Etiket arşivi: hüseyin nihal atsız

Nihal ATSIZ: İlericiler

Nihal ATSIZ: İlericiler (Makale)

Disiplin, medeniyetin getirdiği bir davranış şeklidir. Medeniyetin doğurduğu meseleler birçok fedakarlığı gerektirdiğinden insanlar hürriyetlerinden, haklarından ve çıkarlarından vazgeçmek suretiyle bu disipline uyarlar. Bugünün medeniyetinde romantik hürriyet yoktur. Hürriyet yalnız vicdanlarda ve kafaların içindedir. Davranış hürriyeti geri kalmış toplumların işidir. Hürriyetin sınırsızlığı ise ancak hayvanlara mahsustur. Kendilerine “ilerici” ve kendileri gibi düşünmeyen herkese “gerici” diyen bir züppeler ve hayvanlaşmış insanlar topluluğu işte bu sınırsız hürriyeti istiyorlar. Bir topluluğu diri tutan disiplinlerden hiçbirini tanımak istemiyorlar. Kanunlarda işlerine gelmeyen maddeleri kaldırmak davasını güdüyorlar. Ahlakı tahrip etse dahi basının kayıtsız hürriyetini savunuyorlar. Serbest aşk istiyorlar. Kanunlar hürriyeti kısmak, yani insanları hayvanlıktan kurtarmak için yapılır. Kanunlar kötülük yapmak hürriyetini, toplumu yıkmak hürriyetini, ihtikar hürriyetini, cinayet hürriyetini önlemek için yürürlüktedir. Bir toplumu diri tutmak için gerekirse fikir hürriyetine de gem vurulur. Her toplumun ayrı mizacı, ayrı alerjisi, ayrı eğilimi vardır. Bunun dışına çıkılmaz. Çıkılınca rezalet ve fecaat olur.

İsveç, Norveç ve Danımarka’da kadınlar için sun’i aşılama ile gebelik kanunu vardır. Aslına bakılırsa sağlam nesil yetiştirmek için bu usul pek yerindedir. Ama bu yerinde olan işi gel de Türkiye’de uygula bakalım. Yer yerinden oynar. Çünkü Türk Milleti’nin düşünüş tarzı, ahlak prensipleri ve insanlık gururu büsbütün ayrıdır. Basin hürriyeti de böyledir. Her şeyi sayıp söylüyemezsin. Basında fikir ve duygu değeri, bilim gerçeği, milli fayda unsuru olmalıdır. Bunların hiçbiri yokken, basın hürriyeti adına ahlak veya sinir bozucu, milli duyguyu incitici yazılar yazmakla hangi insani fayda sağlanır? Fikrin bir sıhhati olmak lazımdır. Erkek ve kız kardeşlerin birbirleriyle evlenmesini savunan fikir, fikir midir? Şu son günlerde Babeuf üzerinde koparılan fırtına kadar gülünç bir davranış olabilir mi? Acaba Babeuf dünyaya gelmeseydi insanlık, hatta Fransa ne kaybederdi? Bu adamın eserinde Türk kanunlarına göre suç unsuru bulan savcı yanılıyor da onu savunanlar mı doğru söylüyor? Yasa gerektirdi mi, Kürt Said’in eserleri nasıl toplatılıyorsa, Frenk Babeuf’ünküler de öyle toplatılır.

Babeuf için gösteri yapan zavallılar bu davranışlarıyla tarihe geçeceklerine inanıyorlarsa ne mutlu onlara!… Hele mahkemeye kadar gelerek kendisini sanıklar arasına kattıran kahramana hiç diyecek yok. Yalnız küçük bir nokta: Bu muhteşem kabadayılığı sıkı yönetim zamanında yapmalıydılar. İlericilerin savunduğu serbest aşka gelince, onların istediği bu hürriyet yalniz ve ancak hayvanlarda vardır. Pagan Roma’nın serbest aşk yüzünden, nasıl rezaletlere sahne olduğu unutulmamalıdır. Dinlerin erkek-dişi ilişkileri üzerindeki baskısı da bu rezaletlere karşı sosyal bir tepkiden başka birşey değildir. İlerici-gerici tabirlerini komünistler çıkarmıştır. Eskiden terakkiperver ve mürteci kelimeleri vardı. Fakat bugünkü ilerici-gerici anlamında kullanılmıyordu. Bugün herkes tarafından kullanılan bu kelimeler aşınmış, manasız, medulsuz hale gelmiştir. Hele kendilerine ilerici diyen iğrenç maskaraları gördükten sonra namuslu insanlarda bu kelimeye karşı bir düşmanlık bile belirmiştir. İlerlemek, yurtta herkesi en aşağı ilkokuldan geçirmek ve dünya çapında üniversiteler kurarak dünya çapında bilginler yetiştirmektir. İlerlemek yurtta yüksek bir ahlak seviyesi ve aile düzeni, fertler arasında sevgi ve saygı yaratmak, her türlü ahlaksız ve anormal fert ve akımları tasfiye etmek, hak ve ahlak düşüncelerini kafalara sokmak, siyasi sınırlar dışında kalan soydaşlara yardım elini uzatabilmektir. Yoksa ilerlemek fikir ve düzen bozucu yazılar yazmak veya yazıları Türkçe’ye çevirerek milleti birbirine düşman sınıflara bölmek, çirkin ve ahlaksızca yayınlar yapmak, milli mukeddasatla alay etmek ve yabancılara sinsi sinsi uşaklık etmek değildir.

Ötüken, 15 Aralık 1964

Nihal Atsız’dan Kemalistlere Eleştiri

Nihal Atsız’ın Kemalist yönetim ve Kemalistler ile yıldızı parlamamıştır. Tek parti döneminde çok defa sürgün yiyen, mahkemelere çıkan, tabutluk denilen kıpırdaması bile mümkün olmayan bir dolabın içinde işkence gören Nihal Atsız, Kemalistler için milli değildir demiştir.

Nihal Atsız’ın o sözleri;

Çingene cemiyetinde bile, milli mukaddesat ve milli mefahir diye tanınan şeylere dil uzattırmazlar. Yazık ki, Kemalist bunu yapıyor ve birleşmiş Avrupa’yı tepeleyen Yıldırım’la tarihte yeni bir devir açan Fatih’e hakaret ediyor. Bunu yaparken, bu millet ve bu vatanın can düşmanı olan komünistlerin bile kendisi kadar ileri gidemediklerini unutuyor. Hatırlardadır ki, bir zamanlar da komünistler “putları kırıyoruz” diye Mehmed Emin’e Abdülhak Hamit’e saldırmışlar, fakat Yıldırımla Fatih’e dil uzatamamışlardı. Yazık ki, milliyetçi gözüken Kemalist onları da geçiyor, putları kırmaya uğraşan komünistlerden on yıl sonra mabetleri yıkmaya kalkıyor.

21 Ocak 1947 Altın Işık/ Nihal ATSIZ

Nihal Atsız Kimdir? Hiç Duymadığınız Sözleri

Nihal Atsız Kimdir? Hiç Duymadığınız Sözleri

Nihal Atsız hakkında en çok şehir efsane dolaşan şahsiyetlerin başında gelmektedir. Mesela Atsız kendisini Irkçı ve Turancı olarak tanımlarken bazı kimseler Atsız ırkçı değildi demektedir ve Atsız hakkında yalan yanlış sözler uygulanmaktadır. Arkadaşlar, bir kişiyi ya olduğu gibi sevmelisiniz ya da sevmemelisiniz. Evet, Atsız bizzat kendisi ifade ettiği gibi ırkçı biridir. Bunu sık sık tekrarlamıştır.

Bugün 12 Ocak 2021. Bundan tam 116 yıl önce Türkiye’de Hüseyin Nihal Atsız doğdu. Kendisi Türk tarihine damga vurmuş bir şahsiyettir. Çok aksiyonlu bir hayatı olmuştur. Kimi yerde kahraman kimi yerde devlet düşmanı ilan edilmiştir. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Nihal Atsız ve yanındaki bazı kişileri yabancı devletlere çalışan ajanlar olarak suçlamıştır. Görüşlerinden dolayı sık sık mahkemeye çıkan Nihal Atsız, kendisini “Irkçı ve Turancı” olarak tanımlar. Türk milliyetçinin şah damarı Türk ırkçılığıdır der.  Saçlarından dolayı Hitler’e özendiğini iddia edenler vardır, ancak Nihal Atsız saçlarını o şekil tararken Hitler daha tanınmıyordu bile. Yani bu iddia tamamen asılsızdır. Yine başka bir iddiaya göre Almanya’nın Führeri Adolf Hitler bizzat Nihal Atsız’a kafatası ölçmesi için alet göndermiş. Bu iddia da asılsızdır. turkcemalumatlar.wordpress.com Hitler hediye göndermiştir ama hediye gönderdiği kişi Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır. Kendisine araba hediye etmiştir. Nihal Atsız MHP lideri Türkeş ile de sıkı bir arkadaştı ancak Türkeş’in değişen fikirlerinden dolayı yolları ayrıldı. Daha doğrusu Nihal Atsız, Yunus Emre ve Mevlana hakkında söylediklerinden dolayı Türkeş ile arası bozuldu ve Türkeş kendisi ile konuşmayı kesti. Atsız, Yunus Emre’ye sapık ruhlu, Mevlana’ya ise eşcinsel demiştir.

Nihal Atsız Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet gibi kişilerle de sık sık polemik yaşamıştır. Necip Fazıl ile de inişli çıkışlı diyalogları olmuş hatta bir dönem birlikte yargılanmışlar ve mahkemede hâkim karşısına çıkmışlardır.

Nihal Atsız pek çok kitap, makale yazmıştır ve yazdıkları sık sık yasaklanmıştır. Atsız sık sık Kemalistler, İslamcılar ve Komünistler ile sözlü münakaşalara girmiş, eleştiriler yapmıştır bunun neticesinde de dergileri yasaklanmıştır. Bundan dolayı bir dönem takma ad kullanmak zorunda kalmıştır. Öğretmenlik hayatında sık sık sürgün yemiştir, rahat yüzü görmemiştir. Askerdeyken Arap asıllı bir teğmene selam vermediği için ordudan kovulmuştur.  Kendisini ırkçı ve Türkçü olarak tanımlayan Nihal Atsız, eski Türk dini olan Kök Tengriciliğe inanmaktadır.

Atsız Irkçılığı Nazilerden mi öğrendi? Hayır. Atsız’ı gerçek manada ırkçı ve kafatasçı yapan kişi Doktor Rıza Nur’dur. Rıza Nur, daha ortada Nazi Partisi veya Faşist İtalya yokken ırkçılıkla ilgili makaleler yazıyordu ve bizzat milli eğitim bakanı olduğu zamanlar da ırkçılık yapıyor, Türk olmayanlara memurluk vermiyordu.

