Etiket arşivi: tarih dersi

Tarih Dersi: Malazgirt Savaşı (1071)

1071 yılı, Anadolu’daki Türk varlığı için bir dönüm noktası olmuştur. Doğudaki Selçuklu sorununu tamamen ortadan kaldırmak isteyen Bizans İmparatoru Romanos Diogenes (Romen Diyojen), büyük bir ordu ile harekete geçmiştir. Halep önlerinde haberi alan Sultan Alp Arslan, Mısır Seferi’nden vazgeçerek hızla Ahlat’a ulaşmıştır. Bizans ordusunda dinî ve etnik birliktelik olmadığı gibi ağır zırhlı ve hantal bir yapıda olması, Romanos Diogenes’in işini zorlaştırmıştır. Buna karşın Selçuklu ordusunun tamamı Müslüman-Türklerden ve hareketli süvari birliklerden oluşmuştur. 26 Ağustos 1071 tarihinde Malazgirt-Ahlat arasında Rahve Ovası’nda meydana gelen savaşta Turan taktiğini başarıyla uygulayan Selçuklular, Bizans ordusundaki Türk asıllı askerlerin (Peçenek ve Uzlar) de Selçuklu saflarına geçmesiyle büyük bir zafer kazanmıştır.

Malazgirt Zaferi ile Bizans ordusunun büyük kısmı ortadan kaldırılmış hatta tarihte ilk defa bir Bizans imparatoru, bir Türk hükümdarına esir düşmüştür. Sultan, esir imparatora misafir gibi muamele ederek onu bir muhafız alayıyla İstanbul’a göndermiştir. Malazgirt sonrası imparator serbest kalmak için Sultan Alp Arslan’ın şartlarını kabul etmiş ve bir barış antlaşması imzalanmıştır fakat savaşın kaybedildiği haberi imparatordan önce İstanbul’a ulaşınca Bizans tahtında değişiklik yaşanmış ve Romanos Diogenes, yolda yakalanarak gözlerine mil çekilmiş ardından da bir manastıra kapatılmıştır. Bu olay nedeniyle yapılan antlaşma yürürlüğe girmemiştir. Başta Abbasi halifesi olmak üzere diğer İslam ülkelerine fetihnamelerle kazanılan zafer duyurulmuştur. Abbasi halifesi, Sultan Alp Arslan’a hediyeler göndermiş ve ona “İslam Ülkelerinin Sultanı” unvanını vermiştir. Bu zafer Avrupa’nın Bizans’a yardım etmek amacıyla harekete geçmesine ve Haçlı Seferleri için hazırlık yapmasına neden olmuştur. Ayrıca Anadolu’nun kapıları Türklere açılmış ve böylece Anadolu’nun fetih süreci hızlanmıştır.

Sultan Alp Arslan, Malazgirt Zaferi’nden sonra İsfahan’a dönerek burada, kendisine bağlı emir ve hükümdarların tebriklerini kabul etmiştir. Daha sonra Karahanlılar üzerine sefere çıkan sultan, Maveraünnehir sınırındaki Barzam Kalesi’nde direnişle karşılaşmıştır. Kale komutanı Yusuf el-Harezmî teslim olduktan sonra sultanın huzuruna çıkarıldığı sırada üzerinde sakladığı hançerle Alp Arslan’ı yaralamıştır. Dört gün sonra şehit olan Sultan Alp Arslan’ın cenazesi Merv’e getirilerek babası Çağrı Bey’in yanına defnedilmiştir. Sultan Alp Arslan öldükten sonra daha önce veliaht tayin ettiği oğlu Melikşah, Büyük Selçuklu hükümdarı oldu. Alp Arslan’ın kardeşi Kavurd, Melikşah’ın sultanlığını tanımadı. İki taraf arasında meydana gelen mücadeleyi Melikşah kazandı. Sultan Alp Arslan’ın ölümünü fırsat bilerek Selçuklu sınırlarına saldıran Gazneliler ve Karahanlılar üzerine yürüyen Melikşah, her iki devleti de anlaşmaya zorladı. Ardından devlet merkezini İsfahan’a taşıdı. Sultan Melikşah Dönemi’nde Selçuklu ülkesinin sınırları batıda ve doğuda genişledi. Batı ve Doğu Karahanlı Devletleri hâkimiyet altına alındı. Gürcistan, Kudüs, Suriye, Yemen ve Aden fethedildi. Ayrıca Malazgirt Savaşı’ndan sonra Alp Arslan’ın emri ile Anadolu’ya yapılan akınlar bu dönemde de devam etti ve Türk komutanları İzmit’e kadar Anadolu’nun büyük bölümünü fethettiler.

