Türkiye’de Uygulanan Hayvancılık Politikası Değerlendirme

Türkiye’de Uygulanan Hayvancılık Politikalarının Sonuçları itibariyle Değerlendirilmesi

Cumhuriyetin ilanından bu yana Türkiye’nin kırsal ekonomik kalkınma ile birlikte hedefi hep sanayileşmek olmuştur. Gelişmekte olan birçok ülkede de hedef sanayileşmektir. Ancak tarımı ve hayvancılığı ihmal etmeden bir bütünlük ilkesi içerisinde sanayileşmeyi hedef almak ekonomik gelişmeyi daha da hızlandıracaktır. Başka bir deyişle tarım ve hayvancılık sektörlerinde alınacak akılcı politika tedbirleri ile sağlanacak rasyonelleşme aynı zamanda sanayileşmeye ve genel ekonomik kalkınmaya bir dinamizm kazandıracaktır. Avrupa Birliği’ne üye Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda gibi gelişmiş ülkeler, sanayileşme sürecinden geçerken tarım ve hayvancılığı ihmal etmemiş ve hatta bu sektörlerden sağladıkları sermaye birikimini sanayileşmeye aktararak bugünkü sanayi ülkesi ve bilgi toplumu düzeylerine gelmişlerdir. Ancak Türkiye’de; özellikle Atatürk sonrası, çok partili döneme geçişten itibaren sanayileşme uğruna kırsal kesim ihmal edilmiştir. Hayvancılık ve tarım sektörleri arasında yatırımdan, destekleme politikalarına, kredi ve finansman olanaklarından yapısal iyileştirme uygulamalarına kadar birçok konuda sektörler arası dengeler gözetilmemiş, yapı özellikle hayvancılık sektörü aleyhine bozulmuştur.

Diğer taraftan kırsal kesimde mevcut işletmelerin süreç içerisinde sosyo-ekonomik yapısı incelendiğinde; ekonomik gelişmeden çok, gerilemenin olduğu görülmektedir. Başta mevcut miras hukuku, hızlı nüfus artışı ve artan kırsal nüfusun sanayi ve hizmetler sektörlerinde istihdam olanaklarının yeterince yaratılamaması nedeniyle kırsal kesimde 1950 yılında 2,5 milyon olan işletme sayısı 2001 yılı genel tarım sayımı sonuçlarına göre yaklaşık 3 milyon 80 bine ulaşmıştır. İşletmelerdeki sayısal artış ile birlikte, ölçeklerin küçülmesine ve üretimin iktisadilikten uzaklaşarak irrasyonelleşmesine neden olmuş, aynı süreçte tarım işletmesi başına düşen ortalama arazi varlığı da azalmıştır. Türkiye’de işletme ölçeklerinin küçülmesinin önemli bir nedeni bu güne kadar uygulanan politikaların iktisadiliği teşvik etmeyen, kararlılıktan uzak, siyasi ve popülist yaklaşımlardır. Oysa optimum işletme ölçeğine ulaşmada, devletin elindeki en önemli araçlar olan kredi, finansman ve destekleme politikaları rasyonel kullanılmamıştır. Başka bir deyişle iktisadi olmayan işletme ölçekleri, adeta bu destek politikaları ile teşvik ve himaye görmüş, yetiştirici üretimini iktisadi kılma çabası içine girme ihtiyacı duymamıştır. Diğer taraftan bu politikalar sonucu kırsal kesim işletmelerinde ihtisaslaşma konusunda da hiçbir iyileşme sağlayamamıştır. Uzun dönemde uluslararası rekabete karşı güçlü bir yapıya sahip hayvancılık sektörünün oluşturulması için; örgütlü, ekonomik büyüklükte ve teknoloji kullanan hayvancılık işletmeleri kurulması hedeflenmelidir. Ülkemizde hayvancılık sektörünün önemli bir alt sektörü olan ve dışsatım şansı en fazla olan, küçükbaş hayvan yetiştiriciliği ve besiciliğinde maalesef istenilen düzeyde gelişme sağlanamamıştır. Mevcut popülasyonun ıslahının yapılmaması, çayır-mera alanlarının azalışı ve bazı bölgelerde terör nedeniyle bu alanların değerlendirilememesi sonucu hayvan varlığında ve üretimde önemli düşüşler olmuştur. 1950’li yıllarla birlikte tarımda makineleşme çabalarının da etkisiyle hızlanarak günümüze kadar süren ve bir türlü önü alınamayan yeni tarım arazisi kazanma çabası sonucunda milyonlarca hektar çayır ve mera alanı yok edilmiştir. 1935 yılında 44,3 milyon hektar olan çayır ve mera alanları 2001 yılı verilerine göre 14,6 milyon hektar’a kadar gerilemiştir. Kalan bu mera alanının da kalitesi, aşırı, düzensiz ve bilinçsiz otlatma nedeniyle büyük ölçüde azalmıştır. Meraların yok edilmesi, tüm hayvansal üretim için çok önemli bir kaynağın da yitirilmesi yanında, geleneksel olmakla birlikte yığın halinde üretimde bulunan ve düşük maliyetli yem girdisi sağlayabilmeleri nedeniyle rantabl olan ekstansif koyunculuk işletmeleri için de bir yıkım olmuştur. Bu nedenle, kaba yem açığını giderici ve verimliliği arttırıcı ıslaha yönelik desteklemelerin, daha etkin biçimde sürdürülmesi önem taşımaktadır. Bu kapsamda hayvancılık destekleri bölgelerin, hayvancılık alt sektörlerindeki mukayeseli üstünlükleri dikkate alınarak ve buna uygun yapılmalıdır. Küçükbaş hayvan varlığında yaklaşık 80 yılı aşkın bir süre zarfında yapılan ıslah çalışmalarında gelinen seviyenin (%5 civarında merinos ırk) başarılı olduğunu söylemek mümkün değildir. Koyunculukta ıslah çalışmaları sığırcılığa göre yetersiz kalmıştır. Sığırcılıkta yapılan ıslah çalışmalarında elde edilen başarı ise; önemli sayıda damızlık hayvan ithalatının yıllar boyu ve halen devam etmesi, bu konuda olanakların önemli ölçüde bu alt sektöre tahsis edilmesi sonucudur. Diğer taraftan özellikle sığırcılıkta ıslahta elde edilen teknik başarılar, ekonomik politikalarla desteklenmemiş, istenilen ölçüde sayısal artışlara dönüştürülememiştir.

