündenyirminci yüzyılın başında büyük bir katliama uğramış ve sayıları oldukça azalmıştır.“Koala” adının nereden geldiği bilinmemekle birlikte, Aborijin dilinde “su içmeyen” anlamına geldiği oldukça sık söylenenbir şeydir. Gerçekten de koalalar çok nadiren su içerler. Suya ihtiyaçları olmadığı için değil; temel besin maddeleri olan okaliptüs yapraklarından ihtiyaçları olan tüm suyu aldıkları için ayrıcasu içmeye gerek duymazlar. Sadece yapraklarda yeter-

li nemin bulunmadığı kuraklık dönemlerinde ve hastalandıklarında suya ihtiyaç duyarlar. Vücut yapıları bulundukları çevreye oldukça iyi uyum sağlayan koalaların, kol ve pençeleri geniş gövdeli okaliptüslere kolaylıkla tırmanmalarına yardımcı olur. Ön ayaklarındaki ilk iki parmakları diğer üç taneden ayrıktır ve kendi vücudumuzu düşünürsek bu iki tane başparmakları olduğu anlamına gelir. Pençeleri ağaçların yumuşak ve düzgün gövdelerine çengel gibi saplanabilen bu hayvanlar ağaç dallarını rahatlıkla kavrayabilir ve dallara sarılarak kolaylıkla tırmanabilir. Ancak koalaların özellikleri bunlarla sınırlı değildir; oldukça ilginç başka özellikleri de vardır: Okaliptüs yaprakları yüksek miktarda lif ve çok az da protein içerir. Bu yapraklarda güçlü kokulu yağlar, fenolik bileşimler ve birçok memeli için zehirli sayılabilecek siyanür niteliğindemaddeler de bulunur. Başka hayvanlara oldukça zarar verebilecek yapıya sahip bu maddeler, koalanın vücudunda zehir etkisini kaybeder. Çünkü koalanın çok özel bir sindirim sistemivardır. Bu özelliği ile “Minyatür Bir Biyokimyasal Fabrika” olduğu söylenebilir.Diğer memeliler gibi koala da, okaliptüsün ana maddesi olan selülozu sindiremez. Ancak bu işlemi, onun için selülozu sindirebilen ve koalanın körbağırsağında yaşayan mikroorganizmalar yaparlar. Bu kör bağırsak, kalın bağırsağa açılır ve oldukça büyüktür. Öyle ki körbağırsak toplam bağırsak uzunluğunun beşte birini oluşturur.

Daha önce de belirtildiği gibi, koalanın tek besin kaynağı okaliptüs yapraklarıdır. Bu ise hayvanın karbonhidrat gereksinimini, mikroorganizmaların selülozu sindirmesiyle karşılaması anlamına gelir. Bu da mikroorganizmalar olmadan koalaların yaşamalarının mümkün olmadığının apaçık kanıtıdır.Ayrıca uykucu olmalarıyla karikatürlere, filmlere ve dizilere sıkça konuk olan koalalar, dünyanın gerçekten de en tembel hayvanlarındandır. Neredeyse tüm yaşamlarını aynı ağacın üzerinde geçirebilirler. Yedikleri yapraklar bitse bile başka bir ağaca geçmek yerine, aynı ağaçtaki yaprakların yeniden büyümesini beklerler.

Pitbul Besleyen Orospu Çocukları Yüzünden Yine Olan Masum Canlılara Oldu!

Pitbul dehşeti tüm hızıyla devam ediyor. Beslemesi yasak olan bu cinsi ısrarla beslemeye devam eden ve dışarı ağızlıksız çıkaran hatta zincir bile takmayan orospu çocukları yüzünden insanlar ölüyor ya da sakat kalıyor. Ancak Pitbullar sadece insanlara saldırmıyor. Hayvanlara da saldırıyor! Pitbullar insan ve hayvan ayırt etmeden her şeye saldırıyor. Beslemesi bile yasak olan Pitbulları ağızlık takmadan dışarıda dolaştıran orospu evlatlarına devlet ne zaman dur diyecek?

Antalya Çağlayan’da Berrak İpek adlı bayan dışarıda köpeği ile gezerken bir Pitbulun saldırısına uğradı. Berrak İpek’in köpeği saldırıda büyük yara aldı. Yaralı köpeğin sahibi Berrak, köpeğini veterinere götürdü ancak köpeği doktorlar kurtaramadı ve köpek öldü. Pitbulun sahibi olan şahıs ise veterinere bile gelmedi.

Pitbullar önüne gelen her şeye saldıran bir ırktır. Bu ırkı beslemek yasaktır. Ancak besleyenler var. Devlet bunlara müdahale etmiyor. Hatta köpekleri ağızlık bile takmadan dışarıda dolaştırıyorlar. Türkiye’de çok büyük bir köpek sorunu var. İnsanlar ve hayvanlar ölüyor!

Menemen asarlık yeşilpınar mahallesi Toki evler 335 sok. no:8 de bulunan 2 adet pitbull cinsi saldırgan köpek 29.09.2021 tarihinde saat 16:00 sularında sitede gezen keçiye saldırıp parçaladılar. Defalarca uyarılmasına rağmen köpekler hala site içerisinde dolanıyor kimse dışarıya çıkamıyor. Devlet duruma müdahale etmiyor. Pitbul köpeklerine tapan magandalar yüzünden insanlar dışarı çıkamıyor.

2 Adet Pitbul Masum keçiyi param parça ettiği o görüntüler. Zavallı keçi can çekişiyor. Pitbullar ise keçiye işkence ediyor.

İşte O Video!

Pitbull beslemek yasak mı sorusu, yasalar önünde yanıt buldu. 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu 01.07.2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Kanunun 14. maddesinin l bendinde; ‘‘ Pitbull Terrier, Japanese Tosa gibi tehlike arz eden hayvanları üretmek; sahiplendirilmesini, ülkemize girişini, satışını ve reklamını yapmak, takas etmek, sergilemek ve hediye etmek yasaktır.’’ hükmü yer almaktadır. Bu hükme açıklık getirilmesi amacıyla Kanunda belirtilen Pitbull Terrier, Japanese Tosa haricinde ülkemizde Kanunun 14. maddesi kapsamında değerlendirilecek olan köpek ırklarına dair Bakanlığımızda oluşturulan 20.11.2007-208 sayılı Müsteşarlık Makam Oluru ile bir komisyon oluşturulmuş olup Hayvanları Koruma Kanunu’nun 14. maddesinde yer alan Pitbull Terrier ve Japanese Tosa’ya Dogo Argentino, Fila Brasileiro ve bu ırkların melezleri de ilave edilmiştir. Bu hükme uymayanlara Kanunun 28. maddesi gereğince hayvan başına 6.306 TL. idari para cezası verilir ve hayvanlara el konulur. Ancak bu kanun, Pitbull besleme konusunda bağlayıcı olmamaktadır.

Türkiye’de Uygulanan Hayvancılık Politikası Değerlendirme

Türkiye’de Uygulanan Hayvancılık Politikalarının Sonuçları itibariyle Değerlendirilmesi

Cumhuriyetin ilanından bu yana Türkiye’nin kırsal ekonomik kalkınma ile birlikte hedefi hep sanayileşmek olmuştur. Gelişmekte olan birçok ülkede de hedef sanayileşmektir. Ancak tarımı ve hayvancılığı ihmal etmeden bir bütünlük ilkesi içerisinde sanayileşmeyi hedef almak ekonomik gelişmeyi daha da hızlandıracaktır. Başka bir deyişle tarım ve hayvancılık sektörlerinde alınacak akılcı politika tedbirleri ile sağlanacak rasyonelleşme aynı zamanda sanayileşmeye ve genel ekonomik kalkınmaya bir dinamizm kazandıracaktır. Avrupa Birliği’ne üye Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda gibi gelişmiş ülkeler, sanayileşme sürecinden geçerken tarım ve hayvancılığı ihmal etmemiş ve hatta bu sektörlerden sağladıkları sermaye birikimini sanayileşmeye aktararak bugünkü sanayi ülkesi ve bilgi toplumu düzeylerine gelmişlerdir. Ancak Türkiye’de; özellikle Atatürk sonrası, çok partili döneme geçişten itibaren sanayileşme uğruna kırsal kesim ihmal edilmiştir. Hayvancılık ve tarım sektörleri arasında yatırımdan, destekleme politikalarına, kredi ve finansman olanaklarından yapısal iyileştirme uygulamalarına kadar birçok konuda sektörler arası dengeler gözetilmemiş, yapı özellikle hayvancılık sektörü aleyhine bozulmuştur.