Sultan Melikşah Dönemi’nin önemli sorunlarından birisi de Selçuklu Devleti içinde Bâtıni faaliyet merkezlerinin ortaya çıkmasıydı. Hasan Sabbah’ın gizli olarak yürüttüğü faaliyetler neticesinde Bâtıniler, 1090’da Elburz Dağları’nda Alamut Kalesi’ni ele geçirdi. Sultan Melikşah, Bâtınilere karşı mücadele etmesi için komutanlarını gönderse de 1092’de ölümüyle harekât durmuştur. Sultan Melikşah 38 yaşında öldüğünde geride Kaşgar’dan Marmara Denizi’ne, Kafkaslardan Yemen ve Aden’e kadar uzanan büyük bir imparatorluk bırakmıştı

Asya ve Avrupa’da Ticaret Hayatı

Asya ve Avrupa’da Ticaret Hayatı

Paris panayırlarından Japon Denizi’ne ve Kuzey-Orta ve Batı Afrika arasında uçsuz bucaksız bir çölde çapraz geçişli süren ticarete Afrika’nın doğu kıyılarındaki Arap ticaretine kadar uzanan geniş bir alanda ciddi bir ticari değişim zinciri vardır. Zincirin bu halkaları savaşlar veya göçler gibi sebeplere bağlı olarak kesintiye uğrasa da hiç kopmadı. Avrupa’da bozkır kavimleri ile kuzey Avrupa’dan gelen kavimlerin, Akdeniz havzasında Arapların, Asya’da Moğolların farklı alan ve zamanlarda ortaya koyduğu istila ve göç hareketleri, yanlış devlet politikaları terör ve asayiş sorunları ticareti olumsuz etkilemekle birlikte hiçbir zaman bitme noktasına kadar geriletmedi. Tehdidin gücüne göre bazı ticaret yolları sönükleşse de diğer yollar üzerinde ticaret devam etti.

Orta Çağ Avrupa’sında ticaret dünyasında manastırlar da bir marka hâline geldiler. Manastırlar tarımsal üretimi ve hayvancılığı geliştirdi, yolları onardı, yeni tarım alanları açtı, üretimi arttırdı. Manastırlar serbest zanaatkârlarla rekabet ederek âdeta birer tarım ve endüstri merkezî hâline geldiler ve ticarete canlılık kattılar. Örneğin Frank Kralı Charlamagne döneminde Saint- Dennis Manastırı’nın kendi adıyla anılan ve düzenli olarak kurularak bir ay kadar açık kalan Saint-Dennis Panayırı, tüm Avrupa tüccarlarının katıldığı fuar konumunu aldı. Avrupa, Asya, Afrika ve Akdeniz havzası ticaretini birbirinden ayrı ve bağımsız düşünmek çok yanlıştır. Harita 3.1.14’te de görüleceği üzere gerek kıta içlerinde gerekse kıtalar arasında oluşmuş ticaret merkezleri ve yolları vardır. Örneğin Tuna ticaret yolu emniyetsiz hâle gelince Bizans malları, adalar ve Adriyatik üzerinden Ravennee’ya ya da Venedik’e; oradan İrlanda ve İngiltere’ye gitmek üzere Milano, Fransa ve Atlantik’e ya da Rhone(Ron), Seine(Sen) ve Escaut(Eskaut) Nehirleri üzerinden Ren Nehrine nakil edilmiştir.