Bir Gazeteci Nihal Atsız ile konuşurken Atsız’a “Siz Gördüğüm En Büyük Irkçısınız” demiştir. Atsız ise “Teşekkür Ederim, iltifat ettiniz” diye cevap vermiştir.

Nihal Atsız’ın bazı bilinmeyen önemli sözleri;

* İlk düşüneceğimiz şey: Türkiye’de Türk Kültürü’nü hakim kılmak, yabancı tesirleri silkip atmaktır.

* Komünizm, ruh ve seciye bakımından soysuzlaşmış binlerce casusu bulunan bir Moskof emperyalizmidir.

* Biz bu Türk ahlakına tam olarak sahip bulunduğumuz zamanlarda yükseldik. Yabancıların ahlakını alarak bozulduğumuz zaman düşüp geriledik. Yükseldiğimiz zamanlar bu toprak, büyük milli davalar için kendilerini feda eden; yalan, iki yüzlülük bilmeyen, vicdanını satmayan insanlarla dolu idi. Niğbolu’da 60.000 Türk, birleşik Avrupa’yı yenerken; Yavuz, korkunç çölleri aşarken; Kanuni, boy ölçüşmek için Charles-Quint’in ordusunu ararken böyle yıkılmaz ruhlu bir topluma dayanıyordu. turkcemalumatlar.wordpress.com

* Yahudi krallarını peygamber diye Türk milletine telkin ederek milli mefahiri unutturmak suretiyle İsrailiyyatı hayat ve ahlak sistemi diye öne sürmek milli bir cinayettir.

*Cumhuriyet rejimi için en ufak rahatımı bile feda etmem.

* Ailelerde irsî hususîyetler olduğu gibi ırklarda da irsî hususîyetler vardır. Yüksek ırklarda bu hususîyetler müspet hususîyetlerdir. Bu müspet hususîyetler ancak aşağı ırklarla karışma neticesinde bozulur. Yüksek ırk pek çabuk bozulur. İki müsavi ırk olan Norveçliler ile İtalyanlardan yüzer çift evlense doğacak çocukların aşağı yukarı yarısı Norveçliye yarısı İtalyan’a benzer. Fakat yüz Türk’le yüz zenci evlense doğacak çocukların hepsi zenciye benzer. Çünkü zenci aşağı ırktır. turkcemalumatlar.wordpress.com Tesâlüpte onun hususîyetleri üstün bir yer tutacaktır. Zenciden daha üstün, Türk’ten daha aşağı olan öteki ırklarla yapılan karışmalarda da Türk ırkı üstün hasletlerinden yine kaybeder. Sayı ile bir örnek vermek gerekirse, şunu söyleyebilirim ki; yüz Türk’ün yüz zenci ile evlenmesinden doğacak çocukların hepsi zenci olursa; yüz Türk’ün yüz Yahudi yahut yüz Arap veya Kürt; yahut yüz Arnavut, Boşnak, Gürcü veya Rus’la evlenmesinden doğacak çocukların yüzde yetmişi, sekseni Türk’e benzemez. Bu benzemeyiş hem gövde yapısında, hem de karakterdedir.

*Komünist, vicdanını Yahudi “Marks”a satmış olan vatansız serseri demektir. Amele diktatörlüğünün kurulduğu yerde cennete varılmış olduğunu zanneder. O, bazen bu zannında samimî olan bir aptaldır. Bazen de samimî değildir, aldatmak için böyle söyler. O zaman da kalleştir. Komünist, dünyada patronla işçi arasındaki hukuk müsavatsızlığını halletmek için ortaya atıldığını söyler. Bunun için de ilk yaptığı iş dinleri, milliyetleri, vatanları inkâr etmektir.

*Memlekette Türkçülerden başka sağlam ve gerçek milliyetçi yoktur. Şartla şurtla milliyetçilik olmaz. Bütün insanları Türklerle eşit tutan yahut bir kısım Türkleri başka bir millet gibi gören milliyetçiliğe de gülünür. Milliyetçilik her şeyden önce maşeri bir bencilliktir. Milliyetçiyim ama Arap veya Moskof kardeşlerimi de çok severim dedin mi, milliyetçi değil, kozmopolitsin demektir.

*Millete ve vatana bağlılık bakımından birkaç türlü vatandaş vardır. Bunların başında kahramanlar gelir. Hiçbir karşılık beklemeden kendisini her zaman millet ve vatan uğruna harcayabilenler, kahraman vatandaşlardır.

* Bizim ırkçılığımızı da Alman yardakçısı olduğumuza tanık diye gösteriyorlar. Yoldaşlar şunu iyi bilsinler ki Almanya cihan haritasından silinip Almanlığın kökü kazınsa bile biz yine ırkçı kalacağız. Alman ırkçılığı yalnız Yahudilere karşıdır. Anası veya babası Çek, Lehli gibi Alman düşmanı milletlerden olan fertleri Almanlar yabancı saymıyorlar. Bizim ırkçılığımız ise bütün milletlere karşıdır.

* Büyük adam, özel hayatında da yüksek ve temiz olan adamdır. Birtakım meziyetleri olan reziller, hiçbir zaman büyük adam değildir.

* Türkçülük ülküsünün bugünkü en büyük şahsiyeti Rıza Nur’dur.

* Doktor, siyaset ve devlet adamı, tarihçi ve Türkçü olarak Türk tarihinde ileri bir yeri olan Rıza Nur’un en kuvvetli cephesi Türkçülüğüdür. Doktor olarak, bilhassa Kurtuluş Savaşında, milletine değerli hizmetler yapan, sünnetçiliği ilmî bir şekle koyarak bu alanda orijinal eserler veren; geniş halk yığını ve gençler için yazdığı büyük Türk Tarihiyle Türkiye’de milliyetçilik, Türkçülük ve ırkçılık duygu ve düşüncelerini alevlendiren; Lozan’da ikinci murahhas olarak -Baş murahhas İsmet Paşa’nın dediği gibi- en büyük hizmeti yapan ve ondan sonraki bütün çalışmasını Türklüğe, Türkçülüğe veren ve ömründe en büyük övüncünün Türk yaratılmak olduğunu söyleyen Doktor Rıza Nur, meziyetleri ve eksikleri ile birlikte büyük çapta bir adamdı.

*Saçlarım benzermiş… Bu ahmakça iddia yıllardan beri birçok budalalar tarafından aleyhimde delil gibi kullanıldı. Hatta evimde Hitler’in resminin asılı olduğu bile söylendi. Ben, dışardan gelmiş hiçbir fikri kabul etmeğe tenezzül etmiyecek kadar milli gurur ve şuura sahip olduğumu, içtimai mezhebimin Türkçülük olduğunu vaktiyle yazarak ilan ettim. Daha ne yapabilirim? Saçım Hitlerinkine benziyormuş diye beni Hitlerci sanacak kadar budalalık gösteren binlerce, belki on binlerce zavallıya ayrı ayrı mektup yazamam ya…

* Irkçı değil misin? Irkçılığa düşman mısın? Öyleyse sen günün birinde Atenagoras’ı Türkiye Cumhurbaşkanı görmekte sakınca bulmazsın. Belki de Batı Hıristiyan dünyasının sevgisini ve yardımını kazanırız diye düşünürsün. Sen bir Yahudi sarrafın maliye bakanı olmasına ses çıkarmazsın. Kendi kesesini doldurmasına ve İsrail’e transferler yapmasına rağmen bütçeyi kabartacağı için sevinç bile duyarsın. Hattâ Kürt devleti kurmak için bunca Türk’ün kanına giren Şeyh Said’in torunlarından birinin başbakan veya devlet bakanı olmasına da ses çıkarmazsın. Sen yalnız Türkçülüğe karşı çıkar, Türk ırkçılığını yerer, Turancılığa düşmanlık edersin. Çünkü sen ya Türk ırkına yüzyıllarca kölelik etmiş bir milletin mensubu yahut da beyni işlemeyen, yobazlaşmış, okuduğunu sindirememiş bir budalasın.

* Tanrı insan idraki dışındadır. Kur’an, Muhammed’in talimatıdır. Bunun birçok delilleri vardır. Bir tanesi birçok yerinde aya, güneşe, fecre, atların köpüren ağızlarına yemin ve and verilmesidir. Yemini kim eder? İnsan eder ve kendisinden daha üstün bir varlığın adına eder, Tanrı yemin eder mi? Tanrı’dan daha üstün bir varlık olmadığına göre kendi yarattığı aya, güneşe neden yemin etsin? Görülüyor ki bu yeminler Muhammed’in gönlünden ve beyninden doğmadır ve hatta Araplar arasında İslamiyetten önceki zamanların usul ve adabınca edilmektedir.

* Nâzım Hikmetof Yoldaş! Sarı suratlı afyonkeş Çinlilerle kara suratlı yamyam Habeşlerin davasını güdüyorsan haydi oraya… Yolun açık olsun. Babıali caddesinde Habeş davası müdafaa olunamaz. Senin beğenmediğin burjuvalardan yüzlerce kişi Habeş davasını kanlarıyla korumak için kızgın kum çöllerine koştular. Sende o yürek nerede? Şimdiye kadarki susuşumuzu sakın güçsüzlüğümüze ve çekindiğimize verme. Deli Petro gibi bayrak açıp gelseniz bile bizi karşınızda Baltacılardan mürekkep bir ordu halinde bulursunuz. Hem bu sefer her biriniz için Katerin gelse de elimizden kurtulamazsınız.

* Temiz ve üstün olan şeylerin çabuk bozulması tabii bir kanundur. Bir bardak saf suyu bozmak için deniz suyundan bir kaşık yeterse, çirkeften bir damla yeter de artar bile. İşte ırkçılık budur. Yani Türk’lerin maddî ve manevî hasletlerinin bozulmaması için onun yabancı kanlarla karışmamasını isteyen millî bir düşüncedir. turkcemalumatlar.wordpress.com Gerçi Anadolu’yu açan atalarımız büyük şehirlerde yabancılarla biraz karışmışlardır. Fakat ırk bilgisinin verilerine göre bir topluluk yalnız belli bir zamanda karışır da sonra bu karışma devam etmezse, kendi kendisini tasfiye ederek bir müddet sonra eski hâline döner. “Üç göbekten beri Türk olanlara Türk derler” diyen Kâzım Alöç’ün bana isnat ettiği söz buradan çıkıyor. Duruşma sıralarında da söylediğim gibi su katılmamış Türk olmak için üç göbekten beri Türk olmak lâzımdır. Bunu söyleyen de ben değilim, ilimdir. Almanlar Yahudi’lere, Amerikalılar da zencilere karşı ilmin bu kanununu tatbik ederek üç göbek ilerisine kadar kanında Yahudilik veya zencilik bulunan insanları kendi milletlerinden saymamaktadırlar.

Vasiyeti: “Yağmur Oğlum! Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigâr olarak bırakıyorum. Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol. Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlar tarihi düşmanlarımızdır. Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Rumenler yeni düşmanlarımızdır. Japonlar, Afganlılar ve Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır. Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içeri(de)ki düşmanlarımızdır. Bu kadar düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı. Tanrı yardımcın olsun!”