Diğer taraftan kırsal kesimde mevcut işletmelerin süreç içerisinde sosyo-ekonomik yapısı incelendiğinde; ekonomik gelişmeden çok, gerilemenin olduğu görülmektedir. Başta mevcut miras hukuku, hızlı nüfus artışı ve artan kırsal nüfusun sanayi ve hizmetler sektörlerinde istihdam olanaklarının yeterince yaratılamaması nedeniyle kırsal kesimde 1950 yılında 2,5 milyon olan işletme sayısı 2001 yılı genel tarım sayımı sonuçlarına göre yaklaşık 3 milyon 80 bine ulaşmıştır. İşletmelerdeki sayısal artış ile birlikte, ölçeklerin küçülmesine ve üretimin iktisadilikten uzaklaşarak irrasyonelleşmesine neden olmuş, aynı süreçte tarım işletmesi başına düşen ortalama arazi varlığı da azalmıştır. Türkiye’de işletme ölçeklerinin küçülmesinin önemli bir nedeni bu güne kadar uygulanan politikaların iktisadiliği teşvik etmeyen, kararlılıktan uzak, siyasi ve popülist yaklaşımlardır. Oysa optimum işletme ölçeğine ulaşmada, devletin elindeki en önemli araçlar olan kredi, finansman ve destekleme politikaları rasyonel kullanılmamıştır. Başka bir deyişle iktisadi olmayan işletme ölçekleri, adeta bu destek politikaları ile teşvik ve himaye görmüş, yetiştirici üretimini iktisadi kılma çabası içine girme ihtiyacı duymamıştır. Diğer taraftan bu politikalar sonucu kırsal kesim işletmelerinde ihtisaslaşma konusunda da hiçbir iyileşme sağlayamamıştır. Uzun dönemde uluslararası rekabete karşı güçlü bir yapıya sahip hayvancılık sektörünün oluşturulması için; örgütlü, ekonomik büyüklükte ve teknoloji kullanan hayvancılık işletmeleri kurulması hedeflenmelidir. Ülkemizde hayvancılık sektörünün önemli bir alt sektörü olan ve dışsatım şansı en fazla olan, küçükbaş hayvan yetiştiriciliği ve besiciliğinde maalesef istenilen düzeyde gelişme sağlanamamıştır. Mevcut popülasyonun ıslahının yapılmaması, çayır-mera alanlarının azalışı ve bazı bölgelerde terör nedeniyle bu alanların değerlendirilememesi sonucu hayvan varlığında ve üretimde önemli düşüşler olmuştur. 1950’li yıllarla birlikte tarımda makineleşme çabalarının da etkisiyle hızlanarak günümüze kadar süren ve bir türlü önü alınamayan yeni tarım arazisi kazanma çabası sonucunda milyonlarca hektar çayır ve mera alanı yok edilmiştir. 1935 yılında 44,3 milyon hektar olan çayır ve mera alanları 2001 yılı verilerine göre 14,6 milyon hektar’a kadar gerilemiştir. Kalan bu mera alanının da kalitesi, aşırı, düzensiz ve bilinçsiz otlatma nedeniyle büyük ölçüde azalmıştır. Meraların yok edilmesi, tüm hayvansal üretim için çok önemli bir kaynağın da yitirilmesi yanında, geleneksel olmakla birlikte yığın halinde üretimde bulunan ve düşük maliyetli yem girdisi sağlayabilmeleri nedeniyle rantabl olan ekstansif koyunculuk işletmeleri için de bir yıkım olmuştur. Bu nedenle, kaba yem açığını giderici ve verimliliği arttırıcı ıslaha yönelik desteklemelerin, daha etkin biçimde sürdürülmesi önem taşımaktadır. Bu kapsamda hayvancılık destekleri bölgelerin, hayvancılık alt sektörlerindeki mukayeseli üstünlükleri dikkate alınarak ve buna uygun yapılmalıdır. Küçükbaş hayvan varlığında yaklaşık 80 yılı aşkın bir süre zarfında yapılan ıslah çalışmalarında gelinen seviyenin (%5 civarında merinos ırk) başarılı olduğunu söylemek mümkün değildir. Koyunculukta ıslah çalışmaları sığırcılığa göre yetersiz kalmıştır. Sığırcılıkta yapılan ıslah çalışmalarında elde edilen başarı ise; önemli sayıda damızlık hayvan ithalatının yıllar boyu ve halen devam etmesi, bu konuda olanakların önemli ölçüde bu alt sektöre tahsis edilmesi sonucudur. Diğer taraftan özellikle sığırcılıkta ıslahta elde edilen teknik başarılar, ekonomik politikalarla desteklenmemiş, istenilen ölçüde sayısal artışlara dönüştürülememiştir.

Geçtiğimiz plan dönemlerinde sektörde öngörülen kalkınma hızının gerektirdiği planlama önlemleri alınmamış, özellikle sektörler arası girdi-çıktı ilişkisi kurulamamıştır. Tarımın girdi sağladığı diğer sektörlerde olduğu gibi tarım ve hayvancılık arasında sektörel etkileşime imkân verecek plan anlayışının kurulamaması, planlamanın en önemli eksiği olarak değerlendirilmektedir. Örneğin tüm planlı kalkınma dönemlerinde yetersiz olmakla beraber ön görülen kalkınma hedeflerinin gerçekleşmesine imkân sağlayacak kaba ve kesif yem, girdi-çıktı ilişkisi içinde planlarda ön görülmemiş, aynı zamanda gerçekleştirilmesi için yeterli tedbirler de alınmamıştır. Hayvancılık sektöründe günümüze kadar takip edilen destekleme politikaları, tarım sektörüne göre yetersiz ve sürekli olmamış, istikrarlı ve hukuki çerçevesi belirlenmiş bir yapı arz etmemiştir. Gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’deki destekleme politikalarının da uzun dönemli ve istikrarlı hale getirilmesi gerekmektedir. Kırsal alandaki destekleme miktarının ve dağılımının, hayvancılık sektörünün problemleri ve ihtiyaçları dikkate alınarak belirlenmesi ve artırılması gerekmektedir. Hayvansal üretimde belirli bir üretim artışının sağlanabilmesi ve sektörün rasyonel bir yapı kazanabilmesinde devletçe sağlanan destek ve uygulanan istikrarlı fiyat politikasının büyük önemi vardır. Gerçekten tek başına olmamakla beraber üretimin hem nicelik hem de nitelik olarak artırılmasında fiyat önemli bir role sahiptir.