Kara ticaretinde kervan adı verilen ticaret kafileleriyle ticari mallar, bölgeler ve ülkeler arasında taşınmıştır. Kara yolu nakliyesinde deve, at, katır gibi dönemin yük hayvanları kullanılırdı. Seyahat esnasında konaklama mekânları olarak ribat (güvenlik- konaklama işlevli yarı askerî yapı), han (yolcu ve ticaret kafilelerinin konakladığı yapı), kervansaray (hanların fiziki mekân ve kapasite olarak daha büyük olanları) gibi tesisler inşa edilmiştir.

Şehirlerde ise tüccarların ticaretlerini gerçekleştirecekleri toptan ve perakende alışverişin yapıldığı, ürünlerin depolandığı veya sevk edildiği yapılar olan arasta, bedesten ve kapan isimli mimari yapılar inşa edilmiştir. Özellikle Türk-İslam devletlerinde ticaret ve tüccar çok önemsenmiştir. Konaklama mekânlarında kafilelere üç gün boyunca ücretsiz konaklama, dinlenme, sağlık ve ikâmet hizmetleri sunulmuştur. Yol boyunca koruma ve olası eşkıya saldırılarının yol açacağı zararlara yönelik tüccarın mal ve nakit varlığı devlet tarafından sigortalanarak ticaret korunmuş ve teşvik edilmiştir. Böylece ürünlerin değerinden işlem görmesi ve değerlendirilmesi, kâr edilmesi, vergi gelirlerinin arttırılması, ülkenin imarı, halkın refahı ile huzurunun temini hedeflenmiştir.

Bölgeler ve ülkeler arasında içerilere doğru kara yolunun başladığı veya kara yolunun sona erip deniz yolunun başladığı Kartaca, Roma, İstanbul, Kırım, Trabzon, İskenderiye gibi ticaret merkezî limanlar da vardır. Ticari gemilerde ticari ürünler amfora adlı büyük çömlekler içinde muhafaza edilmiştir. Uzak ülkeler arası ticareti faaliyet yapanların takip ettiği ticaret yolları da vardır ki bu yollar geçtikleri şehirlere, bölgelere zenginlik, nüfus artışı, medeniyet açılarından da büyük katkıda bulunmuşlardır. Başlıca ticaret yolları, İpek Yolu, Baharat Yolu, en güzel kokuların develere yüklenip getirildiği Tütsü Yolu, boncuk ticaretinin yapıldığı Amber (Kehribar) Yolu, Kürk Yolu ve Afrika’da ticaret için aşılan Trans Sahra Yolu’dur. Arap Yarımadası’nın güneydoğu ucundaki Maskat’tan başlayıp Aden’e, buradan yarım adanın batı sahilleri boyunca kuzeye ilerleyip Akdeniz’e çıkan, Tütsü Yolu’ndan sadece Roma’ya yılda üç bin ton yiyecek tatlandırma ve parfüm imalatında ana madde olarak kullanılan mür ağacı yağı ile buhur taşınıyordu. Modern Endonezya’daki Maluku Adaları’ndan Akdeniz’e Kuzey Afrikalı ve Arap tüccarlar eliyle Hint Okyanusu (Kızıldeniz / Basra Körfezi – Bağdat / Kahire) Akdeniz / Anadolu güzergâhından gelen Baharat Yolu ürünü biber, karanfil, tarçın ve Hindistan cevizine Avrupalılar servetler ödemiştir. Dekoratif ve tıbbi amaçlarla kullanılan Amber ya da Kehribar Yolu, Baltık Denizi kıyılarından başlayarak Roma Miken ve İstanbul gibi limanlara taşınarak pazarlanmıştır. Doğuda, Çin’de, Tang Hanedanı imparator Ti-Che-Min (Tişemin), İpek Yolu’nun kontrolünü yeniden ele geçirir. Çin ile Bizans arasında faaliyet gösteren İpek Ticaret Yolu üzerinde sadece mal trafiği olmaz. Batı’ya, az rastlanan hayvan ve kuşlar, mücevher, baharat cam eşyası, altın ve gümüş, ipek, dut, kâğıt, matbaacılık tekniği, lake ve porselen eşyalar, barut ve pusula gibi Çin ürün ve teknolojileri ihraç edilmiştir. Çin batısından, Asya tipi müzik, dans, mutfak kültürü, din ve inançlar ile kıyafetler gibi kültürel unsurları ithal etmiştir. Ceviz, karpuz ve biberi Çin halkı İpek Yolu ticareti vasıtasıyla tanımıştır. İslamiyet’in hızla yayılması ile birlikte İpek Yolu’na Araplar da dâhil olmuştur. Müslüman Araplar baharat yolu kanalı ile Çinlilerle ilişki kurmuş, 751 Talas Savaşı’ndan sonra Semerkant’a getirilen Çinli tutsaklardan kâğıt yapımını öğrenmiştir. Bağdat’ta kâğıt satmaya başlamışlardır. Abbasiler döneminde Bağdat; Hindistan, Çin, Suriye ve Afrika arasında bir ticaret ve aydınlanma merkezîne dönüşmüştür.