2021 AYT Edebiyat Kaynak Önerileri

AYT Sınavı, sınavın çok büyük bir kısmının bilgi isteyen, bu nedenle o güne dek sık sık tekrar edilmesi ve pekiştirmek için soru çözülmesi gereken bir sınav. Bu nedenle bu sınavda ne kadar çalışırsanız o kadar karşılığını alırsınız. Ben sınava birkaç kez girmiş biri olarak AYT’de çözemediğim soruların sebebi hep bilginin eksikliği idi. Bu nedenle bu sınavda aslında sorudan çok konulara hakim olmak önemli. Ancak soru ve denemelere alışmak için de, TYT’de olduğu gibi AYT’de de -artık hangi alandan girecekseniz- alanınızın her dersinden en az 2 – 3 kitap bitimelisiniz. Ayrıca AYT’de 2 – 3 kitap bitirmek demek, TYT’de 2 – 3 kitap bitirmekten çok daha iyi bir şekilde emeğinin karşılığını almak demek. TYT’de ne çıkacağı tam kestirilemiyor. AYT’de ise biliyorsanız yapıyorsunuz. Ayrıca AYT’nin daha etkili olduğunu da hepimiz biliyoruz. Bu nedenle AYT’ye yoğunlaşmak çok daha önemli. Aşağıda size gerek kullandığım, gerek en iyi bulduğum kitapları paylaşıma sunuyorum.

  1. Kanıt Yayıncılık AYT Edebiyat Soru Bankası

2. Delta AYT Edebiyat Atak Soru Bankası

3. Hız Ve Renk AYT Edebiyat Soru Bankası

4. Sınav Full Çeken AYT Edebiyat Soru Bankası

5. Limit Yayınları AYT Edebiyat Soru Bankası

Saltanat (Osmanlı Hanedanı) Neden Kaldırıldı?

İslamcılar ve Kemalistler bu konuya tek taraflı baktığı için insanların kafası karışıyor. Turkcemalumatlar.wordpress.com olarak biz bu konuya hakkaniyetli şekilde açıklık getireceğiz. Bu tip konulara at gözlüğü ile değil ülke çıkarlarımız için bakmakta fayda var. Ateist, Müslüman vs olmanızın bir önemi yok. Önemli olan ülke çıkarları ve Türk milletinin geleceğidir.

Saltanat yani Osmanlı Hanedanının kaldırılmasını uzun uzun anlatmaya gerek yok arkadaşlar. Bunun iki nedeni var. Birinci neden Osmanoğullarının son zamanlarda ülkeyi iyi yönetememesi, ikinci neden ise yeni rejime geçince yani Türkiye, İmparatorluktan Cumhuriyet rejimine geçince eskiye dair çoğu şeyi kaldırarak Cumhuriyet rejimini oturtmaktı.

Hanedanın kaldırılmasını biz turkcemalumatlar olarak normal karşılıyoruz ancak halifeliğin kaldırılmasını normal karşılamıyoruz çünkü halifeliği her ne kadar kullanamasak bile elde avuçta duran siyasi bir güçtü ve bu gücü etkin bir şekilde kullanamıyor olsak bile İngiltere ve müttefiklerini korkutuyordu. Çünkü her an bir yerden bir şey çıkabilirdi. Halifelik kurumunu Arapların çoğu ciddiye almıyordu çünkü İslam’a ve Araplara göre Osmanlı hanedan mensupları Türk kökenli olduğundan Araplar için o günde, bu günde kabulü mümkün olmayan bir durumdur. Unutmayın ki Araplarla göre Halifelik Kureyş Sülalesinden gelenlerin hakkıdır. Osmanlılar ise Orta Asya kökenli Türk soylu Ertuğrul Gazi’nin soyundan gelmektedir. Lakin Türklerle uzun sure etkileşime giren ve hatırı sayılır derecede az da olsa Türk kanı taşıyan Hindistan’daki Müslümanlar (Pakistanlılar) gibiler Hilafeti tanıyor ve Türklere yardım etmek istiyordu. İşte bu İngiltere’nin hiç hoşuna gitmiyordu. Bazı siyasi sebepler ve anlaşmalar neticesinde Türkiye halifeliği kaldırarak İngiltere’nin ekmeğine bu konuda yağ sürmüştür. Son olarak Osmanlı Hanedan üyelerinin günümüzde Türkiye’den bazı haklar istemesi ise kabul edilemezdir. Osmanlılar İmparatorluk Türkiye’sini yöneten bir hanedandır ve bu hanedan iyisiyle kötüsüyle hizmetlerde bulunmuştur ama artık devri kapanmıştır. Her şey yerinde güzeldir. Bu saatten sonra Osmanlı Hanedanı Türkiye’de tekrar aktif olursa bu felaket demektir. Hüseyin Nihal Atsız’ın dediği gibi Osmanlı hanedanı Türk tarihinde vazifesini şerefle yapıp kenarı çekilmiştir. Bu yüzden şerefini ve itibarını bozacak hareketlerden kaçınmalı ve hanedanlık sıfatı ile ortaya çıkmamalıdır.

Osmanlı-CHP İttifakı? Siyasetçilere Güvenmeyin!

İtalyalı ressam Gentile Bellini’nin tarafından yapılan ve İBB’nin satın alarak İstanbul’a getirdiği Fatih Sultan Mehmet’in tablosu Osmanlı Hanedanı üyeleri ile buluştu. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu da Osmanlı Hanedan üyelerine eşlik etti. İmamoğlu’nun hanedan üyeleri ile samimi pozları dikkat çekti.

İBB Başkanı İmamoğlu buluşma sırasında, geçmişine üst seviyede saygı duyan bir kişi olduğunu vurgulayarak,

“Osmanlı İmparatorluğu, hepimizin bir gurur vesilesidir. 600 yıllık bir dönemi bize yaşatan ve geçmişinde böyle bir tarihi başarıyı elde etmiş bir dönemi, hatta dünyada birçok değişime imza atmış bir dönemi Türk halkına yaşatmış bir devleti, en derinlemesine anlamak, hissetmek hepimizin sorumluluğudur diye düşünüyorum” dedi.

Padişah Abdülmecit’in torunu Arzu Enver Erdoğan da “Çok mutlu olduk, şeref duyduk. Bu tabloyu aldığınız ve bize kazandırdığınız için de sevinçliyiz. Biz de aile olarak, sizin için ne yapabilirsek, her zaman yanınızdayız ve hizmetinize de hazırız” diye konuştu.

Osmanlı Hanedanı Türkiye Cumhuriyeti Yönetiminde Hak Talep Edebilir mi?

Evet. Siyasiler ile ne kadar yakın olurlarsa o kadar hak talep ederler ve Türkiye’de tekrar babadan oğula geçen saltanat sistemini getirebilirler.

Siyasetçiler koltukta kalmak ve güç elde etmek için her yolu denerler. Bu yüzden böyle şeylere şaşırmamak lazım. Hatta CHP AKP’den bile daha dindar gözükebilir. Zaten ülkedeki tüm partiler belli başı tarikatlara yakındır. Buna Laiklik ile oy toplayan CHP’de dahildir.

Türk Milleti kısır siyasi tartışmalardan kendini uzak tutmalı ve kendi hedefleri doğrultusunda ilerlemelidir. O zaman siyasilerin yaptığı saçmalıkların hiçbiri ile karşılaşmayız. Fanatik Parti taraftarlığı Türkiye’ye zarar vermektedir. CHP, AKP, MHP hatta HDP bile özünde aynıdır. Partiler yüzünden ailenizi, sevdiklerinizi, arkadaşlarınızı kırmayın.

Uşşaki Tarikatı Nurullah Fatih ve Cinsel İstismar Olayı

Uşşaki Tarikatı Lideri Fatih Nurullah, kendisine gelen çocukları ve kadınlara cennet vaadi ile cinsel istismarda bulunuyordu. Hatta kız çocuklarına istismarda bulunurken anneleri de bu olan biteni izliyordu. Olayların iyice patlak vermesiyle 12 yaşındaki bir kızın babası cinnet geçirir ve Uşşaki Tarikati Lideri Fatih Nurullah, kızın babasına şunları söyler;

““Bir hesap, IBAN ver de bana bir şeyler atayım sana. Sen gönlünü ferah tut. Biz ırz namus düşmanı mıyız? 21 senedir burada irşat yapmışız. Olmamış da şimdi mi olmuş yani? Belki de senin kızına piyango vurmuş oğlum. Aklını başına topla bakalım. Olacak bir şey yok. Yaşı ufak daha. Büyüsün, biz de büyüyelim. Şöyle bakalım, hizmetlerimizi yapalım. Sırt sırta verelim oğlum, ne var yani?”

Kan donduran bu konuşmalardan sonra daha beteri de var. Kızın ifadesini alan doktorlar ve polisler, cinsel istismara uğrayan kızdan şu cümleleri duydular.

“Beni öptüğü zaman herkes aşağıda oluyordu. Kimseye söylemem için beni tehdit etti. Bana olayın ilk gerçekleştiği gün 100 TL para vermişti. Ben annem ve arkadaşları ile birlikte Fatih’in yanına girerdim. Her girdiğimde beni yanağımdan ya da dudağımdan öperdi. Annem ve arkadaşları da bunu görürdü. Annem bu kişiyi Allah dostu olarak gördüğünden ve zarar gelmeyeceğini düşündüğünden bu hareketlere tepki vermezdi.”

Yani annesi de olayı gayet normal karşılamış. Bu insanlarda zerre ahlak, namus, karakter diye bir şey yok. Yazık oldu ufacık çocuğa, hayatı kaydı bu gerizekalılar yüzünden.

Aileler çocuklarını cennet vaadi ile hocalara peşkeş çekiyor. Ne hale geldi toplum böyle? Zaten tarikatlar içinde erkek-kız demeden, hatta evli kadınlar şeyhlere Badeleme (sakso) çekmesiyle meşhur. Bu sayede cennete daha kolay gideceklerine inanıyorlar.

Uşşaki Tarikatı Lideri Fatih Nurullah, gençliğinde dini eğitim almayan biridir. Akademi yıllarında güreşle uğraşmış Şağban ödüllü bir güreşçi 57 kiloda Türkiye şampiyonu ve Balkan üçüncüsü olmuş bir isim. Dini eğitim almamasına rağmen ailesi tairkatlar ile içli dışlıydı ve bu sayede tarikatlara girmeye başladı ve kendine bir hedef seçti, Şeyh Olmak!

