Türk Dili II: Gezi Yazısı

Yazarın gözlem ve bilgiye dayalı olarak, gezip gördüğü yerleri çeşitli yönleriyle, özenli bir anlatımla yansıttığı yazıya gezi yazısı denir. Gezi yazısı, insanoğlunun yaşadığı yerin dışında farklı yerler görme isteğinin bir ürünüdür. Özellikle iletişim ve ulaşımın bu kadar kolay olmadığı zamanlarda bu tür yazılar, farklı yerleri, farklı kültürleri, gelenek ve görenekleri tanıtmak ve insanları bilgilendirmek görevini üstlenmiştir. Gezi yazıları edebiyatın yanı sıra tarihin, sosyolojinin, antropolojinin, ekonominin, coğrafyanın ve bilimin de ilgi alanına giren bir türdür.

Gezi yazıları yazmak sanıldığı kadar kolay değildir. Gezip görülen yerleri kuru bilgilerle doldurmak, yazının okunabilirliğini azaltır. Oysa gezi yazıları okuyanların ilgisini çekecek, onların beğeni duygusunu, gezip görme arzusunu karşılayacak akıcı, etkileyici bir anlatımla kaleme alınmalıdır. Okur için sıradan şeyleri değil, farklılıkları bulmalıdır gezi yazarı. Bunun için de iyi bir gözlemci olmalıdır gezi yazarı. Bir anlamda gezi yazıları, bir çeşit yolculuk anılarıdır. Bu nedenle de gezi yazılarında gözlemlerden beslenen nesnelliğin yanı sıra, yazarın izlenimlerinin öznelliği de bulunur. Bu durum da gezi yazılarında hem açıklayıcı anlatımdan hem de betimleyici ve öyküleyici anlatımdan yararlanmayı gerektirir.

Gezi yazıları, dünyanın bütün toplumlarında çok yaygın olan ve başlangıcı eski çağlara kadar inen bir türdür. Dünya yazınında İtalyan Marko Polo, Arap İbni Batuta 14. yüzyılda gezi yazılarının önemli örneklerini vermişlerdir. Türk edebiyatında seyahatname türüne örnek olabilecek ilk eser Hoca Gıyaseddin Nakkaş’ın 1422 tarihli Hıtay Sefaretnamesi olarak da bilinen eserdir. Türk edebiyatında kuşkusuz bu türün en tanınmış yazarının 17. yüzyılda Seyahatname adlı yapıtıyla Evliya Çelebi olduğunu biliyorsunuzdur.

Tanzimattan sonra Batı edebiyatı türlerinin de yakından tanınmasıyla gerek çeviri yoluyla batılı yazarların, gerek doğrudan Türk yazarlarının gezi yazılarının edebiyatımızda sayıca artmaya başladığı görülmektedir. Gelenekten gelen seyahatname kültürünün yanı sıra modern düşünceyle yaygınlık kazanmaya başlayan yeni yerleri görme, farklılıkları keşfetme anlayışının da bu türün gelişiminde etkili olduğu söylenebilir. Bu dönemde Mehmet Rauf, Ahmet Mithat Efendi, Halit Ziya Uşaklıgil, Cenap Şahabettin gezi yazısında eserler verenler arasındadır. Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatına gelindiğinde bu türün örneklerinin arttığı görülür. Bu dönemde özellikle Cumhuriyet düşüncesine bağlı olarak ortaya çıkan Anadoluculuk ve memleket edebiyatı, Anadolu coğrafyasını, insanını, kültürünü,

tarihini, yaşama biçimini ön plana çıkarmıştır. Buna bağlı olarak da Anadolu’nun değişik yerlerini ele alan gezi yazıları dikkat çekmeye başlamıştır. Genel olarak bu dönemde yapıtları olan yazarlarımız arasında Ahmet Haşim, Selim Sırrı Tarcan, İsmail Habip Sevük, Reşat Nuri Güntekin, Falih Rıfkı Atay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sadri Ertem, Burhan Arpad, Fikret Otyam, Abdi İpekçi, Azra Erhat, Mina Urgan, Buket Uzuner, Nadir Paksoy, Orhan Kural, Zeynep Oral’ı sayabiliriz (Balcı, 2012:118-122).

Aşağıda Murat Belge’nin Başka Kentler, Başka Denizler adlı gezi kitabından alınmış bir örnek yer almaktadır.

Sofya Sokakları

Nevski Katedrali’nden biraz doğuya yürüyünce Sofya Üniversitesi ve Devlet Kitaplığı binalarına geliyorsunuz. Kitaplık, önü sütunlu, iki katlı, şık ve sade (neo-klasik denebilir) bir bina. Ünivesite ise çok daha şatafatlı. Bunlar hep, eski tarzları bir şekilde canlandıran yeni binalar. Ulusal Tiyatro da böyle, eklektik bir yapı. Girişi Yunan tarzında: İonik başlıklarla sütunlar, üçgen alınlık v.b.; ama arkasında çan kulesi tarzında iki kule yükseliyor. Sonuç olarak ne tarz olduğu belli değil. Viyana’da tanıştığımız Helmer_Feller ikilisinin eserlerinden biri olduğunu sanıyorum. Bu kentte bir de Justinianus zamanından olduğu söylenen Steva Sofia Kilisesi var. Yani bizdekiyle aynı yaşta. Elimdeki, komünizm döneminde basılmış rehber kitabında, İstanbul’dakiyle aynı azizeye ithaf edildiği yazılı. İyi de, bizdeki Aya Sofya’nn Sofya’sı bir azize değil, soyut bir kavramdır; hikmet ya da bilgelik. Tabiî o dönemde yazan adamın bunu bilmemesi ve Sofya’yı bir azize sanması pekâlâ mümkündür. Herhalde Sofya’nın kendisi de böyle. Ben bu kiliseyi, bir de güneydeki Boyana’da olan Boyana kilisesini görmedim. Kitaptaki resimde Sv. Sofia pek bir şeye benzemiyor. Sofya’nın bazı sokaklarının bana çocukluğumu hatırlattığını söyleyebilirim. Epey eski yapı var, kırklardan, ellilerden de epey yapı var. Yalnız eski İstanbul’u değil, eski Ankara’yı da andırıyor bazı sokakları. Küçük bahçeleri olan evler kalmış, sessiz, asude sokaklarda. Eskiden alışık olduğumuz oarke taşlı sokaklardan da çok görüyorsunuz. Toplam nüfusu 1.200.000 dolayında bir kentin yaşamak için ne kadar rahat bir yer olduğunu bir kere daha anlıyorsunuz. (…)

Kaynak: Murat Belge (2003). Başka Kentler, Başka Denizler. İstanbul: İletişim Yayınları, s. 403.

Bir Cevap Yazın