Orta Çağ’ın sonlarına kadar faal bir şekilde işleyen milletler arası önemli kara transit ticaret yollarının biri de, Güney Sibirya ormanlarının kıyısı boyunca devam ederek, Etil-Kama Nehirlerinin birleştiği yere kadar uzanan Kürk Yolu’dur. Adını üzerinde taşınan sincap, sansar, tilki, rakun, samur, kunduz, vaşak, gelincik ile geyik gibi tüyleri güzel,yumuşak olan hayvanların deri ve postlarından almıştır. Alışverişlerde değişim aracı olarak bakır ve bronz sikkelerin yanında altın para “dinar” ve gümüş para “dirhem” kullanılmıştır. Farklı değişim araçları da göze çarpmaktadır. Örneğin İtil Bulgarlarının deri paraları, Uygurların pamuklu kumaş parası, Çin’in farklı büyüklükte madeni sikkeleri. Orta Çağ İslam dünyasında da dinar ve dirhemin dışında inci, yakut, zümrüt de değişim aracı olarak değerlendirilmiştir.

Rahip, Memur, Komutan ve İmparatorluk

Klanda otorite uzun süre boyunca tüm topluma yayılmıştı. Sonraları klanın simgesini taşıyan tek bir insanda yoğunlaştı. Otoritedeki bu değişim sonrası, korku, hayranlık duyulan güç veya olayı temsil eden sembol (totem) tanrı, insan da şef hâline geldi. Kolektif güçlerin kendisinde bireyselleştiği şef, tanrı adına topluluğunu yönetmeye başlarken oğulları da kendisinden sonra konumunu sürdürürler. Böylece her klanın bir tanrısı doğdu. Yaşamak için temel maddeleri sağlamak uğruna klanlar arasında yaşanan savaşlar, bu farklı tanrılar arasındaki çatışmayı ve bazı ailelerin erk üstünlüğünü belirledi.

Birbirleriyle rekabet içinde olan tarafların birleştirilmesinde ve otoritenin en kalabalık kabilenin elinde somut bir gerçekliğe bürünmesinde, Nil Nehri’nin önemli bir payı vardır. Nil Nehri kökenlerine bağlı olarak artan gruplar içinde bölgesel bir birlik şeması çizmiştir. Güneylilerle kuzeyliler arasında yüzyıllar süren savaşlardan sonra Şahin klanı üstün geldi. Klanın lideri Menes, 38 Nomo’yu (küçük beylik) birleştirdi ve MÖ 3315’te Mısır’ı krallık altında birleştirdi.