Tüm iktisadi mal ve hizmetlerde olduğu gibi hayvansal ürünlerde de üretici ve tüketiciyi ilgilendiren ortak nokta fiyattır. Türkiye’de genelde birçok iktisadi mal ve hizmet için fiyatlar serbest piyasa koşullarına göre oluşmaktadır. Ancak kırsal alanda hayvan ve hayvansal ürün fiyatları çoğunlukla serbest rekabet koşullarının oluşmadığı bir ortamda teşekkül etmektedir. Diğer bir deyişle fiyatlar, çok sayıda küçük ve örgütsüz üretici kesim ile az sayıda ve özellikle fiyat konusunda birlikte davranan alıcıların karşı karşıya geldiği oligopson bir piyasada oluşmaktadır. Hayvancılık sektöründe fiyat teşekkülünde görülen bu eksik rekabet ortamı yanında 1950 öncesi ve 1950-1960 arası dönemde uygulanan desteklerde, narh vb. politikalar verim ve kalitenin artırılmasına imkân vermemiştir. Diğer taraftan 1963 yılından bu yana, planlı kalkınma dönemlerinde bile verim ve kalitenin artırılmasına imkân veren, kalite-fiyat ilişkisini dikkate alan istikrarlı fiyat ve destekleme politikaları da uygulanamamıştır. Hayvansal üretimde rasyonelleşmenin diğer önemli bir şartı da sektörün kredi ve finansman sorunlarının çözümlenmesidir. Gerçekten sektörün önemli ölçüde yatırım finansmanına ihtiyacı vardır. Bu amaçla finansman ihtiyacını karşılayacak ve özel sektörü bu alanda üretime sevk edecek gerekli özendirici teşvik tedbirleri alınmamıştır. 24 Ocak 1980 ekonomik istikrar tedbirleri ve onu izleyen dönemde Türkiye ekonomisi yeni bir yapılanma içine girmiş, başka bir deyişle piyasa ekonomisinin tüm kurum ve kurallarıyla hakim olduğu yeni bir ekonomik değişim süreci başlamıştır. Alınan ekonomik politika tedbirlerinin şüphesiz Türkiye ekonomisi üzerinde önemli yararlar sağladığı doğrudur. Zira giderek globalleşen dünyada dış dünyaya entegre olmadan, rekabeti yaşamadan, gümrük duvarları arkasında tek başına himayeci bir politika ile ulusal sanayi yaşatmak ve kalkınmanın finansmanında bu yapı içinde ihracatı artırmak pek olanaklı değildir. Ancak bu kararların ekonomiyi oluşturan tüm sektörler için başarılı sonuçlar verdiğini söylemek mümkün değildir. Örneğin bu kararlardan en olumsuz şekilde etkilenen sektörlerin başında hayvancılık gelmektedir. Her sektörün ekonomide gelişmişlik düzeyini dikkate almadan, ekonomik kararların gerektirdiği kurum ve yasal düzenlemeleri oluşturmadan uygulamaya konulan ekonomik politikalar, hayvancılık sektöründe telafisi gerçekten zor tahribatlara neden olmuştur. 1950’den bu yana, planlı kalkınma dönemleri de dahil önemli ölçüde ihmale uğramış olan sektör, 1980 kararlarıyla beraber ekonominin acımasız rekabet koşullarına terk edilmiştir. Hayvancılık sektörü için bu dönem sonrası önemli uygulamalarından birisi de EBK, SEK ve Yem Sanayi AŞ gibi hayvancılığa dayalı sanayi işletmelerinin 1992 yılında özelleştirme kapsamına alınarak tasfiye edilmesidir. Kuruluş amaçları daha önce belirtilen bu kurumların, verilen görevler incelendiğinde sektör ve Türkiye ekonomisi açısından çok önemli sorumluluklar yüklendikleri anlaşılmaktadır. Bu sanayi işletmeleri, sadece kendi işletme bünyelerinde kârlılık ve verimlilik esaslarına göre değil, ulusal ekonomiye dönük makroekonomik hedefler çerçevesinde de faaliyetlerini sürdürmüştür.

EBK, SEK ve Yem Sanayi AŞ kuruluşları, program ve görevleri açısından et, süt ve yem endüstrilerinde, hayvancılığa dayalı sanayinin yoğunlaşması, geliştirilmesi yönünde kamu yararı ağır basan işletmelerdir. Bununla birlikte bu kurumların, Türkiye’de hayvancılığa dayalı sanayinin gelişimi konusundaki katkısı, kuruluş kararnamelerinde kendilerine verilen yetki ve sorumlulukları ile karşılaştırıldığında başarılı olduklarını söylemek mümkün değildir. Bu kuruluşların başarısızlığında ve zarar etmelerinde; yönetsel, teknik, ekonomik, mali ve politik işletme içi veya dışı sorunlar belirleyici olmuştur. 2011 yılına gelindiğinde SEK ve Yem Sanayi tamamen, EBK ise kısmen özelleştirilmiş konumdadır. EBK özelleştirme kapsamına alındığı 1992 yılından 2006 yılına kadar Et ve Balık Ürünleri AŞ (EBÜAŞ) adı ile faaliyetini sürdürmüştür. Özelleştirme kapsamında olduğu dönemde ülkenin batı bölgelerindeki birçok işletmesi satılan kurum, ekonomik gelişmeler ve hayvancılığın içinde bulunduğu darboğaz göz önüne alınarak, özelleştirme kapsamından çıkarılmıştır. Kurum Ağustos 2006’da GTHB’ına bağlanarak, EBK Genel Müdürlüğü ana statüsü altında faaliyetlerine devam etmektedir. Sonuç itibariyle bu KİT’ler, imalat görevleri dışındaki çok daha önemli sosyoekonomik fonksiyonları göz ardı edilerek, iyileştirme olanakları araştırılmadan veya yokluklarında istikrarı sağlayacak alternatif alt yapılar oluşturulmadan özelleştirilmiştir. Bugün gerek et gerekse özellikle süt piyasalarında gerçek anlamda, piyasaya müdahale edecek, fiyat istikrarını ve üretimde sürdürülebilirliği sağlayacak idari yapılara (müdahale kuruluşları) ihtiyaç bulunmaktadır.

Hayvancılıkta üretimi artırıcı, kalite ve verimi teşvik eden istikrarlı, destekleme politikalarına ihtiyaç bulunmaktadır. Bu kapsamda sektörün daha önce değinilen kronik sorunlarına çözüm getirici yapısal reformların gerçekleştirilmesi zorunluluğu vardır. Bu amaçla pazarlama altyapısını geliştiren ve hayvansal ürünlerde satış ve fiyat garantisini getiren alternatif politika araçları geliştirilmelidir.

Hayvancılık Ekonomisi Ünite 4 Soru-Cevap

Hayvancılık Ekonomisi Ünite 4 Soru-Cevap Test Soruları ve Cevapları Sınav Soruları

Doğru Cevaplar Kalın Punto ve Altı Çizili Olarak Verilmiştir

1- Aşağıdakilerden hangisi cari arzın üretimden farklı olmasının nedenlerinden biri değildir?

a. Ürünün stoklanması
b. Talep miktarında artış olması
c. Teknolojik yetersizliklere bağlı fire ve bozulmaların
meydana gelmesi
d. İthalat-ihracat durumu
e. Üreticinin aynı zamanda tüketici olması

2- Aşağıdakilerden hangisi arzı etkilemez?

a. Malın piyasa satış fiyatı
b. Üretim faktörlerinin fiyatları
c. Diğer malların fiyatları
d. Tüketici zevk ve tercihleri
e. Üretimde kullanılan bilgi ve teknoloji seviyesi

3- Arz esnekliği 0.4 olan bir malın fiyatında %10’luk bir artış, arz edilen miktarda hangi oranda bir artışa neden olur?

a. % 0.4
b. % 1
c. % 4
d. % 10
e. % 40

4- Aşağıdaki faktörlerden hangisi bir malın arz esnekliğini etkilemez?

a. Zaman ve üretim süresi
b. Malın dayanıklı olup olmaması
c. Üretimin maliyet yapısı
d. Üretim faktörlerinin özellikleri
e. Tüketici gelir seviyesi

5- Talep eğrisinin sağa veya sola kayması aşağıdakilerden hangisi ile açıklanamaz?

a. Malın kendi fiyatında meydana gelen değişme ile
b. Bu mal yerine geçecek ikame malların fiyatları değişmesi ile
c. Talep edenlerin sayılarının değişmesi ile
d. Tüketicilerin gelirlerinin zaman içerisinde değişmesi ile
e. Tamamlayıcı malların fiyatlarında meydana gelen değişme ile

6- Aşağıdakilerden hangisi talep eğrisinin negatif eğimli olmasının sebebidir?

a. Talebe etki eden bir çok faktörün bulunması
b. Talebin ikame mallara göre farklılaşabilmesi
c. Fiyat ile talep edilen miktar arasında ters yönlü ilişkinin bulunması
d. Arzın talepten bağımsız olması
e. Talebin arzdan fazla olması

7- Bir piyasada sığır karkas et fiyatı 9 TL/kg; talep edilen miktar ise günde 600 ton iken, et kg fiyatı 12 TL’ye çıktığında talep edilen miktarın günde 480 ton’a düştüğü gözlenmiştir. Buna göre sığır etinin talep esnekliği aşağıdakilerden hangisidir?

a. -0.1
b. -0.2
c. -0.4
d. -0.6
e. -0.8

8- Fiyatların yükselmesi karşısında talep edilen miktarda herhangi bir değişme olmayan mallar için talep esnekliği aşağıdakilerden hangisidir?

a. Talep esnekliği sıfır ile bir arasındadır.
b. Talep esnekliği malın arzına bağlıdır.
c. Talep esnekliği 1’den büyüktür.
d. Talep esnekliği sonsuzdur.
e. Talep esnekliği sıfırdır.