Fatih Nurullah ilk olarak Nakşibendi tarikatına giriyor. Ancak işler umduğu gibi gitmiyor şeyhinden icazet almak nasip olmuyor çünkü şeyh ölüyor. Diğer müritler arasında fazla itibarı olmadığı için ve gelen bazı yönlendirmeler sonucu Nakşibendi tarikatından ayrılıyor. Uşşaki tarikatının İstanbul’da bulunan merkezinin başında “kim evliyalık ilan ederse ben Allah dostuyum derse tehlikelidir.” Diyen Sıddık Naci Eren’den yüz bulamıyor. Ama hırsını kaybetmiyor. Daha çok para ile geri geliyor ve insanlara para saçarak cömertliği ile onları tavlıyor. En sonunda ne yapıyor ne ediyor şeyh oluyor. Elini öpenin cennete gideceği algısı insanlar oluşuyor ve herkes Fatih Nurullah’ın elini öpmek için sıraya giriyor. Kimi el öpüyor kimi ise başka yerlerini öpüyor…

İşte tüm mesele bu…

Hüseyin Nihal Atsız ise bu tür suçları işleyenlere karşı çok sert olunması gerektiğini hatta bir süre sonra suçu işleyen kişinin idam edilmesini savunmaktadır. Söz şimdi Nihal Atsız’da…

Daha önce de yazdığımız gibi, İslâmiyetten önceki Türkler evli kadına taarruz edeni ve büyük hırsızlık yapanları idam ederlerdi. Bugün bu işler kolektif olarak yapılıyor. Yakalananlar suçu birbirine atıyor. Çaresiz kalan hâkim, birine ağırca bir ceza verdikten sonra ötekilerini, delil kifayetsizliğinden ya beraat ettiriyor ya da iki yılla işin içinden çıkıyor. Sık sık gördüğümüz, üç beş yaşındaki çocuklara tecavüz edenlerin yaşatılması insaniyet midir? Şunu asla unutmamalı ki, ahlaksızlar ve hainler sertlik karşısında sinerler.

Hapishanelere yıllardır silah ve esrar sokulması hükûmet adamlarının gözünü açamamıştır. Hapishaneler, ceza görenlerin yaptıklarına pişman edileceği yerler olmalıdır. Bu da tecritle ve yalnız bırakılmakla olur. Küfürle ve dayakla değil. Şunu da unutmamalı: hapishane yalnız bir ıslah evi değildir. Aynı zamanda toplumun, kendisine zarar verenden öç aldığı yerdir.

Irkçı, Turancı ve Türkçü Fikir Adamı Hüseyin Nihal Atsız

Türk Kadınını Barış Ninnileri Söyleyenler Temsil Edemez!

Yine yola girdik, Suyumuz bitmişti. Bu bitiş bizi hayli yıprandırdı. Fakat şikâyet yoktu. En zayıfımız olan, daima yorulacak sandığımız Mehpare bile duraklarda kendisine verdiğimiz bir iki yudum ılık ve tozlu suya kanarak bir Türk askeri gibi yürüyordu. Saat birde Davut Bey çiftliğine vardık. Çiftlik haraptı. Arnavut olan sahipleri Maydos’a inmişler ve burasını ‐ tabiî – bir Arnavut olan bekçiye bırakmışlardı. İşte yine kanımızı donduran bir tesadüf… Balkan savaşında ordumuzu kancıkça arkadan vuran bir iğrenç unsura biz yurdun ıssız bucaklarında da rastlayacak mı idik?

Buradan Arıburnu’na kadar köye tesadüf etmeyeceğimiz için ekmek bulmak lâzımdı. Çiftlikte ise o gün için hazır ekmek yoktu. Arkadaşımız Musavver bu işi üzerine aldı. Kafile ilerde konaklayacağımız yeri bulmak için hareket etti. Ben Musavverle çiftlikte kaldım. Musavver becerikli elleriyle ekmek işini başarırken bugünkü Türk kadınını düşünüyordum: Bugünkü Türk kadını dünü tamamıyla silkip atmış değildir. Bugünün Türk kadını “dün yok, yarın var” diye haykıran cılız varlık da değildir. Türk kadını kalemini, kafasını kullanmayı bildiği gibi sırasında da sırtında cephane taşımayı, kahpe kurşun yaralarını onarmayı ve yiğit Türk çocukları yetiştirmeyi bilen yüksek bir yaratılıştır. Bugünün Türk kadınını “beşikteki Türk çocuklarını sulh ninnileri söyleyerek büyüteceğiz” diyen Aliye Esat Hanım gibiler temsil edemez. Aliye Esat Hanım nihayet zavallı bir varlıktır, yoklukla müsavi bir varlık.. Çünkü biz artık insaniyet ve barış değil, milliyetçilik ve savaş istiyoruz. İnsaniyetperverlik köpekliktir. İnsaniyet milliyetçilikle asla uyuşamaz. İnsaniyetperverlik yüksek gurur ve haysiyet duygularına zıttır. İnsaniyetperverlik domuz Katolik papazının ve sinsi Protestan misyonerinin kendi alçakça maksatlarına âlet edindikleri bir tuzaktır. Hayır! Biz barışta da değiliz. Biz savaşçıyız. Barışçılığı ilân eden milletler sahihten mi barışçıdırlar? Onun için mi hâlâ boş adaları işgal ediyor ve harıl hani silâhlanıyorlar?

Hey gidi insaniyetperverlik hey!… Senin uğruna Hindistan inliyor. Senin uğruna Şimalî Afrika’da katliâm var… Senin için Amerika’da zenciler yakılıyor… Ve, hey!.. Senin için, kızıl cennete varmak için Türkistan’da, Azerbaycan’da, Kırımda, Ural civarında Türkler açlıktan kırdırılıyor değil mi? Hayır! Aliye Esat Hanımın ninnisi Türk çocuklarına hiç bir zaman söylenmeyecek… Çünkü “Kadınlar Birliği”ni kuran kadınlar Türk kadınlığım temsil edemezler. Onlar dedikodularında devam ededursunlar… Türk çocuğuna ancak savaşçılık telkin eden ninniler söylenebilir.

Nihal ATSIZ Çanakkale’ye Yürüyüş

Türk Ordusu Ne zaman Kuruldu?

“O halde Türk ordusu ne zaman kuruldu? Bugünkü tarih bilgimize göre ilk teşkilâtlı Türk ordusu Milâttan Önce 209’da Tanrıkut Mete (Motun) tarafından kurulmuş, verilen buyruğa kayıtsız‐şartsız itaat şartı kabul ettirilmiştir, ordu 10, 100, 1000 kişilik birliklere ayrılmıştır. Fatih, İstanbul kuşatması sırasında nasıl yeni bir top icat etmişse, Mete de uzak menzilli bir yay icat etmiş, bu müthiş ordu sayesinde Kore’den Hazar’a kadar olan bölgeyi tek devlet halinde birleştirerek Türk milletinin yaratıcısı olmuştur. Bundan sonraki bütün ordularımız Tanrıkut ordusunun devamıdır. Zaman zaman değişiklikler ve düzeltmeler yapılmış, fakat ruh ve temel aynı kalmıştır.Bu sebeple 1363 yılı Türk Kara Kuvvetlerinin yani Türk Ordusunun kuruluşunun 600’üncü değil, 2172’nci yılıdır.”

Nihâl Atsız.

Düşmanın Hilesine Kanma!

Milletimiz Orta Asya’daki hayatının en eski yüzyıllarında atı ehlileştirmek suretiyle mesafeleri kısaltmayı bilmiş, böylelikle geniş bölgeleri kontrol etmek imkânını bularak büyük devlet kurmak başarısını sağlamıştır. Başka milletler ancak şehir devletleri kurabilirken, birçok şehirleri de içine alan bu devletler, Türklerde cihan hâkimiyeti ve büyük ülkülere bağlanma düşüncelerini doğurmuştur.

Hun, Gök Türk ve Osmanlı imparatorlukları bu büyük ülkünün sonucu olup cihan tarihinde bunlarla kıyaslanabilecek devletler olarak yalnız Roma ve Abbasiler gösterilebilir.

Milletimiz, tarihinin her devrinde büyük devlet sahibi olmuş ve 1918 yılına kadar, en güçsüz zamanlarımız da dahil olmak üzere, Türkiye daima büyük devlet sayılmıştır. Fakat Birinci Cihan Savaşında yenilip topraklarımızın yarısını elden çıkarmamız üzerine, Türkiye, artık büyük devlet olmak vasfını kaybetmiştir. Toprağın yüz ölçümü, nüfus, tarih, askeri güç, bilim, sanayi gibi türlü faktörlerin muhassalası olan büyük devletlik bugün Amerika, İngiltere, Rusya, Fransa, Almanya, Japonya, Çin, Hindistan, Brezilya ve Kanada’nın inhisarındâdır.

Cumhuriyet devrine kadar milletimiz, bilinen ve görünen düşmanlarla mücadele ediyordu. Bu düşmanlar bazı devletlerle kendi tabamız olan bazı gayri Türk unsurlardı. Fakat cumhuriyetle birlikte, iş değişti. Devlet ve teba olarak düşmanlarımız azaldığı halde yepyeni bir düşman, Türk milletini, tarihin en büyük tehlikesiyle karşı karşıya getirdi. Şimdiye kadarki düşmanlarımız, Türkiye’nin bazı parçalarını istemekle yetiniyorlardı. Sevr barışında bile, ordusuz da olsa, küçük bir Türkiye bırakılmıştı.

Fakat yeni düşman böyle değildir. Yeni düşmanın plânlı hedefi Türkiye’nin topyekûn yok edilmesidir. Bu düşmanın adı komünizmdir.

Yeni düşmanın tehlikesi, gizliliğinden ve saf insanları aldatacak yalanlarından doğmaktadır. Bir konu üzerinde temelli ve sağlam düşüncesi, kanaati olmayan insanlar, o konu hakkında yapılacak propagandaya kendilerini kaptırabilirler. Bu, insan yaradılışının icabıdır. Bu kendini kaptırma, karşı bir propaganda ile düzeltilmezse daha da tesirli olur. Kimine refah ve zenginlik, kimine tatmin edilmemiş cinsî isteklerin doyurulması, kimine büyük insanlık ülküsü diye anlatılıp gösterilen komünizm, birçok saf insanları avlayabilir. Bütün bunlar Türklük yapımıza indirilmiş birer darbedir.

Türkiye’nin kalkınması dâvası aynı zamanda onun tekrar büyük devlet olma davasıdır. Bu sebeple millî dâvayı, sadece servetin daha adilâne dağıtılması diye almak, millî ruhu anlamamak hattâ onu inkâr etmek demektir. Çünkü servet dâvası yalnız maddeye ilişkin olmakla insanî ihtiyaçların tamamını ifade etmekten uzaktır. Madde ile birlikte mânâ da olmalıdır ki Türk toplumu ihtiyaçlarını karşılamış sayılsın.

Yalnız servet ve refah bir topluma bahtiyarlık getirmez. Olsa olsa hayvanî bir rahatlık getirir. İsviçre çiftliklerindeki inekler de ahır, yem, bakım mükemmelliği yönünden refah içindedirler. Fakat bahtiyar sayılamazlar. Çünkü bahtiyarlık ruhî hazlarla duyulan bir haldir ve yalnız insanlara mahsustur. Ruh dediğimiz manevî değer yalnız insanlarda vardır.