Güneş ışığının çok güçlü olduğu Mısır’da Güneşe tapılıyordu. Tanrı’nın yeryüzündeki elçisi görülen kral, her sabah tapınma eylemi sırasında, beyaz keten giysiler içindeki rahiplerinin kendisine şükranlarını kabul ediyordu. Kralın adı da kutsallığın ayrılmaz bir parçası hâline getirilmişti. Rahipler dans gösterileri ve ibadet yemekleri sırasında yüksek sesle okudukları dualarında daima kralların adını söyleyerek onu kutsallaştırıyorlardı. Kral, toprağın mülkiyetini -kendisine ulaşabilme ayrıcalığına sahip- aile bireylerine, dostlarına, rahiplerine, hizmetkârlarına bırakarak, çevresinde onu destekleyen ve otoritesini hayata geçiren bir topluluk oluşturdu. Bu sınıf yaşadığı sürece krallarıyla birlikte destekleyici kabilelerin geri kalanının aleyhine mülklerini artırdılar. Onların emeklerinin semeresini toplayıp şahsi mallarına dönüştürerek zenginleştiler. Bu düzeni varislerinin de sürdüreceği bir sistemi uygulamaya koydular. Bu sistem yani mutlakiyetçi hukuk, sıradan kabile üyelerini çiftçi ya da zanaatkâr olarak tutsak hâline getirdi. Soy dayanışması denilen babadan oğula geçecek şekilde kurucularının da mevki ve otoriteleri garanti altına alınmış oldu.

Bu hukuk sisteminde savaşlar; sisteme ve hükmettiği alanlara yönelen tehditleri bertaraf etmek ya da cazip zenginliklere sahip yerleri üzerinde yaşayanlarla kendi sistemlerine (devletlerine) dâhil etmek için yapılmaya başlandı. Başarılınca İmparatorluk denilen farklı din, etnik köken, dil ve milliyette çeşitli unsurları içeren yeni bir devlet yapısı ortaya çıktı.

Coğrafyanın sunduğu imkân ya da kısıtlılıklar otoritenin şekillenmesini etkilemiştir. Örneğin alanı ve tabi kaynakları sınırlı Mora Yarımadası’nda filizlenen şehir devletlerinde krallıklar yerini, önce oligarşik yönetim tarzına, devamında tiranlığa ve son olarak doğrudan demokrasiye bıraktı. Atina demokrasisinde, oy hakkı olmayan insanların olduğunu da unutmamak gerekir. Mısır, Mezopotamya, Çin, Avrupa ve Asya’da krallıklar doğdu. Bazıları ise Persler, Hititler, Asurlular gibi imparatorluklara dönüştüler.

Polis Devleti, Oligarşi, Tiranlık Ve Demokrasi

Yalnızca % 25’i ekilebilir Yunan topraklarının, cömertçe sunduğu ikisi bitkisel birisi hayvansal üç zenginlik kaynağı vardır: Üzüm, zeytin ve keçi üretimi. Eski Yunan uygarlığı, Girit Adası’nda denizin sağladığı imkânlara bağlı olarak oluşmuştur. Ada ele geçirilmez gibi göründüğü için sakinleri, ekstra bir savunma yapılanmasına girmeyip deniz ticaretine yoğunlaştılar. Ticaret kaynaklı zenginlikleri Giritlileri, tarım işçisi ve tayfa ihtiyacı için dışarıdan nüfus ithaline sevk etti. Zamanla adada çalışan ama yetkisi olmayan sömürge birlikleri oluştu.