9- Aynı sektörde faaliyet gösteren bazı büyük işletmelerin aralarında geçici bir süre gizli veya açık anlaşma yaptığı, izlenen ortak bir fiyat ve üretim politikası ile rekabeti engellediği ve piyasaya müdahale ettiği ekonomik oluşuma ne ad verilir?

a. Kartel
b. Tröst
c. Monopson
d. Tam rekabet piyasası
e. Oligopson

10- Arz ve talep ile ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?

a. Talepte bir değişme yokken herhangi bir nedenle arz artarsa malın fiyatı düşer.
b. Arzda bir değişme yokken talep artarsa fiyat yükselir.
c. Arz ve talebin birlikte değişmesinin fiyat üzerindeki
etkisi, meydana gelen değişmenin yönüne ve büyüklüğüne bağlıdır.
d. Arzda değişme yokken herhangi bir nedenle talepte bir artış olursa fiyat düşer.
e. Hepsi

Hayvanlar Alemi: Kaplanlar

Hayvanlar Alemi: Kaplanlar

Kaplan (Panthera tigris) yaşayan en büyük kedi türüdür ve Panthera cinsinin bir üyesidir. En çok turuncu-kahverengi kürk üzerindeki koyu dikey çizgileri ve daha hafif alt tarafı ile tanınır. Öncelikle geyik ve yaban domuzu gibi toynaklıları avlayan bir avcıdır. Bölgesel ve genellikle yalnız ama sosyal bir yırtıcıdır, avlanma ve yavrularının yetiştirilmesi için ihtiyaçlarını destekleyen geniş bitişik habitat alanlarına ihtiyaç duyar. Kaplan yavruları, bağımsız hale gelmeden ve kendi yuvalarını kurmak için annelerinin evinden ayrılmadan önce yaklaşık iki yıl anneleriyle birlikte kalırlar.

Kaplan ilk olarak 1758’de bilimsel olarak tanımlandı ve bir zamanlar batıda Doğu Anadolu Bölgesi’nden Amur Nehri havzasına ve Güneyde Himalayaların eteklerinden Sunda Adaları’ndaki Bali’ye kadar geniş bir alana yayıldı. 20. yüzyılın başlarından bu yana, kaplan popülasyonları tarihi menzillerinin en az %93’ünü kaybetti ve Batı ve Orta Asya’dan, Java ve Bali adalarından ve Güneydoğu ve Güney Asya ile Çin’in geniş bölgelerinden yok edildi.

Kaplan, dünyadaki karizmatik megafaunanın en tanınmış ve popülerlerinden biridir. Antik mitoloji ve folklorda belirgin bir şekilde yer alan kaplan, modern filmlerde ve edebiyatta tasvir edilmeye devam etmektedir. Bazı spor takımları için maskot olarak kullanılırken, birçok bayrak ve armada da yer almaktadır. Kaplan Hindistan, Bangladeş, Malezya ve Güney Kore’nin ulusal hayvanıdır.

Vahşi kaplan popülasyonlarının azalması nedeniyle vahşi doğada nadiren görülen, ancak esir popülasyonlarda devam eden beyaz, altın ve çizgisiz kar beyazı olmak üzere üç renk çeşidi vardır. Beyaz kaplanın, beyaz kürkü ve sepya kahverengi çizgileri vardır. Altın kaplanın sarı tonlu ve kırmızımsı kahverengi çizgili soluk altın rengi bir kürkü vardır. Kar beyazı kaplan, son derece soluk çizgili ve soluk kırmızımsı kahverengi halkalı kuyruğu olan bir morftur. Hem kar beyazı hem de altın kaplanlar, CORIN gen mutasyonları için homozigottur. Siyah kaplan, sözde melanizm nedeniyle bir renk çeşididir. Kalın çizgiler birbirine yakındır, böylece gövdesinin rengi çizgiler arasında zar zor görünür.

Türk Kültüründe Kaplan

Kaplan Türk kabilelerinin ve yiğitlerinin en eski tözlerindendir. Yenisey-Kırgız kültür çevresini anlatan av sahnesi tasvirlerinde ok atan süvarilerin önünde koşan kaplanlar görülür. Kurtla birlikte bazı Türk söylemlerinde aslanın önceli olması muhtemeldir.

Not: Görseldeki Kaplan Değil Kar Leoparıdır.

Kaplan, Irk Bitig’de geçen bir metinde özellikle vurgulanmaktadır. Türklerde kaplanın yiğitlik ongunu ya da simgesi olması, aynı zamanda astrolojiyle ilgiliydi. Dört ana yönden birine ait olan ak ya da benekli pars, dört büyük yıldız grubundan birinin de timsaliydi. Aslan gibi kaplan da bir taht simgesidir. Öte yandan zıt kavramların savaşına işaret eden hayvan mücadele sahnelerinde kaplanın galip hayvan olarak, yani olumlu unsura karşılık gelecek şekilde gösterilmiştir.

Öpüşen Karıncalar ve Çift Hörgüçlü Deve

Öpüşen Karıncalar ve Çift Hörgüçlü Deve

Avusturya’da yaşayan şeker karıncıları, birbirleriyle karşılaştıkları zaman selam verirler ve öpüşürler. Duyarga yardımı ile birbirleri ile iletişime geçerler. Duyarga nedir? Duyarga ya da anten, eklem bacaklılar (Arthropoda) şubesinin altı bacaklılar (Hexapoda), çok bacaklılar (Myriapoda), kabuklular (Crustacea) ve soyu tükenmiş trilobitler (Trilobitomorpha) alt şubelerinde görülen duyu organı olarak gelişmiş hareketli baş uzantısıdır. Eklembacaklıların diğer alt şubesi olan ve akrep, kene ve örümceklerin yer aldığı keliserliler (Chelicerata) alt şubesinde duyarga bulunmaz.

ÜST: dikensi (aristate) yapraksı (lamellate) testeremsi (serrate) yelpazemsi (flabellate) tespih (moniliform)

ORTA: dirsekli (geniculate) tüysü (plumose) taraksı (pectinate)

ALT: kılsı (setaceous) tırnaksı (stylate) topuzlu (clavate)

Çift Hörgüçlü develer de diğer develer gibi susuzluk çekmeden çöl ortamında hayatta kalabilir. Bunun sebebi hörgücünde biriken su değil yağdır. Bu yağ, hayvan suya ihtiyaç duyduğu zaman parçalanır ve hidrojene dönüşür. Hidrojen de hava ile birleşerek hayvanın içinde suya dönüşür. Yani devenin ihtiyacı olan su, vücudunun içinde yapılmaktadır.

Kimseye Eyvallahı Olmayan Hayvan!

Aslana, Bizona, Kaplana, File bile eyvallahı olmayan, çitayı dört nala koşturup kobrayı jelibon gibi çiğneyip tüküren, hayvanlar alemine nizam vermek için yaratılmış gözü kara delikanlı; Bal Porsuğu. Bal porsuğu oldukça uzun, belirgin şekilde kalın ve sırt boyunca geniş bir gövdeye sahiptir. Oldukça gevşek olan cildi serbestçe dönmesine ve bükülmesine izin vermektedir. Diğer bal porsuklarıyla savaşmak için adapte olmuş boynundaki cildi 6 cm kalınlığındadır. Ağzı ve burnu kısa olan bal porsuğunun kafası küçük ve düzdür. Savaşırken alınacak hasarı azaltmak için gelişmiş bir başka adaptasyon ise küçük gözler ve hafif çıkık kulaklardır. Hayatlarının ilk zamanlarını kör olarak geçiriyorlar.