Yirminci yüzyılda müspet ilimin ve batı medeniyetinin ışığı altında, medenî milletlerin ve toplumların dine bütün varlıklarıyla sarılmış olduklarını görüyoruz. Çünkü Tanrı inancı ve dolayısıyla din, fert olarak da, millet olarak da vazgeçilmez manevî ve ahlâkî büyük bir dayanaktır. Bu sebeple, bugünkü Türk dünyasının dayandığı iki esaslı temelden birisini teşkil eden İslâm dininin, millî varlığımızın ayrılmaz bir parçası olduğuna inanıyoruz.

İnsanı hayvandan ayıran özellikler; utanma, ülküye bağlanma ve bir iman ve fikir uğrunda ölebilmek hasletleridir. Utanan insan suç işlemekten ve ayıplanmaktan sakınır. Ülküye bağlanan insan maddî sıkıntılara şikâyetsiz katlanır. Bir iman ve fikir uğrunda ölen insan da kendisinden sonra geleceklerin terbiyesinde olağanüstü rol oynar. Bunların madde ile ilgisi yoktur. Türkiye’nin kalkınmasını düşünürken, fertlerin yalnızca refahını düşünmek, memleketi kuvvetlendirmeye yetmez. Refah içinde ve ileri bir memleket, ahlâk ve fikir bakımından da üstün değilse, yıkılmaya mahkûmdur. Fertlerinde bir fikir için ölmek hasleti bulunmayan milletler, düşman saldırışı karşısında da ölmekten kaçınacakları için, o refahtan hiçbir hayır gelmeyecektir.

Halbuki Türkler, yüzyıllar boyunca, büyük devlet kurma ülküsünü taşımış bir millet oldukları için, onları kalkındırmak aynı durumdaki başka milletleri kalkındırmaktan daha kolaydır. Fedakârlığa dayanan kalkınma hamlesini, Türk milleti birçok milletlerden daha hızlı yapabilecek kabiliyettedir. Fakat yüzyıllar boyunca kudretli önderler tarafından idare edilmiş olan Türk toplumu, tarihinin her çağında olduğu gibi bugün de büyük kılavuzlar istemektedir.

Millî şuur ve gurura malik liderlerin en büyük faydası, toplumu aşağılık duygusuna düşmekten korumaktır. Bir millet büyük iş yapabilmek için, kendisinin büyük millet olduğu inancını duymalıdır. Atatürk devrinde, Türk milleti nüfus, servet, teknik ve kültür bakımından bugüne göre çok geride olmasına rağmen manevî güç bakımından kudretliydi ve onun içindir ki kendisinde her tehlikeyi yenebilmek inanç ve kuvvetini buluyordu.

Halbuki liderler ve aydınlarda aşağılık duygusu olursa, o milletin kalkınmasına imkân yoktur. Çünkü kalkınma hamlelerinin boşuna olacağı kuruntusu ruhlara işlenmiş, gönüller ümitsizlikle dolmuştur.

Zafer hiçbir zaman, mahvolduklarını sananlar tarafından kazanılamaz.

Kalkınma hamlesi hiç şüphesiz bilim metotları ile olacaktır. Fakat milletimizin toplum ve fert psikolojisiyle tarihî, millî gelenekleri, sosyal yapısı da hesaba katılmazsa, bilim metotları ile davranış gerekli başarıyı sağlayamaz. Çünkü nasıl ilâçlar, aynı hastalığa tutulmuş insanlar üzerinde aynı tesiri göstermiyorsa, bilim metodu da her toplum üzerinde aynı sonucu vermeyecektir. Bilim metodu, öndüşüncelerden sıyrılmayı da emreder. Bu sebeple Türk milletinin siyasî rejimin ne olması gerektiği hakkında açıkça konuşmanın zamanı da gelmiştir. Rejimler gaye değil, milletlerin saadeti için birer vasıtadır. Bu sebeple milletler, tarihleri boyunca bazen rejim değiştirmişlerdir. Bir bakıma rejim, milletlerin elbisesidir. Şahıslar gibi milletler de zaman ve mekâna göre elbise giyerler. Sıcak bölgeler için pek uygun olan ketenden göğsü açık bir elbise, soğuk iklim bölgelerinde nasıl insanın ölümüne sebep olursa şu veya bu rejim de bazen milletin çökmesini hazırlayabilir. Bugün içinde bulunduğumuz siyasî ve sosyal şartlara göre bize uygun gelen toplum elbisesi, yani rejim demokrasidir. Milletimizde bu fikir günden güne yerleşip kökleştiği gibi, birlikte hareket etmeye mecbur olduğumuz müttefiklerimizin rejimi de budur.

Fakat, demokratik rejimde kalmaya kararlı ulusumuz, demokratik olmayan eski tarihimizi ve bize övünç veren kahramanlarımızı saygı ile anmamıza asla engel olamaz. Çünkü mazisini hor gören bir millet, ancak şerefsiz insanlardan mürekkep bir topluluk olabilir. Şunu da gözden uzak tutamayız ki, demokrasinin başarılı olması, toplumdaki millî şuurun kuvvetiyle orantılıdır.

Türk milletinin kalkınması derken, bu harekete, gönülleri heyecanla çarptıracak ve yurttaşları fedakârlığa ve hattâ kahramanlığa sürükleyecek bir anlam vermek için kalkınma hedefinin Büyük Türkiye olması, birinci şarttır. Kültürü, bilimi, tekniği ile birlikte ahlâkî ve erdemi ile de ileri ve üstün olacak Türkiye.. Yoksa, sadece refah ve zenginlik için yapılacak hamlenin, bir ticaret evi hareketinden farkı yoktur.

Devlet ile ticaret müessesesi başka başka şeylerdir. Ve devlet olmayı ticaret müessesi olmakla karıştıran topluluklar, daima başkalarının gölgesinde yaşamaya ve ilk darbede yıkılmaya mahkûmdurlar. Büyük bir tarihin vârisi olarak Türk kalmaya azmetmiş bulunduğumuz için, bizi milliyetimizden uzaklaştırmak isteyen ve Türklüğü birinci plâna almayan her fikrin ve her ülkünün karşısındayız.

Devlet sahibi Türkler olarak siyasi sınırlarımız dışında kalan Türklere karşı ilgisiz kalamayız. En küçük, güçsüz ve yeni devletlerin bile sınır dışı soydaşlarına karşı ilgisi varken, henüz bağımsız bile olmayan Cezayir, ne Sahra’da, ne de kıyılarındaki Fransız sermayesine ve çoğunluğuna karşı bir hak tanımazken, tarihinin en büyük imparatorluklarını kurup birçok milleti idare etmiş bir toplum olarak, siyasi sınırlarımız dışındaki Türkleri düşünmek vazifesinden asla geri kalamayız.

İmzamızı attığımız Birleşmiş Milletler Anayasasına dayanarak, siyasi sınırlarımız dışındaki Türklerin de bağımsız olarak ve yabancı hakimiyetinden kurtulmak davalarını desteklemek hem milli borcumuz, hem de insanlık görevimizdir. Henüz yamyamlık devrisini bile büsbütün atlatamamış olan toplumlara devlet kurma hakkı tanınırken, medeni ve üstün kabiliyetli millet olan Türklerin şurada burada tutsak hayatı sürmelerini kabul edemeyiz. İyi çalışan ve şuurlu ellerde bulunan bir Türk hariciyesinin, bu hakkı bütün dünyaya tanıtacağından eminiz.

Bugünkü çok tesirli silahlar karşısında savaşı istememekle beraber, artık bir daha savaş olmayacak diye yapılan propagandalara inanmayız ve bu propagandayı, bizi gevşetmek için yapılmış bir düşman hilesi sayarız. Askeri hazırlıkların alabildiğine arttığı bir dünyada, dünyayı karıştıran hain kuvvetler tasfiye edilmedikçe, savaşın daima yapılacağına inanmış olarak, milletimizin askerlik geleneğine tekrar dönmesini lüzumlu buluruz.

Askerlik geleneği bugünkü milletlerin hepsinden eski bir millet olarak ordumuzun yeni baştan ve bize layık şekilde düzenlenmesine ve müttefiklerimiz ile standart silahlar kullanmak mecburiyeti dışında, askeri özelliklerimizin korunmasına şiddetle taraftarız. Askerlik çok şerefli ve güç bir meslek olduğu için, subay ve astsubaylarımızın erdemli aile çocuklarından seçilmesini ve fedakarlıklarına karşı bazı imtiyazları bulunmasını doğru buluyoruz.

Büyük devlet olmanın şartlarından biri de zengin ve kudretli bir dile sahip olmaktır. Milli ihmaller dolayısıyla gelişmemiş olan kökü kuvvetli dilimizi, büyük bir bilim ve sanat dili haline getirmek ihmal olunamayacak bir davamızdır. Ne melezleştirilmiş eski dil, ne de öz Türkçe denilen uydurma dil, büyük bilim ve edebiyat dili olamaz. Terimleri Türk köklerinden üretme, konuşma dilinde Türkçeyi veya Türkçeleşmişi seçme esasında olan “Arınmış Türkçe”ye taraftarız. İnsanın yüreği ne ise, milletin dili de o olur. Bu değerli varlık, gerçek değerlerden meydana gelecek bir akademi ve milli şuura malik uzamanlar ve sanatçılar eli ile korunmalıdır.

Millet olarak yaşamak isteyen toplumlar, kendi milli özelliklerini kıskançlıkla korurlar. İskoçların etek giymesi, Hintlilerin bize garip gelen kıyafetleri gibi, biz de Türk kültürüne ait özelliklerimizi saklamaya, milli tarihimizin kadrosunu çizmeye ve gerekirse, dilimizin bütün inceliklerini ifade edebilmek için alfabemize bir iki harf daha katmaya taraftarız.

Milli gelirin adaletle üleştirilmesi, Türk toplumu için de elbette milli bir gayedir. Ferdi ihtiyaçların rahatça karşılanabildiği, refahın yaygın bulunduğu bir ülkede, toplumsal adalet davası gerçekleşmiş olur ve böyle bir davadan bahsetmeye de lüzum kalmaz. Bu sebeple, bir yandan toplumsal adalet tedbirleri alır ve onları sağlam kanuni esaslara bağlarken, diğer taraftan da eğitim ve öğretimi yayarak ve ayrıca memleketimizi iktisadi alanda hızla kalkındırarak, toplumsal adaletin ortamını hazırlamamız gerekir. Aksi takdirde toplumsal adalet davasının, özellikle geri ve yoksul ülkelerde, komünizm silahı haline geleceği asla unutulmamalıdır.

Çünkü komünizm, yoksulluk, gerilik ve bilgisizlik bataklıklarından açan bir çiçektir.