Geçtiğimiz plan dönemlerinde sektörde öngörülen kalkınma hızının gerektirdiği planlama önlemleri alınmamış, özellikle sektörler arası girdi-çıktı ilişkisi kurulamamıştır. Tarımın girdi sağladığı diğer sektörlerde olduğu gibi tarım ve hayvancılık arasında sektörel etkileşime imkân verecek plan anlayışının kurulamaması, planlamanın en önemli eksiği olarak değerlendirilmektedir. Örneğin tüm planlı kalkınma dönemlerinde yetersiz olmakla beraber ön görülen kalkınma hedeflerinin gerçekleşmesine imkân sağlayacak kaba ve kesif yem, girdi-çıktı ilişkisi içinde planlarda ön görülmemiş, aynı zamanda gerçekleştirilmesi için yeterli tedbirler de alınmamıştır. Hayvancılık sektöründe günümüze kadar takip edilen destekleme politikaları, tarım sektörüne göre yetersiz ve sürekli olmamış, istikrarlı ve hukuki çerçevesi belirlenmiş bir yapı arz etmemiştir. Gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’deki destekleme politikalarının da uzun dönemli ve istikrarlı hale getirilmesi gerekmektedir. Kırsal alandaki destekleme miktarının ve dağılımının, hayvancılık sektörünün problemleri ve ihtiyaçları dikkate alınarak belirlenmesi ve artırılması gerekmektedir. Hayvansal üretimde belirli bir üretim artışının sağlanabilmesi ve sektörün rasyonel bir yapı kazanabilmesinde devletçe sağlanan destek ve uygulanan istikrarlı fiyat politikasının büyük önemi vardır. Gerçekten tek başına olmamakla beraber üretimin hem nicelik hem de nitelik olarak artırılmasında fiyat önemli bir role sahiptir.