Bal porsuğu (Mellivora capensis), Afrika, Güneybatı Asya, ve Hint altkıtasına yayılmış bir memeli türüdür. Geniş yaşam alanı ve çeşitli habitatlarda görülmesi nedeniyle, IUCN Kırmızı Listesi’nde Asgari endişe altındaki tür olarak kaydedilmiştir. Bal porsuğu çoğunlukla yalnız yaşar, ancak Afrika’da, Mayıs ayında (üreme mevsiminde) çiftler halinde avlandıkları da görülmüştür. Ayrıca avlanmak için yerdomuzu, yaban domuzu ve termitlerin eski yuvalarını kullanırlar. 10 dakika içinde sert zemine tünel kazabilen yetenekli avcılardır. Bu yuvalar genellikle sadece tek bir girişe sahiptir. Herhangi bir yatakla kaplanmamış yuvalama odasına sahip olan yuvalar, sadece 1–3 m uzunluğundadı

Bal porsuğu, gücü, gaddarlığı ve sertliği ile ünlüdür. Kaçması imkânsız olduğunda neredeyse tüm türlere vahşice ve korkusuzca saldırdığı bilinmektedir. Raporlandığına göre aslan ve sırtlan gibi kendinden çok daha büyük yırtıcıları püskürtmüştür. Arı sokmaları, kirpi okları ve hayvan ısırıkları ciltlerine nadiren nüfuz eder. At, sığır veya Afrika mandası bal porsuğunun yuvasına girerse, saldırıya uğrayacaktır.[29] Kalahari Gemsbok Milli Parkı’nda, bal porsuğu aslanve Afrika kaya pitonu tarafından öldürülmüştür. Cape Eyaletinde, bal porsuğu Afrika parsının potansiyel avıdır. Nil timsahları ve benekli sırtlanlar da zaman zaman bal porsuklarını avlarlar.

Firari Koyun 5 Yıl Sonra Bulundu

Merinos Cinsi koyunlar her yıl kırpılıyor, tüyleri bir güzel traş ediliyor. Çünkü bu tüyler satılıyor. Bundan gelir eden pek çok aile var. Traş edilecek koyunlardan biri de traş edileceği gün kaçıyor ve bir daha bulunamıyor. Ancak aradan 5 yıl geçtikten sonra koyun tanınmaz halde bulunuyor.

Bulunduktan sonra koyun adeta müzede sergilenir gibi sergileniyor. Herkes koyunu görmek için sıraya giriyor.

En sonunda ise koyunun tüyleri yarım saat içinde kırpılıyor ve koyunun son hali;

Kusursuz Kamuflaj Tipleri

Hayvanlar aleminde, pek çok farklı kamuflaj tipi kullanılır. Bazı hayvanlar, çevreleriyle aynı renklere ya da desene sahiptir. Bazı hayvanlar çevrelerindeki, örneğin yaprak gibi bir nesnenin şeklini ustaca taklit ederler. Bazı hayvanlar ise çevrelerine, habitatlarına ya da mevsim koşullarına uyum sağlamak için renklerini değiştirirler. Yaprak çekirgeleri, kamuflaj yetenekleri sayesinde ağaç yapraklarına benzerler.

Şahin ve Jet Motoru

Uçuştaki yüksek hızı nedeniyle (bir dalışta saatte 400 kilometreye ulaşabilir), havanın yoğun basıncı bir alaca şahinin akciğerlerinin patlamasına neden olabilir. Ancak gagasının arkasındaki küçük kemikli tüberküller sayesinde şok dalgaları onlardan kaçınarak yönlendirilir.Bu ayırt edici tasarım, jet motorlarında da kullanılmıştır.

Bahçesine Giren Köpeği Sopa İle Öldürdü!

Komşusunun köpeğini sopayla döverek öldürdü ve Benim bahçeme giremez dedi!

Türkiye’de her işi abartmayı seven insanlar var. Hayvanseverlerden bazıları, saldırgan hayvanların insanlara saldırmasında hatta insanları ısırılmasında bile hayvanı haklı gösterirken bazı kişiler de durduk yere hayvan hayvanlara eziyet ediyor. İnsanlar duygularını çok abartlı bir şekilde yaşıyor. Açıkçası bu olaylar tipik bir ruh hastalığının belirtisidir. Zararsız ve kimseye saldırmayan hatta sahipli olan bir köpek, yanlışlıkla bir bahçeye girdi diye öldürülmesi mi gerekiyordu? Köpeği öldüren kişi nefsi müdafaa da yapmıyor. Köpek zararsız. Ama köpeği öldürene kadar dövüyor ve köpek ölüyor.

Trabzon’un Vakfıkebir ilçesinde Arif Sevinç, bahçesine giren komşusunun ‘Tony’ adlı köpeğine sopayla vurarak ölümüne neden oldu. Köpeğin sahibi Ömercan Karkaç, saldırgan hakkında şikayetçi olurken, köpeği öldüren Sevinç, “Tavuklarımı kurtarmak istedim. Köpeğini idare edeceksin, kendi kendine bakacaksın, bahçeme geçemez” diye kendini savundu.

Muğla’da bir kişi, günde 5 ekmek yediği gerekçesiyle köpeğini vurarak öldürdü. Damadın şikayetiyle ortaya çıkan olayla ilgili 1033 lira ceza kesildi.

Muğla’da çok ekmek yediği gerekçesiyle köpeğini vurarak öldüren kişiye 1033 lira ceza kesildi. Menteşe ilçesi kırsal Çiftlik köyünde yaşayan Cemal D., geçen yıl Aydın’daki bir çobandan oğlak karşılığı köpek aldı. Cemal D., ‘Osman’ adını verdiği çoban köpeğine keçi sürüsünü emanet etti. 3 ay önce keçilerini satan Cemal D., iddiaya göre 4 Ocak günü, köpeğini, günde 5 ekmek yediği için sapana bağlayıp, av tüfeğiyle 2 el ateş ederek öldürdü. Yaşananlara tanık olan Cemal D.’nin damadı İsmail Kaplan ise jandarma karakoluna giderek, kayınpederinden şikayetçi oldu.

Dünyada Yaşayan En Büyük Hayvan?

Hiç merak ettiniz mi dünyanın en büyük hayvanı nedir diye? Aklınızdan bir dinozor türü diye tahmin ediyorsanız doğru tahmin ettiniz. . Dünyanın en büyük hayvanı Argentinosaurus’dur. Ancak soyu tükenmiştir. Günümüzde yaşayan en büyük hayvan ise Mavi Balina veya Gök Balina da denir. Argentinosaurus Yaklaşık 40 ton civarında ve 30-35 metre boyundadır. Mavi balina ise 140 tondur, 25 ile 30 metre civarındadır.

Mavi Balina ve Diğer hayvanları kıyaslayan bir tablo.

Gördüğünüz gibi Mavi Balina hepsinden büyük durmaktadır. Bir de Mavi Balina ile Argentinosaurus’a bakalım.

Argentinosaurus az bir farkla Mavi balinayı geçiyor fakat dinozorun nesli tükendi, Mavi balina ise yaşıyor. Mavi Balinaların Kalbi 600 kiloya ulaşabiliyor. Atardamarının çapı 23 santimetredir. İlk günlerde 24 saatte 90 kilo alıyor. Mavi balinaların dişileri erkeklerinden daha ağırdır. Mavi balinaların başı geniştir, Yeni doğmuş bir mavi balina 7,6 metre uzunluğunda ve ağırlığı filden daha fazladır, Yavru mavi balina her gün neredeyse 379 litre anne sütü içmektetir.

Mavi Balinanın Kalbi;

Avustralya’da yaban hayatı yetkilileri Sydney kıyılarında bir mavi balinanın görüldüğünü bildirdi. Bunun mavi balina türünün Sydney açıklarında son 100 yıl içinde üçüncü görülmesi olduğu tahmin ediliyor. Mavi balinanın geçen ay Sydney’in Maroubra bölgesi açıklarında görüldüğü belirtildi. Ulusal Parklar ve Vahşi Yaşam Hizmetleri (NPWS), “son derece nadir” olan bu olayı doğruladı. Kurum, açıklamasında dünya üzerindeki en büyük hayvanlar olan mavi balinaların nadiren kıyıya bu kadar yakın görüldüğünü söyledi. NPWS adına konuşan Andrew Marshall, mavi balinanın gezegenin en büyük hayvanı olmasına rağmen normal şartlarda Sydney kıyılarından fark edilmeden geçebileceğini hatırlattı.