Sosyalizm, komünizmi önlediği yolundaki iddialar doğru değildir. Amerika’da sosyalist bir parti olmadığı, rejim tamamen kapitalist ve liberal esaslara dayandığı halde komünizm yoktur. Toplumsal adaletin tam veya çok miktarda uygulandığı memleketlerden Kanada’da Liberaller ve Muhafazakârlar; Belçika’da Hristiyan Demokratlar, Avusturya’da Katolik Halkçılar, İngiltere’de Muhafazakar (1950’den beri) hâkimdir. Bu memleketlerin çoğunda sosyalistler küçük birer partidir.

Partiler ve sosyalizm hakkında tecrübesi olmayan geri memleketlerde ise sosyalizm, komünizmin öncüsü rolünü oynamaktadır. Küba’da olduğu gibi… Bu sebeple, demokratik düzen içinde ve huzurla gelişme istediğini duyduğumuz bir zamanda, bize türlü huzursuzluklar getirip memleketimizi komünist yapmaya çalışacak sosyalizmin aleyhindeyiz.

Memleketimizdeki bütün sosyalist hareketlerde komünizmden hüküm giymiş sabıkalıların bulunması, en büyük delilimizdir.

Sosyalizmin aleyhinde olmamızın önemli bir sebebi de, bizim memleketimizde sosyalizmin tamamiyle kozmopolit şahıslar yetiştirmesi ve sosyalizmin milliyet aleyhtarlığı olarak ortaya çıkarılmasıdır. Büyük bir tarihin varisi olarak ortaya çıkarılmasıdır. Büyük bir tarihin varisi olarak Türk kalmaya azmetmiş bulunduğumuz için, bizi milliyetimizden uzaklaştırmak isteyen ve Türklüğü birinci plana almayan her fikir ve her ülkünün karşısındayız.

Yüksek bir millet haline gelmenin diğer bir özelliği olarak sağlam kanunlar koymak ve kanuna saygıyı inanç haline getirmek için, her türlü tedbirin alınmasına, tercüme kanunlara değil de milli örften çıkarılan ve çağdaş hukuk prensiplerine dayanan kanunlara taraftarız. Kanunlar devleti, milleti, millî kültürü, ahlâkı, düzeni, aileyi, fertleri, şerefi ve hakları koruyacak kanunlar olmalı; adalet ölçüsü en kesin terazi ile sağlanmalıdır.

Devlet, nazarî olarak, vatandaşların hayatını koruyup saadetlerini sağlamak için kurulmuş bir müessese olduğundan, her Türk’ün sağlık, hastalık ve işsizliğe karşı sigortalanması şeklindeki toplumcu anlayışımızı huzuru sağlayacak en temelli faktör olarak sayıyoruz.

Toprak, devletin temeli olduğundan, toprakla uğraşanların temel korunur gibi korunması ve kalkındırılması şarttır. Milletimiz göçebe olduğu zamanlarda bile toprak mülkiyetini kabul etmiş olduğu için, bu mülkiyetin devamı, sosyal yapımızın icaplarındandır.

Sonuç olarak millî kalkınma programımızı şöylece özetliyoruz:

Türkçüyüz.
Arınmış Türkçeciyiz.
Yasacıyız.
Toplumcuyuz.
Millî gelenekçiyiz.
Demokrasiye taraftarız
Ahlâkçıyız.
Bilimciyiz.
Teknikçiyiz.

Hüseyin Nihal ATSIZ

Nihal Atsız ve Abdülhamit Han (Osmanlı)

Toplumun en büyük haksızlığa uğramış tarihî şahsiyetlerinden biri, II. Abdülhamid’dir. Kendisinden önceki devirlerin ağır yükünü omuzlarında taşıyan, en güvenebileceği adamların ihanetine uğrayan ve dağılmak üzere olan içi dışı düşman dolu bir imparatorluğu 33 yıl sırf zekâ ve hamiyeti ile ayakta tutan bu büyük padişahı katil, kanlı, müstebit, kızıl sultan, cahil ve korkak olarak tanıtılmış, daima aleyhinde işleyen bu propagandanın tesiriyle de böyle tanınmış talihsiz bir insandır.

Daha ilkokul sıralarında belirli bir propagandanın tesirinde kalmaya başlayarak, yaşları ilerledikçe aynı telkinler ile büyütülen nesillerin, o propagandanın yalanlarını bir gerçek gibi benimsemelerinden tabiî ne olabilir?

Öğren yavrum ki On Temmuz bayramların en büyüğü,
Esir millet böyle bir gün zincirini kırdı, söktü.
Ondan evvel geçen günler, bilsen ne siyahtı.
Milletin her iyiliğini düşünecek padişahtı;
Halbuki o zaman sultan,insan değil, canavardı,
Canlar yakar, kan dökerdi, millet ondan pek bîzârdı!


gibi saçmalar, kim bilir hangi kırılası kalemlerle yazılarak okuma kitaplarına geçiyor, körpe beyinlere Sultan Hamîd düşmanlığı aşılıyordu.

Bu düşmanlığı aşılayanlar ilkönce İttihatçılar, yâni hürriyet kahramanları (!) yâni Sultan Abdülhamid’in 33 yıl ayakta tuttuğu imparatorluğu 10 yılda dağıttıktan sonra memleketten kaçan kişilerdi. İttihatçılardan sonra da Ermeniler, Rumlar, Yahudilerdi. Yâni, yabancıları işe karıştırarak Türkiye’yi batırmak için Osmanlı Bankası’nı basan, Anadolu’da kargaşalık çıkaran ve Avrupa’nın gık demesine meydan vermeden Sultan Abdülhamid tarafından tepelenen Ermeniler; yani Balkanlara saldırıp karışıklık çıkarmak ve yine yabancıların da işe karışması ile Türkiye’yi parçalamak isterken Sultan Hamid tarafından 1897’de tepelenen Yunanlılar( ve bizdeki adı ile Rumlar ); ve Filistin’de bir Yahudistan kurmak teşebbüsleri Sultan Hamid tarafından önlenen Yahudi’lerdi.

Sultan Hamid, bin türlü siyasî tertiple bu azınlıkların azgınlıklarını yere sererken, onlarla birleşerek padişahı tahtından indiren kabadayılar:

Türk, Musevi, Rum, Ermeni,
Gördük bu rûz-ı rûşeni!

şarkısının, bu unutulmaz ahmaklık ve ihanet bestesini söyleyerek meydanları çınlatıyor, Birinci Dünya Savaşı ile mütarekesine kadar Musevi, Rum, Ermeni vatandaşların nasıl bir “rûz-ı rûşeni” beklediklerini anlamamak gibi bir alıklıkla bir imparatorluğu idare ettiklerini sanıyorlardı.

Sultan Hamid’i iyice anlamak için tahta çıktığı zamanı iyi bilmek lâzımdır. Sultan Aziz’in son zamanlardaki çöküntü sırasında, memleketi yürütmek için beliren iki akımdan libaralizmi V.Murat, muhafazakârlığı II.Abdülhamid temsil ediyordu. Liberaller, İngiltere ve Fransa’ya bakarak parlamento ile her şeyin düzeleceğine inanıyor, muhafakârlar, 30 milyonluk imparatorlukta 10 milyon Türk’ün hâkimiyetini sağlamak içim mutlak idareye lüzum görüyordu. Masonlar, Sultan Murad’ı da mason yapmışlardı. Gerçek yüzünü Sultan Murad’a göstermeyen masonluğun arkasında ise Yahudilik ve Avrupa emperyalizmi vardı.

İlk Meşrutiyet Meclisindeki Hıristiyan mebuslar, Türkiye’nin biran önce parçalanması için Ruslar ile savaşa şiddetle taraftar olmuşlardı. Ve gerçekten de neredeyse imparatorluk dağılacaktı. Sultan Hamid, bunu gördükten sonra, meşrutiyeti devam ettirseydi, elbette ki yanlış bir iş yapmış olurdu. Müslüman olmayan mebuslarla birlikte, dışardan körüklenen Arap ve Arnavut milliyetçiliklerine de set çekmek üzere Meclisi kapatması, Sultan Hamid’in en büyük başarısı ve hizmetidir. Bu meclis kapatılmasaydı ne olacaktı? 8 milyon Hırıstiyan ve 12 milyon Müslüman yabancıya karşı, kültür seviyesi hepsinden geri 10 milyon Türkle bu devlet nasıl tutulacaktı? Demokrasi bir çoğunluk rejimi olduğuna göre, Türklerden çok olan Araplar, meselâ, resmi dilin Arapça olmasını teklif etseler ve Arnavutları da yanlarına alsalar, sonuç ne olacaktı? Bütün Türk olmayanlar birleşerek Osmanlı İmparatorluğunun Avusturya-Macaristan gibi federatif bir devlet olmasını isteseler, bunun, nasıl önüne geçilecekti? Karışmak için fırsat gözleyen Avrupa devletlerini kışkırtmak üzere demokratik nümayişler yapılsa, bu ne ile önlenebilecekti?

İşte Sultan Hamid, Meclisi kapatarak bütün bu tehlikeleri önledi ve tahtından indirilmeseydi daha da önleyecekti.

Fakat onun hizmeti bu kadar da değildi. 1877-1878 savaşından yenilerek çıkan Osmanlı ordusunu, o zamanın en mükemmel silâhları ile, meselâ mavzer tüfekleriyle silâhlandırdı. Denizci devletlerin ve Rusların denizden yapmaları mümkün taarruzlara karşı, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını tahkim etti. Ve, Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerle Fransızların 18 Mart 1915 saldırıları bu istihkâmlarla durduruldu.

Mükemmel kurmaylar yetiştirdi. 1914-1918 savaşı ile İstiklâl Savaşı’nı bunlar idare ettiler. Sultan Aziz’in, Ruslarla çarpışıp Kırım’ı kurtarmak için hazırladığı donanma, denizcilik tekniğinin değişmesi karşısında değerini kaybetmişti. 8-10 mil giden gemilerle artık iş görülemezdi. Bunları kadro dışı ederek iki zırhlı ile iki kruvazör aldı. Büyük Osmanlı borçlarının üçte ikisini ödedi. Pek çok okul açıldı. Pek çok yol ve köprü, ayrıca hastahane ve çeşme gibi hayrat yaptırdı. Görülmemiş bir haber alma şebekesi kurdu. Yabancı elçilerden bile casusları vardı. Avrupa’da kuş uçsa haberi oluyor, aleyhimizdeki kararları önceden öğrenerek tedbirini alıyordu. Hilâfeti, Osmanlı Hanedanından almak için Mısır’da kurulan gizli bir derneğin üyelerinden biri Sultan Hamid’in adamlarından biri idi. Balkanlıların mezhep ve milliyet ayrılıklarını körükleyerek birleşmelerine engel olduğu gibi; İngiliz, Alman ve Rusları da birbirine düşürerek aleyhimizde birleşmelerini engelledi.