Tüm iktisadi mal ve hizmetlerde olduğu gibi hayvansal ürünlerde de üretici ve tüketiciyi ilgilendiren ortak nokta fiyattır. Türkiye’de genelde birçok iktisadi mal ve hizmet için fiyatlar serbest piyasa koşullarına göre oluşmaktadır. Ancak kırsal alanda hayvan ve hayvansal ürün fiyatları çoğunlukla serbest rekabet koşullarının oluşmadığı bir ortamda teşekkül etmektedir. Diğer bir deyişle fiyatlar, çok sayıda küçük ve örgütsüz üretici kesim ile az sayıda ve özellikle fiyat konusunda birlikte davranan alıcıların karşı karşıya geldiği oligopson bir piyasada oluşmaktadır. Hayvancılık sektöründe fiyat teşekkülünde görülen bu eksik rekabet ortamı yanında 1950 öncesi ve 1950-1960 arası dönemde uygulanan desteklerde, narh vb. politikalar verim ve kalitenin artırılmasına imkân vermemiştir. Diğer taraftan 1963 yılından bu yana, planlı kalkınma dönemlerinde bile verim ve kalitenin artırılmasına imkân veren, kalite-fiyat ilişkisini dikkate alan istikrarlı fiyat ve destekleme politikaları da uygulanamamıştır. Hayvansal üretimde rasyonelleşmenin diğer önemli bir şartı da sektörün kredi ve finansman sorunlarının çözümlenmesidir. Gerçekten sektörün önemli ölçüde yatırım finansmanına ihtiyacı vardır. Bu amaçla finansman ihtiyacını karşılayacak ve özel sektörü bu alanda üretime sevk edecek gerekli özendirici teşvik tedbirleri alınmamıştır. 24 Ocak 1980 ekonomik istikrar tedbirleri ve onu izleyen dönemde Türkiye ekonomisi yeni bir yapılanma içine girmiş, başka bir deyişle piyasa ekonomisinin tüm kurum ve kurallarıyla hakim olduğu yeni bir ekonomik değişim süreci başlamıştır. Alınan ekonomik politika tedbirlerinin şüphesiz Türkiye ekonomisi üzerinde önemli yararlar sağladığı doğrudur. Zira giderek globalleşen dünyada dış dünyaya entegre olmadan, rekabeti yaşamadan, gümrük duvarları arkasında tek başına himayeci bir politika ile ulusal sanayi yaşatmak ve kalkınmanın finansmanında bu yapı içinde ihracatı artırmak pek olanaklı değildir. Ancak bu kararların ekonomiyi oluşturan tüm sektörler için başarılı sonuçlar verdiğini söylemek mümkün değildir. Örneğin bu kararlardan en olumsuz şekilde etkilenen sektörlerin başında hayvancılık gelmektedir. Her sektörün ekonomide gelişmişlik düzeyini dikkate almadan, ekonomik kararların gerektirdiği kurum ve yasal düzenlemeleri oluşturmadan uygulamaya konulan ekonomik politikalar, hayvancılık sektöründe telafisi gerçekten zor tahribatlara neden olmuştur. 1950’den bu yana, planlı kalkınma dönemleri de dahil önemli ölçüde ihmale uğramış olan sektör, 1980 kararlarıyla beraber ekonominin acımasız rekabet koşullarına terk edilmiştir. Hayvancılık sektörü için bu dönem sonrası önemli uygulamalarından birisi de EBK, SEK ve Yem Sanayi AŞ gibi hayvancılığa dayalı sanayi işletmelerinin 1992 yılında özelleştirme kapsamına alınarak tasfiye edilmesidir. Kuruluş amaçları daha önce belirtilen bu kurumların, verilen görevler incelendiğinde sektör ve Türkiye ekonomisi açısından çok önemli sorumluluklar yüklendikleri anlaşılmaktadır. Bu sanayi işletmeleri, sadece kendi işletme bünyelerinde kârlılık ve verimlilik esaslarına göre değil, ulusal ekonomiye dönük makroekonomik hedefler çerçevesinde de faaliyetlerini sürdürmüştür.

EBK, SEK ve Yem Sanayi AŞ kuruluşları, program ve görevleri açısından et, süt ve yem endüstrilerinde, hayvancılığa dayalı sanayinin yoğunlaşması, geliştirilmesi yönünde kamu yararı ağır basan işletmelerdir. Bununla birlikte bu kurumların, Türkiye’de hayvancılığa dayalı sanayinin gelişimi konusundaki katkısı, kuruluş kararnamelerinde kendilerine verilen yetki ve sorumlulukları ile karşılaştırıldığında başarılı olduklarını söylemek mümkün değildir. Bu kuruluşların başarısızlığında ve zarar etmelerinde; yönetsel, teknik, ekonomik, mali ve politik işletme içi veya dışı sorunlar belirleyici olmuştur. 2011 yılına gelindiğinde SEK ve Yem Sanayi tamamen, EBK ise kısmen özelleştirilmiş konumdadır. EBK özelleştirme kapsamına alındığı 1992 yılından 2006 yılına kadar Et ve Balık Ürünleri AŞ (EBÜAŞ) adı ile faaliyetini sürdürmüştür. Özelleştirme kapsamında olduğu dönemde ülkenin batı bölgelerindeki birçok işletmesi satılan kurum, ekonomik gelişmeler ve hayvancılığın içinde bulunduğu darboğaz göz önüne alınarak, özelleştirme kapsamından çıkarılmıştır. Kurum Ağustos 2006’da GTHB’ına bağlanarak, EBK Genel Müdürlüğü ana statüsü altında faaliyetlerine devam etmektedir. Sonuç itibariyle bu KİT’ler, imalat görevleri dışındaki çok daha önemli sosyoekonomik fonksiyonları göz ardı edilerek, iyileştirme olanakları araştırılmadan veya yokluklarında istikrarı sağlayacak alternatif alt yapılar oluşturulmadan özelleştirilmiştir. Bugün gerek et gerekse özellikle süt piyasalarında gerçek anlamda, piyasaya müdahale edecek, fiyat istikrarını ve üretimde sürdürülebilirliği sağlayacak idari yapılara (müdahale kuruluşları) ihtiyaç bulunmaktadır.

Hayvancılıkta üretimi artırıcı, kalite ve verimi teşvik eden istikrarlı, destekleme politikalarına ihtiyaç bulunmaktadır. Bu kapsamda sektörün daha önce değinilen kronik sorunlarına çözüm getirici yapısal reformların gerçekleştirilmesi zorunluluğu vardır. Bu amaçla pazarlama altyapısını geliştiren ve hayvansal ürünlerde satış ve fiyat garantisini getiren alternatif politika araçları geliştirilmelidir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s