Marshall, “Mavi balinalar sık görülen canlılar değildir. Çünkü denizin çok uzağında yaşama eğilimindedirler. Popülasyonları geniş bir alana yayılmıştır. Göçlerine ve habitatlarına dair çok sınırlı veriye sahibiz” diye konuştu.

Hayvan Uyarıları

Bazı depremlerden önce hayvanlar, olağandışı davranışlar gösterirler. Bu durum, hayvanların deprem olacağını sezebildiklerini akla getiriyor. Bilim adamları, hayvanların bir depremden önce kayalarda oluşan titreşimleri ya da elektriksel değişimleri algılayabildiklerini düşünüyorlar. Çin’in deprem olasılığı yüksek olan bölgelerinde yaşayan insanlardan, hayvanlarda alışılmışın dışında davranışlar gördükleri zaman, bu durumu uzmanlara bildirmeleri istenir.

1975 yılında Çin’in Haicheng bölgesinde şiddetli bir deprem olmuştu. Depremden önce, kış uykusunda olan yılanların, havanın buz gibi soğuk olmasına karşın, toprağın altından çıktıkları görülmüştü.

Avcılık ve Yaban Hayatı

Avcılık ve Yaban Hayatı

Programın Amacı: Sürdürülebilir avcılık ve yaban hayatının korunması, yönetimi ve işletilmesi için, orman mühendisleri, biyologlar ve yaban hayatı yöneticilerine yardımcı olabilecek doğa sevgisi taşıyan, teknik bilgi ve beceriye sahip ara elemanlar yetiştirmektir.

Çalışma Alanları: Ülkemizde Av ve Yaban Hayatı Teknikerlerine çok fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Gerek kamu sektöründe, gerekse özel sektörde bu konuda yetişmiş ara eleman yetersizliğinden dolayı bu programdan mezun olanların iş bulma olanakları oldukça yüksektir. Mezunlar Türkiye’nin her yerinde çalıştırılabilmektedirler. İş bulma konusunda cinsiyet ayrımı bulunmamaktadır. Avcılık ve Yaban Hayatı mezunları, Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, Orman Genel Müdürlüğü, Belediyeler, İl ve İlçe Av Komisyonlarında görev alabilecekleri gibi özel avlaklarda ve hayvanat bahçelerinde de teknik eleman olarak çalışabilirler.

Tarihte Adalet Yoktur

TARIM DEVRİMİ’Nİ İZLEYEN 1000 YILDAKİ insanlık tarihini anlamak, tek bir soruyu cevaplamakla mümkün olabilir: Eğer uygun içgüdüleri yoksa, insanlar kitleler halinde işbirliği ağlarını nasıl oluşturuyorlar? Cevap kısaca şudur: İnsanlar hayali düzenler yaratıp, yazıyı icat ettiler ve bu ikisi, biyolojik mirasımızın boş bıraktığı yerleri doldurdu.

Bu ağların ortaya çıkışı, çoğu insan için karışık sonuçları olan bir nimettir. Bu ağların sürmesini sağlayan hayali düzenler, ne doğal ne de adildi ve insanları yapay olarak yaratılmış gruplara bölerek hiyerarşiyi oluşturdular. Üstte yer alan gruplar gücü elinde tutarak ayrıcalıklardan yararlanırken, alttaki gruplar ayrımcılığa ve baskıya maruz kaldı. Hammurabi Kanunları insanları üstün, sıradan ve köle olarak çok net bir şekilde ayırmıştı. Üstün insanlar yaşamın tüm güzelliklerinden faydalanabiliyorken, sıradan insanlar onlardan artakalanlarla idare ediyor, Köleler ise şikayet ederlerse şiddete maruz kalıyordu.

İnsanların eşit olduğunu iddia etmesine rağmen, Amerikalıların 1776’da ilan ettiği hayali düzende de hiyerarşi vardı. Bu düzenden faydalanan erkeklerle güçsüz bırakılan kadınlar arasında ve özgürlükten faydalanan beyazlarla daha aşağı seviye insanlar olarak görülen, insan haklarından eşit olarak yararlanmayan siyahiler ve Kızılderililer arasında bir hiyerarşi oluşturulmuştu. Bağımsızlık Bildirgesi’ni imzalayanların çoğu köle sahipleriydi ve Bildirgeyi imzaladıktan sonra kölelerini salıvermedikleri gibi kendilerini de ikiyüzlü olarak görmediler. Onların bakış açısıyla, insan haklarının siyahilerle bir alakası yoktu.

Amerikan düzeni zenginle fakir arasındaki hiyerarşiyi de adeta kutsallaştırdı. O dönemde çoğu Amerikalının, zengin ebeveynlerin çocuklarına para ve işyeri miras bırakarak eşitsizlik yaratmasıyla bir derdi yoktu. Onlara göre eşitlik aynı yasaların zengin ve fakire aynı şekilde uygulanmasıydı sadece; işsizlik maaşı, eğitim, sağlık sigortası gibi meselelerle alakası yoktu. Özgürlük de bugünkünden çok farklı bir anlama sahipti. 1776’da özgürlük, güçsüzlerin (hele de siyahilerin, Kızılderililerin veya Tanrı korusun kadınların) güç kazanıp yönetime geçebileceği anlamına gelmiyordu. Özgürlük sadece, devletin çok istisnai bir durum olmadıkça vatandaşların kişisel mülkiyetlerine el koyamayacağını ve mülkiyetin nasıl kullanacağına karışamayacağını açıklayan bir kavramdı; Amerikan düzeni zenginlik hiyerarşisini önde tuttu. Kimileri bunun Tanrı’nın buyruğu, kimileriyse doğanın engellenemez yasaları olduğunu düşünüyordu. Bu mantığa göre, doğa hünerli olmayı zenginlikle ödüllendirir, tembelliğiyse cezalandırırdı.

Yukarıda bahsedilen tüm bu ayrımlar (özgür insanlarla köleler, beyazlarla siyahiler ve zenginlerle fakirler arasında) kurgulara dayanır (kadınla erkek arasındaki hiyerarşiye de değineceğim). Bununla birlikte, tüm hayali düzenlerin kurgusal kökenlerini yok sayarak kendilerini doğal ve kaçınılmaz olarak anlatmaları tarihin değişmeyen en temel kurallarından biridir. Sözgelimi çoğu insan, özgür insanlarla köleler arasındaki hiyerarşiyi doğal ve doğru kabul ederek köleliğin insan icadı olmadığını düşünürdü. Hammurabi bunun tanrıların buyurduğu bir düzen olduğunu söyledi. Aristoteles kölelerin “kölece bir doğaları”, özgür insanların ise “özgür doğaları” olduğunu ileri sürmüştü; toplumdaki konumları bu insanların içsel özelliklerinin sadece bir yansımasıydı.

Beyazların üstünlüğüne inanan ırkçılara soracak olursak, ırklar arasındaki biyolojik farklılıklardan oluşan sözde bilimsel açıklamalardan enfes örnekler sunacaklardır. Muhtemelen beyaz ırkın kanında veya genlerinde onları daha zeki, ahlaklı ve çalışkan yapan bir şeylerin olduğunu söylerler. Koyu bir kapitaliste zenginlik hiyerarşisi hakkındaki fikirlerini sorarsanız, bunun insanların becerileri arasındaki farkların kaçınılmaz bir yansıması olduğunu söyleyecektir. Bu kişiye göre zenginlerin daha çok parası vardır çünkü daha çalışkan ve beceriklilerdir. Bu yüzden kimse, zenginlerin daha iyi sağlık sistemine, eğitime ve beslenmeye erişimi olmasına itiraz etmemelidir. Zenginler keyfini sürdükleri her şeyi hak ederler.

Kast sistemine bağlı olan Hindular da kozmik sistemin bir kastı ötekinden daha üstün yarattığına inanır. Meşhur bir Hindu yaradılış mitine göre, tanrılar dünyayı Purusa adındaki tarih öncesi bir varlıktan yarattılar. Bu mite göre, güneş Purusa’nın gözünden, ay beyninden, Brahminler (rahipler) ağzından, Kşatriyalar (savaşçılar) kollarından, Vaişyalar (köylüler ve tüccarlar) bacaklarından ve Şudralar (hizmetkarlar) Purusa’nın ayaklarından yaratılmıştır. Bu açıklamayı kabul eden biri doğal olarak Brahminler ile Şudralar arasındaki farkın adeta güneşle ay arasındaki fark kadar doğal ve ebedi olduğunu düşünür. Eski Çinliler de, tanrıça Nü Wa’nın aristokratları kaliteli sarı topraktan, sıradan insanlarıysa kahverengi topraktan yarattığına inanırlardı.