Bunları yaparken de vezirlerinden, paşalarından kimseye güvenmemekte ne kadar haklı olduğunu zaman göstermiş ve koca vezirler, hiç sıkılmadan, yabancı elçiliklere, konsolosluklara sığınmışlardı.

Çok namuslu ve dindar bir adam olduğu için, asla kan dökmemiştir. Mithat Paşa’yı öldürttüğü hakkındaki söylenti iftiradır. Gerçi o, Mithat Paşa’dan şüphe ediyor, onun Sultan Aziz’i öldürtmüş olduğuna inanıyordu. Fakat, dindar bir insan olarak, kan dökmekten, bütün hayatınca çekinmiş, Mithat Paşa ile arkadaşlarının idam kararlarını müebbet hapse çevirmişti. İsteseydi idam kararını imzalayamaz mı idi? Buna hangi kuvvet engel olabilirdi? Bunu yapmayarak sonra, Talif’te suikasta girişecek kadar az zekâlı mı idi?

Memleketi doğrudan tehdit eden Moskof emperyalizmi ile batıdan tehdit eden Avrupa emperyalizmi ve onun temsilcisi İngiltere’ye karşı devleti savunan Sultan Hamid, ayrıca azınlıklar ve gafil hürriyetçiler ile de uğraşmaya mecbur olmuş, güneyden gelen siyonizme de göğüs germiştir.

Sultan Hamid için Osmanlı İmparatorluğunu, soyumuzun düşmanı Moskoflarla hilâfetin düşmanı İngiltere’ye, devletimizin düşmanları siyonizme ve azınlıklara, rejimin düşmanı hürriyetçilere karşı savunmak meselesi ve vazifesi vardı. Bunun için de, kendisinin devlet başkanı kalması gerekti. Kendisi çekilirse, devletin tutunamayacağı hakkındaki düşüncenin doğruluğu, çok geçmeden gerçekleşmiştir.

Şimdi bu kadar büyük bir dâvânın karşısında, Peyami Safa’nın ileri sürdüğü İsmail Safa’nın sürgün edilmesi gibi hâdiselerin ne ehemmiyeti olabilir? İsmail Safa ne istiyordu? Oğlunun iddiasına göre hürriyet! Yani meşrutiyet, serbest seçim. Yani bir alay Arap, Arnavut, Ermeni, Rum, Bulgar, Yahudi ve Sırp’ın Türkiye’nin kaderi hakkında söz sahibi olması… Şimdi akıl, anlayış, vicdan ve millî şuur sahibi olarak düşünelim: Böyle bir sonuca razı olunabilir mi?

Sultan Hamid, sürgün ettiklerine aylık da bağladığına göre, Anadolu’nun en sağlam havalı yerlerinden biri bulunduğu, ahalisinin dinç ve gürbüz yapısı ile belli olan Sivas’ta İsmail Safa’nın ölmesi Sultan Hamid’in kabahatı mıdır? Verem olan İsmail Safa, İstanbul’da kalsaydı, ölmeyecek miydi?

Babasına karşı beslediği sevgi dolayısıyla, Peyami Safa’nın bazı özel düşünceleri olması tabiîdir. Fakat, her gün binlerce kişiye seslenen bir yazarın, Sultan Hamid gibi büyük bir padişahı, Osmanlı sultanlarının en cahili ve kanlısı diye göstermeye kalkması, doğru mudur?

“Bu dünyada herkes bir çok şeyin cahilidir. Yeter ki kendi işinin cahili olmasın”. Kendi işinin ehli olduğunu bin bir delille isbat etmiş bulunan Sultan Hamid ise asla cahil değildir. Onun bir yüksek okul hattâ lise diploması yoktur. Fakat özel öğretmenlerle hayattan ve içinde yetiştiği büyük ve muhteşem hanedandan çok cevherli şeyler öğrenmişti. Ressam, hattât ve musikişinas idi. Doğu ve batı dillerinden bazılarını biliyordu. Kurduğu çok değerli Yıldız Kütüphanesi, bugün, Üniversite Kütüphanesi’ni de yine o kurdu. Yani Sultan Hamid, Türk kültürüne kütüphane kurarak, pek çok okul açarak ve ilmî eserler yazdırarak hizmet etti.

Onun katil olduğu yalan, kızıl sultan olduğu iftiradır. Avrupalıların ve Ermenilerin yakıştırdığı kızıl sultanlığı benimsemek, onların emellerine hizmet etmek olmaz mı?

Sultan Hamid, kızıl değil, “Gök Sultan”dır. Herkeste bulunması mümkün ufak tefek kusurlarını şişirip erdemlerini inkâr etmekle ne Türk tarihi, ne de Türk milleti bir şey kazanır. İsmail Safa, İngiliz-Boer savaşında, İngilizlerin bu başarısını, onların elçiliklerine giderek tebrik ettiği için, Sultan Hamid tarafından haklı olarak, sürgün edilmiştir. Belki İsmail Safa, o zaman, İngilizlerin nasıl bir Türk ve Müslüman düşmanı olduğunu bilmiyordu. Fakat geniş haber alma imkânları ile her şeyi bilen Sultan Hamid, memleket aydınlarının düşman elçilikleriyle temasına müsaade edemezdi.

Şimdi insafla düşünülsün: Hiçbir sebep yokken, sırf yurtlarındaki elmas madenlerini zaptetmek için, bir avuç Boer’e büyük ordularla saldıran İngiltere’yi tebrik etmek hangi hürriyetçilik anlayışının sonucudur?

O günkü İngiltere’yi Boer’leri yendi diye tebrik etmekle, bugünkü Moskofları Finlere karşı başarılarından dolayı alkışlamak arasında ne fark vardır?

Merhum Gök Sultan Abdülhamid Han, bütün hayatında bir fikir, devleti ayakta tutmak ve hazırlamak için yaşadı. Siyasî dehası ile Avrupa’yı ve Moskof’u oyalıyor, bir yandan da demir yolu ve okul ile Türk milletini kuvvetlendirmeye çalışıyordu.

Sultan Hamid ile onun düşmanları olan hürriyetçileri ölçüştürmek için, yalnız şu noktaya bakmak yeter: Hürriyet kahramanları (!), hürriyeti yok edip yüzlerce masumu astıktan sonra, savaşa soktukları devlet yenilince, hırsızlar gibi kaçtılar. Gök Sultan, bir tek siyasî idam yapmadan, en korkunç siyasî güçlükleri atlatarak 33 yıllık saltanatında devleti ayakta tuttuktan sonra tahtından indirilirken, Moskof çarının Rusya’ya davetini; Selanik’ten Alman gemileriyle İstanbul’a gelirken de Alman İmparatorunun dâvetini reddederek vatanında sürgün ve mahpus gibi yaşamayı tercih etti.

Türkiye dört sınırında yangınlar olan bir ev, Sultan Hamid, o yangınların eve bulaşmaması için hızla koşarak ateşe su serpen, kum döken ve keçe kapatan bir savunucu idi. Bu koşuşmaları sırasında yoluna çıkan bir iki çocuğa çarpıp düşürdüyse, suç onun değildir. Çünkü, yurdun çevresindeki yangınlar göğe yükseliyor ve Gök Sultan, alevleri içeri sokmamak için didiniyordu.

Ve sokmadı da…

Ne diyelim? Durağı cennet olsun…

Ocak Dergisi , 11. Sayı , 11 Mayıs 1956

Nihal ATSIZ Yobazlara Haddini Bildiriyor!

“Türkçülüğe Karşı Yobazlık” adlı yazım (Ötüken, 1970 Martı), cevap değil, birbirini tutmaz avâmi tekerlemeler ve örtülmek istenen küfürlerle karşılık gördü.

Konya’daki “Oku” dergisi yazarı Hasan Bağcı, Ziya Gökalp’ın Türkçülüğü islamiyete karşı çıkardığını, Türkçülüğün büyük Yahudi himayesi gördüğünü, fakat bundan Gökalp’ın habersiz olduğunu yazarak bir de kehanet savuruyordu: “Dünyalar arası büyük muhasebede ölüm dönemecini kıvrılamayan ve inkâr uçurumuna yuvarlanan Ziya Gökalp….”

Sanki Hasan Bağcı o dönemeçte bekçilik ediyormuşçasına söylenen bu sözlere karşı Gökalp’ın Müslüman olduğunu, Yahudiliğin Türkçülüğü hiçbir zaman istismar edemediğini açıklamış, Türkçülüğü Gökalp’ın icad etmediğini söylemiş, kendisine bazı sorular sormuştuk. Bu sorular şunlardı:

1) Ölüm dönemeci ile kasdolunan nedir?

2) Gökalp Türkçülük yolunda hangi himayeyi görmüştür?

3) Yahudilere açılan istismar kapısı nedir?

Hasan Bağcı bunların hiçbirisine cevap verememiştir. Veremez de… Çünkü ölümden ötesi meçhul bir yokluk olduğu gibi Hasan Bağcı da ne Gökalp’ın eserlerini okumuş, ne de onun hakkında yazılanları görmüştür. Onun “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, garp medeniyetindenim” dediğinden de haberi yoktur. Sadece dini bir taassupla, sırf Gökalp Türkçü olduğu için ona düşmandır.

Yobazlık milletlerarası hastalıktır. Kızılı olduğu gibi yeşili de olur. Fikirlere ve içtihadlara saygı duymak ve onlarla tartışmak seviyesinde olmadıkları için daima yırtınırlar, küfür ve iftira ederler, ilim ve mantık alanı içinde konuşmaktan aciz oldukları için karşımıza daima ayet ve hadisle çıkarlar. Soy soy insanların bir tek Adem’le Havva’dan türediklerine, Adem’in 1050 yıl yaşadığına, Havva’nın her yıl biri erkek biri kız olmak üzere ikiz evlat doğurduğuna ve bu kardeşleri birbiriyle evlendirdiklerine inanırlar. Bir Sümer masalından çıkan tufan ve Nuh’un gemisi onlarca tarihi bir hakikattır. Hangi Teknik Üniversiten mezun olduğu belli olmayan Nuh’un yaptığı o pazarcı kayığına her cins hayvandan birer çiftin girip sığması ve 40 tufan gününde birbirini yemeden uslu uslu oturması da gerçektir vesaire… Şimdi bu kafadaki adamla bir fikir tartışması yapmaktaki trajediyi düşünün. Böyle bir seviyede bulunan Hasan Bağcı “İslama Karşı Yobazlık” başlıklı yazısında bakın neler söylüyor:

Türkiye’mizde son yıllarda cesaretini artıran türlü akımlar arasında bir de hakiki Türk görünme, dini ve Allah’ı bir tarafa atma hastalığı türemiştir. Hakiki Türk ruhunun şiddetle nefret ettiği bu tarz hastalıklar da yine ve maalesef son yıllarda biraz bolca yetiştirdiğimiz “yarım münevverler” arasındadır.

