Öz Yaşam Öyküsü/Otobiyografi

Bilim, sanat, siyaset, spor vb. alanlarının herhangi birinde tanınmış kişilerin, kendi yaşamını anlattığı yazı türüdür. Otobiyografi olarak da bilinen öz yaşam öyküsü, yazarının diğer insanlar tarafından bilinmeyen ya da kendisi hakkında bilinmesini istediklerini doğrudan aktarmasına, gelecek kuşaklar tarafından tanınmasına olanak sağlar. Öz yaşam öyküsü birinci kişinin ağzından anlatılır. Bu yönüyle anı türüne benzer; ancak anı türündeki gibi dönemini yansıtmak kaygısı yoktur. Yazar, merkeze kendisini alır ve zamansal sıralamaya dikkat ederek, gerçeğe bağlı kalarak, doğal ve yalın bir dille kendi yaşamını yazar. Kendini, yaşamını anlatan yazardan nesnel olması beklenemez (Özdemir, 2002: 211). Augustine tarafından 397 yılında yazılan İtiraflar, Batı kültürünün ilk otobiyografik anlatısı olarak kabul edilir. 19. yüzyılda Jean Jacques Rousseau tarafından kaleme alınan İtiraflar ise bugünkü anlamda otobiyografinin ilk örneğidir. Rousseau”nun İtirafları’nın 1781’de yayınlanmasıyla, kendini referans göstererek yazılan, yazarın içsel yaşamını ve psikolojisini içeren “öz yaşam öyküsü” türü doğmuş olur.

Türk edebiyatında özyaşamöyküsü türünde yapıtlar oldukça azdır. Bunlar arasında Muallim Naci’nin Ömer’in Çocukluğu (1889), Yusuf Akçura’nın Ta Kendim yahut Defter-i Amalim (1944), Nigâr Hanım’ın Nigâr binti Osman: Hayatımın Hikâyesi (ölümünden sonra yayımlandı, 1959), Halikarnas Balıkçısı’nın Mavi Sürgün (1961) anı yönleri ağır basmasına karşın öz yaşam öyküleri arasında da sayılabilir. Öz yaşam öyküleri, belgesel öz yaşam öyküleri ve edebî öz yaşam öyküleri olmak üzere iki biçimde yazılabilir. Belgesel öz yaşam öyküsünde sanatsal kaygıdan çok yazan kişinin bilgi aktarma, kendini tanıtma amacı ön plandadır. Edebî öz yaşam öykülerinde ise yazar, yaşamından, geçmişinden kesitler aktarırken sanatsal bir kaygı ile eserini ortaya koyar. Yazar, öykü ya da roman olarak öz yaşam öyküsünü kaleme alır. Bu tür öz yaşam öyküsü anı türü ile benzerlikler taşır.

Aşağıdaki örnekte Cahit Külebi’nin, hayatının ilk on iki yılını anlattığı öz yaşam öyküsünden kısa bir bölüm yer almaktadır.