Bütün hiyerarşilerin hayal ürünü olduğu açıkça ortadadır. Brahminler ve Şudralar tarih öncesi bir yaratığın bedeninin çeşitli yerlerinden yaratılmamıştır. Kastlar arasındaki farklar, Kuzey Hindistan’da üç bin yıl kadar önce insanlar tarafından icat edilen yasaların ve normların sonucudur. Aristoteles’in savunduğunun aksine, köleler ve özgür insanlar arasında bilinen herhangi bir biyolojik fark yoktur. İnsan yasa ve normları, kimi insanları sahip, kimileriniyse köle yapmıştır. Siyahilerle beyazlar arasında ten rengi ve saç tipi gibi birtakım biyolojik farklar vardır, ama bu farkların zeka veya ahlakla ilgisi olduğuna dair herhangi bir kanıt yoktur.

Çoğu toplum kendi toplumsal hiyerarşilerinin adil ve doğal olduğunu, buna karşılık diğer toplumların yanlış ve gülünç birtakım kıstaslar üzerine kurulduğunu öne sürer. Modern Batıklar, ırk hiyerarşisi fikriyle dalga geçmek üzere eğitilirler. Siyahilerin beyazların mahallesinde yaşamasını, beyazların okullarında okumasını veya beyazların hastanelerinde tedavi görmesini engelleyen yasalar onları şoke eder. Ancak, zenginlerin diğerlerinden ayrı ve daha lüks mahallelerde yaşamalarını, yine ayrı ve daha prestijli okullarda okumalarını ve diğerlerinden farklı olarak daha iyi donatılmış hastanelerde tedavi görmelerini öngören zengin-fakir arasındaki hiyerarşiyse pek çok Amerikalı ve Avrupalıya gayet normal gelmektedir. Oysa pek çok zengin insanın zengin bir ailede doğduğu için zengin olduğu ve pek çok fakirin de fakir bir ailede doğduğu için hayatları boyunca fakir kalacağı kanıtlanmış bir olgudur.

Maalesef karmaşık insan toplumları, hayali hiyerarşilere ve adil olmayan ayrımlara ihtiyaç duyar. Elbette tüm hiyerarşiler ahlaken aynı değildir ve bazı toplumlar aşırı derecelere varan ayrımcılıklardan diğerlerine nazaran daha çok etkilenmişlerdir. Yine de araştırmacılar, ayrımcılığı ortadan kaldırmış hiçbir büyük toplum örneği veremiyorlar. İnsanlar toplumsal düzeni her seferinde, üstünler ve köleler; siyahiler ve beyazlar; asilzadelerle avamlar; Brahminler ile Şudralar veya zenginler ile fakirler olarak çeşitli hayali kategorilerle sınıflandırarak sağladılar. Bu kategoriler, milyonlarca insan arasındaki ilişkileri, insanları birbirlerine karşı yasal, politik veya toplumsal olarak üstün kılarak düzenledi.

Hiyerarşilerin bu anlamda önemli bir görevi vardır: birbirini hiç tanımayan insanların, tanışmak için gereken zamanı ve enerjiyi harcamadan birbirlerine nasıl davranacaklarını bilmelerini sağlar. Kalabalık bir pazardaki satıcı, dükkanına her gün giren düzinelerce insana halı ve kilim satmak için ne kadar çaba harcaması gerektiğini bilmelidir. Her birinin alım gücüyle ve zevkleriyle ilgili detaylı araştırma yapamayacağından, toplumsal ipuçlarını kullanır. İnsanların giyim kuşamı, yaşları, hatta ten ve saç renklerine bile dikkat eder. Böylelikle de pahalı yün bir halı alacak olan varlıklı avukatı da, en iyi ihtimalle Çin malı sahte bir halıyı almak isteyecek normal ofis çalışanını da ayırt edebilir. Elbette bireysel yetenekler de toplumsal farkların oluşumunda rol oynar, ama tavır ve karakter farkları genellikle hayali hiyerarşiler aracılığıyla yerleşir. Bu iki şekilde olur: Birincisi ve en önemlisi, çoğu becerinin eğitimle kazandırılması ve geliştirilmesidir. Belli bir beceriyle doğan biri eğer desteklenmez, geliştirilmez ve çalıştırılmazsa becerisi zamanla körelir. Her insan becerilerini geliştirme ve iyileştirmekte eşit şansa sahip değildir, bu şansa sahip olup olmamaları da toplumlarının hayali hiyerarşisinde nerede olduklarıyla yakından ilintilidir. 1700’de doğduktan sonra birbirinden ayrılmış ikiz kardeşler hayal edin. Bunlardan birinin İstanbul’da zengin bir tüccar aile tarafından, diğerinin ise uzak bir Anadolu köyünde fakir köylüler tarafından yetiştirildiğini varsayalım.

Tamamen aynı genlere sahip olmalarına rağmen, yirmi yaşına geldiklerinde bu ikisinin ticaret yapma veya el arabası çekme yetenekleri birbiriyle aynı olmayacaktır. Ayrıca farklı sınıflara mensup insanlar, tam olarak aynı becerilere sahip olsalar bile, aynı oyunu farklı kurallara göre oynamak zorunda kalacakları için de aynı başarıları elde edemeyeceklerdir. Köylü kardeş zengin tüccar kardeşiyle aynı tüccarlık maharetine sahip olsa bile, zengin olma şansları aynı olmayacaktır. Ekonomi oyunu, gayrı resmi “cam tavanlar” ve çeşitli yasal kısıtlamalarla doludur.

Kaynak: Sapiens Hayvanlardan Tanrılara

Viper-Engerek Köpek Balığı

Viper köpekbalığı veya engerek köpekbalığı nadir görülen bir köpek balığı köpekbalığı türüdür ve cinsinin mevcut tek üyesidir. Tipik olarak 360 m derinlikte yaşar ve boyunun %40’ına kadar balıkları yutabilir. Bu gördüğünüz avını uyutmak için uzattığı çenesi.

Sıcakkanlı ve Soğukkanlı Nedir?

Sıcakkanlı hayvanlar. Vücut ısısı ortama göre değişmeyen hayvanlara sıcak kanlı hayvanlar denir. Memeliler ve kuşlar sıcak kanlı, yılan gibi sürüngen ve omurgasız hayvanlar ise soğuk kanlıdırlar.

Sıcakkanlı Hayvanlar Ne Zaman Ortaya Çıktı?

Bilimciler, ilk gerçek sıcakkanlıların, yaklaşık 270 milyon yıl önce beliren memeli ataları olduklarını düşünüyordu. Kuşlar, uçmayan dinozorlardan biraz daha geç bir tarihte evrilirken, bağımsız olarak benzer bir sıcakkanlılık metabolizması geliştirmişlerdi. Yelken sırtı ile ünlü Dimetrodon‘un antik bir akrabası ise bu varsayıma meydan okumuş oldu. Görünüşe bakılırsa, sıcakkanlı metabolizma, memeli soyundan çok daha önce ortaya çıkmış.

Sıcakkanlılığın ve Soğukkanlılığın Avantajları ve Dezavantajları

Sıcakkanlı olmak canlıya birçok avantaj sağlar. Sıcakkanlı canlılar soğukkanlı canlıların zorlukla hareket edebileceği soğuk ortamlarda aktif kalabilir. Sıcakkanlı hayvanlar kutup bölgelerinde veya soğukkanlı canlıların bile hayatta kalmakta zorlanacağı yüksek dağlarda olduğu gibi dünyanın hemen her yerinde yaşayabilir. Sıcakkanlı canlılar daha aktiftir, yiyecekleri besinleri arayabilir, sıcaklığı farkı birçok ortamda kendini kolayca savunabilir. Soğukkanlı bir hayvan bunu ancak yeterince sıcak olduğunda yapabilir. Soğukkanlı hayvanların aktiflikleri bulundukları çevresinin sıcaklığına bağlıdır. Örneğin bir sürüngen önce sıcaklığını yükseltir, sonra avlanır. Bu sayede avcılardan daha kolay kaçar Soğukkanlı hayvanların ayrıca kendine eş aramak ve üremek amacıyla da aktif ve sıcak olmaları gerekir.