Girit tüccarları ile tanışan ve kısa sürede adalıların üstünlüğüne hayran kalan Mora Yarımadası sakini Akalar, onların uygarlığını benimsediler. Yarımadanın Polis adı verilen Miken (Mykenai), Tirins (Tyrinte) gibi birçok şehir kurup yeni bir uygarlık oluşturdular. Şehrin en merkezî yerine de kendilerini güvende hissedecekleri savunması kolay, içerisinde konsey, hükümet ve kamu binaları ile tapınağın bulunduğu bir yer ihtiyacından doğup şekillenmiş, Akropolis’i yaptılar. İktidar sahipleri Akropolis’te diğer vatandaşlarsa çevresindeki evlerde otururlardı.

Siyasal ve sosyal yaşamın örgütlendiği kent devletlerinde, hiçbir zaman birleşik bir Yunan Devleti kurma iradesi doğmadı. Hepsinde üç ortak kavram gelişti: özgürlük, bağımsızlık ve kendi kendine yeterlilik. Yönetici kişilere tanrısal meziyetler vermediler. Siyasi tarihlerine önce monarşi ile başladılarsa da zamanla büyük çiftlik sahibi aristokratların, kralların yönetimine müdahale süreci MÖ VIII. yüzyılda, iktidarın aristokratlara geçmesi ile başarıya ulaştı. Böylece kent devletleri oligarşi ile tanıştılar. Oligarşik hükümetin üyeleri mülki, askerî, adli ve dinî işleri aralarında paylaştılar.

Ekonomik ve sosyal hayatta, köylüler ile aristokratların dışında kaynağını ticaret ve paraya borçlu zengin-girişimci tüccar bir sınıf meydana geldi. Bu oluşumda coğrafyanın yönlendirmesi ve Giritlilerin rol model alınması şüphesiz etkili oldu.

Yeni sınıfın, iktidardan adalet ile birlikte kendilerinin mecliste temsil edilmesi talebinde bulunması neticesinde, kent devletlerinde yeni siyasal rejimler şekillendi. Bunlar tiranlık ve demokrasi rejimidir. Yeni rejimlerin en iyi izlenebildiği kent devleti de Atina’dır. Atina’ya coğrafya; maden bakımından zenginlik ve liman gibi iki nimet daha sunmuştur. Sanayi ve ticaret imkânlarından yararlanamayan Atina vatandaşları giderek yoksullaştı ve borçlarını ödeyemez hâle geldi. Zengin aristokratların kölesi oldu. Meclis üyesi olan aristokratlar, daha önce başlatmış oldukları kralın yönetimine müdahale sürecinin meyvesini nihayet aldılar. Dini işler dışında kralın tüm yetkilerine MÖ VII. asırda ele geçirdiler. Kentte böylece Oligarşik rejim doğdu. Soylu ailelilere mensup aristokratlar, krallığı yönetme hakkının sadece kendilerinde olduğunu savunuyorlardı ki bu anlayışla sürdürülen idare tarzına Oligarşik yönetim denmiştir.

Oligarşik yönetim, şehrin orta sınıfının yok olmasına yönelik siyaset uygulamaya başlayınca, bu sefer gelişmeler Tiran (Tyran) denilen sivil diktatörlerin iktidarı ele geçirmesine yol açtı. Tiranlar, yasalara aykırı bir şekilde halkın desteğini alarak bir darbe ile iktidarı ele geçirdiler. Tabi idare ederken de kendileri tek otorite oluyordu. Böylece Oligarşik rejim, Tiranlık rejimine dönüşmüş oldu.

Tiranlar halkın sevgisi ve desteğini kazanmış kişilerdi. Tiranların bazıları kentte halk ile aristokratlar arasında uzlaşı sağlayıp iyi işler yaparken, kimileri despotik bir yönetim sergileyip halkın nefretini kazandılar.