1916 ya da 1917 güzü sonuna doğru doğmuşum. Babamın Kur’an üzerine yazdığı not 1332 Aralık ayı. Milâdi’ye çevrilince 1917 yılının 9 Ocak günü oluyor, doğruysa. Ha bir yıl önce ha bir yıl sonra, ne önemi var, denilebilir. Bence önemli. O kış kıyamet günlerinde annem de tifo ya da tifüsten ağır hasta. Göç ederken bir kağnı üstünde de doğabilirdim. Annem çok sağlam yapılı bir köylü ağa kızıydı. İnatçı, acımasız, pratik zekâlı. Yaşı belli değildi. Hiç perhiz etmedi, 90’ına doğru öldü. Annemin ateşli hastalığı onu, hem de bakımsız kış göçünde, öldürebilirdi. Ölseydi ben de karnında ölecektim. Bu hastalık bende bir eksiklik bırakmadı. Çocukken ben de sağlıklıydım. Seferberlik günlerinde beni köyde çok iyi beslemişler. İri kemikliyim. Fazla tatlı canlı da değilim. Ülser gibi, anfizem gibi hastalıklar sonradan oldu. Ben doğmadan birkaç ay önce bir göçmen kafilesiyle Zile’ye gelmişler. On km. uzaktaki Çeltek köyüne yerleşmişler. Hem hayvanların bakımı böylelikle sağlanmış, hem de babam annemi köye yerleştirip Zile’de başına buyruk yaşamış. (…) Sanıyorum ki üç yaşıma geldiğimde Zile’ye taşındık. Beni hemen anaokuluna verdiler. Annem, benim için gösterdiği ihtirasla hemen hiç rahat bırakmadı. Sabahları döğerek okula göndermek isterdi. Ben de gider gitmez kaçardım. Okulda sonsuz bir yalnızlık ve gurbet duygusuna kapılır ve korkardım. Ya eve, ya da ablalarımın okuduğu İnas Mektebine kaçardım. Kendim de, ablalarım da çok sıkıntı çektik bu yüzden. (…) Sonunda beni evimize çok çok uzak Dutlupınar ilkokuluna verdiler. Öğretmenim uzun ak sakallı, nur yüzlü, mahalle mektebinden gelme biriydi. Hiçbir derste bizi kapatıp gitmez, çok sevgi gösterir ve elişi kağıtlarından levhalar yaptırırdı.hele öyle elişi kağıtlarından hasırlar ördürürdü ki, bugün ilkokullarımızda niçin yaptırılmaz, şaşarım. Pamuk Hoca beni öyle bir bağladı ki, bir daha hiçbir okulda dersten kaçmadım. Ertesi yıl da Artova’ya taşındık. Zile’de çok küçüktüm, lise II. Sınıfta arkadaşlarımla çekilen resimden anlıyorum ki, beni doğar doğmaz okula vermişler. Bu yüzden, yürekli ve atak yaradılışlı olduğum halde, bütün yaşamımda utangaç ve çekingen kaldım. Özellikle yabancıların yanında bu tutumum benim için büyük bir eksiklik oldu. (…) Artova, Çiftlik, şimdiki adı Çamlıbel küçük bir köydü. Biz gittiğimizde yeni ilçe olmuştu. Sivas’la Tokad arasında, yol üstünde küçük bir ilçe-köy. Sonra ilçe olmayı ona çok görmüşler, biz ayrıldıktan sonra ilçe merkezini Kunduz köyüne nakletmişler. Artova adını da oraya vermişler. Şimdi adını Çamlıbel koymuşlar. Benim şiirlerimden çok sonra, elbette farkına varmadan…(…) Artova’nın kendisi küçüktü ama masal gibi büyük deveci köyleri vardı. O köylerde üç gün konukluğum oldu. Artova’dan geçenler 2 km. kadar yakınında Yatmış adlı bir köy görürler. O köyde de bizim Erzurum göçmenleri otururdu. Öyle mandaları vardı ki, devler gibi zincirle bağlarlardı. Çakır gözlü, çakal, huysuz koşum madaları. Her birinin kendine özgü davranışlarından, birer kahraman gibi söz edilirdi. Sonra babamı Niksar’a atadılar. 1937’yi kesinlikle anımsayabiliyorum. İlkokulun 3. sınıfındaydım. Arkadaşlarımın çoğunu da unutmadım. Çalışkan geçinirdim ama, sınıfta her şeyi benden iyi yapanlar vardı. (…)* *(Cahit Külebi’nin çocukluğunu kendi ağzından anlattığı bu bölüm Türkiye Yazıları dergisinde (Mayıs 1977) yayımlanmıştır.)

Kaynak: Muzaffer Uyguner (1991). Cahit Külebi Yaşamı, Şiiri, Yapıtları, Seçmeler. İstanbul: Altın Kitaplar Yayınevi, s. 11-19.

Bir Cevap Yazın