Soğukkanlı olmanın da avantajları vardır. Soğukkanlı hayvanlar hayatta kalabilmek için sıcakkanlı hayvanlardan daha az enerji harcarlar. Memeliler ve kuşlar gıda ve enerjiye kendisiyle aynı ağırlığa sahip bir soğukkanlıdan daha çok ihtiyaç duyar. Bunun nedeni sıcakkanlı hayvanlarda vücuttan ısı kaybının vücut yüzey alanıyla, vücutlarında üretilen ısının da kütleleriyle bir orantısının olmasıdır. Bir hayvanın vücut yüzeyinin kütlesiyle oranı vücut büyüklüğünden daha azdır. Bu daha büyük vücutlu sıcakkanlı hayvanların serbest bıraktıklarından daha fazla ısı üretebilecekleri ve vücut sıcaklıklarını daha kolay sabitleyebilecekleri anlamındadır. Küçük vücutlu sıcakkanlıların ısı kaybetmesi daha kolaydır. Daha büyük vücutlu olarak sıcak kalmak zor değildir. Bu yüzden sıcakkanlı hayvanların vücudu genellikle fazla küçük değildir. Aksi halde üretebileceklerinden daha hızlı ısı kaybederler.

Küçük memeliler hayatta kalmak için çok sık beslenmelidir, çünkü vücut ısısının sabitliğini korumak için daha fazla enerjiye ihtiyaçları vardır. Ayrıca meyve, tohum ve böcekler ve hatta diğer küçük memeliler gibi yüksek enerjili gıdalar yemeleri gerekir. Daha büyük memeliler, daha düşük enerjili gıdalar yiyerek veya daha az sıklıkla yiyerek enerji elde edebilir. Çöl gibi yiyeceklerin az olduğu bir ortamda sürüngenlerin bir avantajı vardır. Soğukkanlı hayvanlar vücut ısılarını sabit tutmak için çok fazla yemeleri ve kalori yakmaları gerekmediğinden daha verimlidirler ve yiyecek olmadan daha uzun süre hayatta kalabilirler. Soğukkanlı birçok hayvan besin kıt olduğunda vücut sıcaklıklarını mümkün olduğu kadar düşük tutmaya çalışır. Sıcakkanlı olmanın bir diğer dezavantajı, sıcakkanlı vücutlarının virüs, bakteri ve parazitlerin yaşaması için güzel bir ortam sağlamasıdır. Memeliler ve kuşlar, bu işgalcilerle ve enfeksiyonlarla sürekli değişen vücut sıcaklıkları olan sürüngenlerden daha fazla sorun yaşama eğilimindedir. Bununla birlikte memelilerin ve kuşların, soğukkanlı hayvanlardan daha güçlü bir bağışıklık sistemi geliştirmiş olmaları bir avantajdır. Bir sürüngenin bağışıklık sistemi hayvanlar daha sıcak olduğunda daha etkilidir ancak bakteriler düşük sıcaklıklarda muhtemelen daha yavaş büyüdüğü için sürüngenler enfeksiyona yakalandıklarında bazen vücut sıcaklıklarını düşürürler.

Hayvanlar yaşadıkları ortamın koşullarına uyum sağlayabilme konusunda çok başarılıdır. Hayvanların havanın çok soğuk ya da çok sıcak olduğu ortam koşullarına uyum sağlayabilmelerinin nedeni vücut sıcaklıklarını düzenleyebilmeleridir.

Sıcakkanlı canlıların, örneğin memelilerin vücut sıcaklıkları bulundukları ortamın sıcaklığı ne olursa olsun sabittir. Sıcakkanlı canlılar vücut sıcaklıklarını sabit tutabilmek için çok miktarda enerjiye ihtiyaç duyar. Bu nedenle besin ihtiyacı sıcakkanlı canlılar için hayati öneme sahiptir.

Balina, denizaslanı, penguen gibi sıcakkanlı hayvanlar hava sıcaklığının çok düşük olduğu kutup bölgelerinde yaşayabilir. Bu canlıların vücut sıcaklıkları, derilerinin altındaki yağ tabakası ısıyı yavaş ilettiği için, ortam sıcaklığından etkilenmeksizin sabit kalabilir. Yağ tabakası özellikle su altında yaşayan canlıların vücut sıcaklıklarını düzenleyebilmeleri için hayli önemlidir. Karada yaşayan canlıların ise tüyleri ve kılları soğuktan etkilenmelerini engeller. Bu canlılar vücutlarının kanat ve yüzgeç gibi ısı kaybının fazla olduğu bölgelerindeki sıcaklık dengesini kan dolaşımı ile sağlar.

Soğukkanlı canlıların vücut sıcaklıkları ortam sıcaklığına bağlı olarak değişebilir. Ancak bu her koşulda yaşayabilecekleri anlamına gelmez. Çünkü yaşamın devamını sağlayan biyokimyasal tepkimelerin hızı çoğunlukla sıcaklık düştükçe azalır. Ayrıca bu canlılarda doğal bir donma önleyici mekanizma gerçekleşir. Donma noktasının altındaki sıcaklıklarda hücre dışındaki su donmaya başlar. Bu durumda sıvı haldeki su hücre içinden dışına taşınırken hücre içinde derişimi artan bazı maddeler suyun donma sıcaklığını düşürerek, hücre içindeki suyun donmasını önler. Hücre dışındaki donma önleyici özellikteki proteinler (antifriz proteinler) ise oluşan buz kristallerine bağlanır ve büyüyerek daha büyük kristaller oluşturmalarını ve hücrelere zarar vermelerini engeller.

Bellibaşlı evcil hayvanların rektum sıcaklıkları şöyledir:
Sığırda 38,4°C-38,6°C: erişkin kedi ve köpekte 38,3°C – 39°C: atta 37,5°C – 38°C; erişkin keçi ve koyunda 39°C – 40°C; tavşanda 39,5°C; güvercinde 42°C-43°C; tavukta 40,5°C-42°C; domuzda 39°C – 39,7°C.

Sıcaklık, en önemli çevre etkenlerinden biridir. Her hayvan türü az ya da çok, bir sıcaklık sınırına uyum sağlamıştır; kutuplarda yaşayan hayvanlar olduğu gibi çöllerde ya da tropikal ormanlarda yaşayan canlılar bunun kanıtıdır. Tatlı su yumuşakçaları, su sıcaklığının 60°C’ı bulduğu gayzerlerde, buna karşılık başka tatlı su hayvanları soğuk sularda yaşarlar. Sıcak denizlerde organizmaların çoğalması çok hızlı olur; soğuk denizler deyse, mineral elementlerin zenginliği, plankton kabuklularının hızla üreyip çoğalmasını kolaylaştırır. Sıcaklığa karşı dayanma etkenlerinden biri de pigmentlenmedir. Kınkanatlıların metalsi renginin ısınmaya karşı koruyucu bir etkisi bulunur.

Uzun süreli bir soğuk dalgasının hayvan topluluğu üstünde olumsuz etkileri olabilir: Bu durumda pek çok kuşun ölüm nedeni doğrudan soğuğun etkisi değil, ama, hem besinlerin kolay bulunamaması, hem de don yüzünden içecek bulunamamasıdır. Daha kesin bir biçimde, çok dar sıcaklık sınırlarına dayanıklı olan hayvanlarla (stenoterm), bunun tersine, oldukça geniş bir sıcaklık aralığında yaşayabilen hayvanlar (öriterm) ayırt edilebilir. Bu ayrım, özellikle iç sıcaklığı bulundukları çevrenin sıcaklığına göre değişen hayvanları (poykiloterm) ilgilendirir. Soğuk ortam böcekleri arasında, sözgelimi Grylloblatta ve Collembola (sıçrarkuyruklular) stenotermdir; Mecoptera ve Tipulidae (bostansineğigiller) ise öritermdir.