Demokrasi ise olumsuz tiranlık korkusu ve muhalefetinin getirdiği bir yeni idare şekli olarak Atina sayesinde insanlık tarihine girdi. MÖ 632’de Atinalı aristokrat Kylon(Kilon), tiranlık ya da diktatörlük kurma girişiminde bulundu. Atinalılar ise tedbir olarak, onun otoritesinin üzerinde olacak yasaları hazırlamak üzere MÖ 621’de Drakon’u görevlendirmişlerdir. Yasa koyucu ve reformcu görevli silsilenin ikinci ismi MÖ 594’de Solon oldu. Solon’un yasa ve reformları ile sınıf çatışmalarının ve tiran korkusunun artık yaşanmayacağı düşünülürken Tiran Peisistratos (Peyisistiratos)’un ölümünden (MÖ 528) sonra tiran olan iki oğlu başarılı olamadı. Halk MÖ.508’de üçüncü bir reformcuya Kleistenes’e görev verdi. Kleistenes, şehir halkını her meslek ve sınıftan kişiyi bir mahalli organizasyon içinde toplayan demoslar (Demos=halk) temelinde bir meclis oluşturdu. Demokrasi terimi işte buradan gelmektedir. Ayrıca tiranlık hevesinde olanları engelleyecek olan bir mahkeme olan Çanak-Çömlek mahkemesini (Ostrakismos mahkemesi sürgün kararlarını çömlek parçaları üzerine yazardı.) kurmuştur. Sonuç olarak reformcular sayesinde Atina’da adım adım gelişen Yunan demokrasisi doğdu. Ancak bu temsili demokrasi değil doğrudan demokrasi idi.

İtalya’da Etrüskler, MÖ VI. yüzyılda Roma’da dâhil Latium bölgesini hâkimiyetleri altına aldılar fakat aynı yüzyılın sonlarına doğru Roma’nın Patricii (Babalar) denilen soylu aileleri, kentin Etrüsk Kralını MÖ 509’da yılında kovdular. Son Etrüsk Kralı’nın zulmünden nefret eden Roma’nın soylularına göre devleti yönetmek bir kişinin ya da kralın imtiyazı olamazdı. Onlara göre yönetmek tüm halkın, kamunun işiydi. Bu nedenler soylular, Roma’da kurdukları yeni rejime, “Res Publica” dediler. Böylece Roma’da krallıktan cumhuriyet rejimine geçilmiş oldu. Bugün İngilizce ve diğer batı dillerindeki cumhuriyetin karşılığı işte Romalı Baba denilen soylu ailelerin gerçekleştirdiği yeni rejimden gelmektedir.

Düşünce gerçekleşene kadar güzeldi ancak gerçekleşince devreye yüksek menfaatler girdi. Patriciler, cumhuriyetin yönetimini kendi tekellerine alırken toplumun geri kalan sınıfını (Plepeler ki temelinde yine bir yenilgi ve zafer yatan mücadelede yenilen taraf olan Roma’nın iki sınıfından diğeridir.) yönetme işinden uzak tuttular. Ortaya tam hukuklu Roma vatandaşları ile az hukuklu Roma vatandaşı şeklinde tanımlanan iki sınıfl k bir hukuki düzen çıktı. Roma’nın soyluları, Cumhuriyetin yönetiminin esaslarını şu şekilde düzenlediler. İlk olarak devlet yönetimini halk tarafından seçilmiş adına magistrat denilen iki kamu görevlisine (consül) bıraktılar. Emretme / yönetme gücü ve yetkisine ise yalnızca birisinin (kura ile ya da sırayla) sahip olacağı görevdeki Consül (Konsül)’ün diğer meslektaşının onayı olmadan hiç bir icra yetkisi yoktu. Romalılar askeri ve mülki idareyi bu iki yöneticiye (Consül) bıraktılar. Ayrıca yine ikili yönetim ilkesi ile çalışan görev süresi 1 yıl olan adlî, malî ve îmar işlerinden sorumlu altı consül daha atadılar.

