Şairin Hayatı Şiire Dâhil

Nursel Duruel

Biyografi türünü bir an zamana yayılmış sonsuz genişlikte bir yelpaze gibi düşünelim. Tek düzlemde değil, birbirlerinin içinden geçerek farklı düzlemlerde açılabilen, binlerce kanattan oluşmuş olağanüstü renkli bir yelpaze… Her kanadında sayısız yaşamöyküsü taşıyan bu yelpazenin geçmişteki ucu efsanelere gömülmüştür, günümüzdeki ucu yaşanmış hayatlara, gerçek hayatlara açılır. Ya da bunu mümkün kılması beklenir.

Bir ucu toplumdan topluma, dönemden döneme değişen değer yargılarıyla sınırlandırılmıştır, bir ucu gerçek tutkusuyla ışıldar. Bir ucu dinin, siyasetin, ideolojilerin güdümündedir, bir ucu insanın doğasında. Kökleri günlük hayattadır, dalları, meyveleri sanatta. En alt basamakta gündelik, basit özgeçmişler durur, üst basamaklarda yazınsal biyografiler. Arada da üstekileri kapsamaya çalışan başvuru kitapları, ansiklopediler vb… Ve her birinde sayfalar dolusu isim, sayfalar dolusu özetlenmiş yaşamöyküsü. Yani, Behçet Necatigil’e “Kitaplarda Ölmek” şiirini yazdıran durum:

Adı, soyadı
Açılır parantez
Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
Kapanır parantez


O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
Bir parantezin içinde doğum, ölüm yılları.


Ya sayfa altında, ya da az ilerde
Eserleri, ne zaman basıldığı
Kısa uzun bir liste
Kitap adları
Can çekişen kuşlar gibi elinizde.
Parantezin içindeki çizgi
Ne varsa orada
Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
Ne varsa orada.


O şimdi kitaplarda
Bir çizgilik yerde hapis,
Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,
Öldürebilirsiniz.

Biyografi yazarının işi parantezin içindeki çizgiyi açmaya çalışmaktır. Adımını attığı andan itibaren peşini hiç bırakmayacak sorularla yüz yüze kalır: yazmaya kalkıştığım kişinin hayatını ören ayrıntıların tümüne

ulaşabilir miyim? Onu, kişiliğinin bütün yönleriyle görebilir miyim? Marguerite Yourcenar’ın Hadrianus’un Anıları’nda dediği gibi, “kendi gölgemi onun üzerine düşürmeden” yazabilir miyim? Daha nice soru ve sorun… Zor iş! Daha da zoru otobiyografi. George Sand Gizli Günlük’ünde, “insanın bütün yaşamını tam bir içtenlikle, yüzü kızarmadan ya da korkudan titremeden anlatabilmesi için yeterince temiz ya da yeterince mutlu olası gerekir; ama aramızda böylesi az” diyor. Stefan Zewig da bütün yazınsal türler içinde başarının en düşük olduğu alanın otobiyografi olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Çünkü en tehlikelisi odur. Yazarlar bu yola seyrek başvururlar.” Bu yola başvuran, doğrudan otobiyografi yazarak kendini anlatan, açıklayan yazar bizim edebiyatımızda daha az. Günlük yazan da çok değil; anı belki biraz daha fazla. Yazarların kendilerine ilişkin açıklamalar en sık röportajlarda rastlıyoruz; o da doğal olarak konuşmanın bağlamıyla sınırlı kalıyor. Öte yandan biliyoruz ki otobiyografiye yaslanan ya da otobiyografik öğeleri yapıtının kendi gerçekliği içinde eriterek kullanan yazar az değil. Tamamen aksi söz konusu olduğunda, yazarla yapıtı arasında mesafe olduğunda da, yazarın “ben”i yapıtlarına sızar, siner, onlara dağılmış olarak yaşar. Hele şairse. (…)

Bir Cevap Yazın