Devleti yöneten magistratların hiç birisinin diğerinin görev alanına müdahale yetkisi yoktu. Kurumlar ve kuvvetler ayrılığı ilkesi uygulanıyordu.Son olarak askerî ve mülkî idareden sorumlu iki Consül’ün başarılı olamadığı ya da savaş gibi tek otoriteye ihtiyaç duyulduğu olağanüstü hallere yönelik olarak Diktatör makamını kurdular. Diktatör, tüm konsüllere emretme yetkisi ile donatıldı. Görev süresi altı ayla sınırlandırıldı. Görev sırası ve sonrasında suçlanamaz ve yargılanamazdı.

Zamanı Anlamlandırma

Zamanı Anlamlandırma

“Zaman ne kadar da çabuk geçiyor. Oysa dün gibi…” şeklinde cümleler günlük hayatta sıkça kullanılır. Herkesin ve her şeyin içinde olduğu bir gerçeklik olan zaman, evrenseldir. Zamanı çeşitli bölümlere ayırmak ise kâinatın yaratılması ile başlayan soyut bir kavramdır. İnsanlar günlük yaşamlarını kolaylaştırmak gayesi ile zamanı bölümlere ayırmışlardır. Geçmişten günümüze yaşamını zamanı ölçüsüne göre düzenleyen insanoğlu, zamanı parçalara ayırma işini bir çırpıda yapmış değildir. Bu parçalardan her birinin benimsenişi, kullanışı, adlandırılışı, sürelerinin belirlenmesi uzun sürmüş ve toplumlara göre değişiklik göstermiştir. Düzenli olarak tekrar eden etkili ve sert iklimsel değişiklikler yüzünden can ve mal güvenliği tehlikeye giren insanlar, zaman kavramının bilincine varmışlardır. Nil Nehri’nin taşması ile tarlaları sular altında kalan Mısırlıların güneş yılını hesaplamaları buna bir örnektir. (Görsel 1.3.19)

Gün, ay, hafta, yıl gibi zamanı belirli dönemlere bölen günümüz zaman bilgi ve uygulamalarına bir anda ulaşılmamıştır. Birçok toplumun katkı verdiği yaklaşık 6000 yıllık bir serüvenin son hâlidir. Sümerli, Babilli, Mısırlı, Yunan, İbrani, Romalı, Aztek, Maya, Çin, Hint, Tibetli, Türk ve Arap gibi birçok milletler ve toplumlar değişik takvimleri tasarlamış ve kullanmışlardır.

Tüm takvimlerin ortak noktası, güneş yılı ya da ay yılını esas almalarıdır. Güneş yılında bir yıl, 365 gün 6 saat, ay yılında ise bir yıl 354 gündür. Takvimlerin başlangıç noktaları da her takvimde farklıdır. Milletler veya toplumlar kendi takvimlerini düzenlerken geçmişte yaşadıkları kendilerince önemli olayları (göç, doğum, organizasyon gibi) baş langıç noktası olarak kabul etmişlerdir. Örneğin, İbraniler MÖ 3761’deki Yaradılış (Tekvin) yılını, Yunanlar ilk olimpiyat oyunlarının yapıldığı MÖ 776’yı, Hristiyanlar Hz. İsa’nın doğumu olan sıfırı, Müslümanlar MS 622’de Hz. Muhammed’in Mekke’den Mekke’ye göçünü takvimlerine başlangıç olarak kabul etmişlerdir.

12 Hayvanlı Türk takvimi, güneş yılı esasına göre düzenlenmiş olan Türklerin kullandığı ilk takvimdir. On iki yılda bir devir yapan bu takvimde, yıllar hayvan adları ile tanımlanır. Bu takvimde kullanılan hayvan isimleri ise şunlardır: Sıçgan (sıçan), ud (öküz), bars (pars), tavışgan (tavşan), lu (ejder), yılan, yund (kısrak), kon (koyun), biçin (maymun), takıgu (tavuk), İt (köpek), tonguz (domuz). Hangi tarihten beri kullanıldığı bilinmemekle beraber bu takvimi Göktürklerin ve Uygurların kullandığı bilinmektedir.