Onlar “ben akılsızım”, “ben vicdansızım”, “ben hırsızım” cinsinden acı bir yoksulluğun ifadesi olan bu tuhaf övünmeleriyle sevine dursunlar beri yanda dünyaya hatta fen sahasındaki buluşlarıyla ışık vermiş hakiki mütefekkirlerin daima insanlığı Allah’a götürme yollarını aydınlatmak için çalıştıkları görülür…

Sahasının dışında mefkuremize saldırmak suretiyle makalemizin başlığını hak eden sayın Atsız’ın yazısında o kadar çok hata var ki, bunları teker teker düzeltmek, bir ortaokul talebesinin kompozisyonunu düzeltmeye benzeyeceğinden, biz, mefkuremiz yönünden sadece bizi ilgilendiren ve pek mühim hatalarını müsaadeleriyle düzelterek cevabımıza başlayacağız.

Fikir ve ülküleri birbirine tamamen aykırı insanlar arasında da konuma ve tartışma olabilir. Fakat edep ve terbiye dairesinde olur. Hasan Bağcı’nın yukarıya aldığımız satırlarındaki edep seviyesi onun zavallılığının kesin tanığından başka nedir ki? Biz yarım münevvermişiz. Hakiki Türk görünme hastalığı ile Allah’ı bir yana atmışız. Bu ise akılsızım, vicdansızım, hırsızım gibi acı bir yoksulluğun ifadesi imiş.

İşte Müslüman münevveri Hasan Bağcı’nın edep ve terbiye seviyesi…

Bir de bedbahlığımız ortaya çıkıyor: Bunca yıllık edebiyat öğretmenliğimize rağmen yazımız düzeltilmeye muhtaç tahrir vazifesi gibi yanlışlarla dolu imiş..

Bütün bunlardan sonra da “Müslüman etrafına saldırmaktan münezzehtir” demekten çekinmiyor. Bu da saldırmak değilse Tanrı bütün insanları ve hayvanları Hasan Bağcı’dan korusun.

Onun, “Oku” dergisinin üç sayısında devam eden yazı serisinde iddialarımıza ve sorularımıza cevap bulamadık. Gökalp’a saldırmakla başlayan yazısında zaten fikir değeri yoktu. Gökalp’ı tenkid etmek hatta yere vurmak için ilk şart olarak onun eserlerini okumak gerekirken bu zavallının o eserlerden haberi yoktu. Yalnız İslam taassubu ile Türkçü Gökalp’ın aleyhinde bir şeyler geveliyordu.

Şimdi bazı gerçekleri tekrarlayarak bugüne kadar kaç kere anlattığımız halde bazı beyinlere girmeyen düşüncelerimizi bir daha söyleyelim:

İnsanlar eşit değildir. Tabiatta eşitlik diye bir şey yoktur. Tabiatı Tanrı yarattığına göre demek ki Tanrı canlılar arasında bir eşitlik düşünmemiştir. İnsanlar hak ve hukuk bakımından da hiçbir zaman eşit olmamışlardır. Kanunlar devlet başkanı ile herhangi birisine yapılan hakareti aynı şekilde cezalandırmaz. Ancak insanlar, ızdırapların azaltılması için aradaki farkı mümkün mertebe azaltarak nisbi bir adalet ve eşitlik kurmaya çalışmışlardır.

Hasan Bağcı’nın bize öğrettiğine göre İslamiyet ırk ve renk tanımazmış. Komünizm de tanımıyor. Amerikan anayasası da tanımıyor ama gerçekte bu fark daima vardır. İslamiyetin ırk ve renk tanımadığı çağlar bir daha dönmemek üzere geride kalmıştır. Birinci Cihan Savaşında, İslam kardeşlerimiz Arapların İngilizlerle birleşerek Türk ordularını nasıl arkadan vurduklarını unutmadık. Bu Arap ihanetinin başında Peygamber soyundan gelen şerifler bulunuyordu ki bunlardan birinin hatıraları Hayat Tarih Mecmua’sında tefrika edilmektedir. Hasan Bağcı okusun.

Biz Türkçüler ırkı tanıyoruz. Zaten mevcut olmayan eşitliği kabul etmiyoruz ve soyumuzun üstünlüğüne geçmişteki örnek ve eserleriyle inanıyoruz.

İslamiyet Türkler sayesinde yaşadı ve yükseldi. İslamiyet Türkleri değil, Türkler İslamiyeti yüceltti. Biz İslam olmadan önce de büyüktük. Keramet İslamiyette olsaydı her Müslüman millet yükselirdi. Hele tarafımızdan birkaç kere tekrarlandığı gibi islamiyetten önce büyük devlet olan İran, İslam olduktan sonra bugünkü durumuna düşmezdi.

Hasan Bağcı şöyle diyor: “Bütün insanlar yeryüzünü imar etmek, çalıştırmak ve hazinelerinden faydalanmak bakımınsan Allah’ın bir halifesidir. Bütün insanlar kardeştir.”

Şu ibareden “Allah’ın birer halifesidir” kelimesini kaldırırsak geride kalan fikir tam bir Marksist düşünce olmuyor mu? Allah’ın halifesi olan bütün insanlar arasında Stalin ile Moşe Dayan da var mı? Bütün insanlar kardeşse Hasan Bağcı, Çingene vatandaşlarla kardeşliği ve hilalin Çingeneler eliyle de yükselebileceğini kabul ediyor mu?

Yine Hasan Bağcı şunu da söylüyor: “İslam düşüncesinde sömürgecilik yoktur. Çünkü İslam örfünde bütün beşeriyet tek ümmettir.”

Bu da günümüzdeki komünistlerin sözleriyle tıpatıp mutabakat gösteriyor. Fakat hakikat değildir. İslam düşüncesinde sömürgecilik vardır. Ülkeler fethetmek, bu ülkeyi haraca bağlamak sömürmekten başka bir şey olmadığı gibi bütün beşeriyet de tek ümmet değildir. Peygamber “ümmetim” diyerek yalnız Müslümanları kasdetmektedir ve İslam geleneğine göre mahşerde yalnız kendi ümmeti için şefaat edecektir. Herhalde Lenin’in cennete girmesi için Tanrıya ricada bulunmayacaktır ama Pasteur veya Koch’la Hasan Bağcı arasında tercih yapmak durumuna düşerse ilk iki gavuru seçeceği muhakkaktır.

Hasan Bağcı, Türkçüleri “Allah’ı bir tarafa atmak”la suçlayarak a fikri ve ilmi seviyesini göstermiştir. Türkçüler “Tanrı’yı bir tarafa atmamıştır. Atmaz da. “Tanrı Türk’ü Korusun” sözü Türkçülerin sloganıdır. Tanrı, insan zeka ve idrakinin kavrayamıyacağı yükseklikte olduğu için ikidebir onu ortaya sürerek, üzerinde kırıcı tartışmalar yapmanın aleyhindeyiz. Eski Türkler büyük saygı duydukları varlıkları öz adları ile anmazlardı. Tanrı, ne din göklerin bir yerindeki tahtının üzerindedir. Onun nasıl olduğunu, ne olduğunu bilmeye imkan yoktur. Olsaydı din bilginleri asırlar boyunca birbirine girmezdi. Tevrat’ın Tanrı ile insanı aynı şekilde tarif etmesi ne kadar iptidai ise, dünyadan 400 km yukarıya fırlatan Rus astronotunun, uzayın sonsuz olduğunu unutarak “uzaya çıktım ama Tanrı’yı göremedim” demesi de o kadar budalacadır.

Bilimdeki türlü ilerlemeler geliştikçe kainatın din kitaplarında yazıldığı gibi altı günde yaratılmadığı, bu oluşumun milyarlarca yüzyılda meydana geldiği, hele insanların 6000 yıl önce yaratılan muhayyel bir Adem’le hayali bir Havva’dan türemedikleri ispat olunmakta ve ilim artık, kısa ömürlü de olsa canlı hücre yaratacak seviyeye ulaşmış bulunmaktadır.

Bütün bunlardan sonra din bir ahlak ve vicdan sistemi diye kabul edilmedikçe ilmin karşısında iflasla mahkum olacağı gibi Tanrı’yı insanların günlük işlerine kadar karışan bir varlık diye düşünmenin saçmalığı kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Bugünün din bilgileri artık başka türlü açıklıyor ve Tanrı’nın bazı kimselerin yani peygamberlerin gönlüne vahiy yoluyla ilhamlarda bulunduğunu kabul ediyorlar. Din kitaplarındaki tarihi ve ilmi yanlışları da ilhamı alanın insan olmasıyla tevil ediyorlar. Zaten böyle olmasaydı din kitapları insanlığın sonuna kadar değişmeyecek hakikatlerle dolu olur, insanlığın geleceğini ve geleceğindeki tehlikeleri açıklar ve mesela zararı nisbeten az olan alkol haram edilirken ondan on kat tehlikeli olan türün ve hele eroin hakkında sükut edilmezdi. Tanrı günün birinde insanların tütünü ve eroini bulup kullanacaklarını, bunun büyük bir felaket olduğunu bilmiyor muydu? Milyarlarca yıl sonraki kıyamet haber verildi de neden birkaç yüzyıl sonra ki zehirden söz edilmedi?

Çünkü din, ilahi ilhamla olsa bile sosyal bir müessesedir ve her peygamber de nihayet kendi bilgisi ve görgüsü kadar düzen ve yasak koymuştur.

Kumar, içki ve her türlü fuhşiyatla yozlaşmış, karılarını değiştiren ve kız çocuklarını gömecek kadar vahşet gösteren bir toplumda Muhammed’in başka türlü davranmasına imkan yoktu. Onlara korkunç cehennem azapları gösterecek ve dünyada doğrulukla yaşayanlara da öte alemde köşkler, Kevserler, yiyecekler, güzel huri kızları vaat edecekti.

Fakat aydınlık kafalardaki şüphe daha başlangıcından beri hükmünü yürütmüş, bu uğurda çok insan ziyan edilmiştir. Bir kısmı iki uç arasında bocalayarak sapıtmış, kimisi tarafından evliya, kimisi tarafından zındık ilan edilmiş (İbnü’l Arabi) kimisi delirerek Tanrılık iddiasına kalkmış (Hallac-ı Mansur), bir kısmı da tam yobazlaşarak dini katı ve tartışılmaz kaideler manzumesi diye kabul ederek islamiyeti bugünkü perişan duruma sürüklemiş ve birbirlerini tekfir etmekle ömür tüketmiştir.

Büyük İslam bilgini ve mütefekkiri diye kabul olunup kendisine “Hücetü’l İslam” yani Müslümanlığın delili denilen Gazali (yahut Gazali) “el-Munkız” adlı eserinde Farabi ile İbni Sina’yı tekfir etmiştir. Halbuki bu ikisi yalnız islamiyetin değil, bütün insanlığın iki büyük dehasıdır. Aristo’dan sonra Farabi’ye insanlığın “ikinci öğretmeni”, İbni Sina’ya da “üçüncü öğretmeni” diye bakılmıştır.

Hüccetü’l-İslam bu herzeyi yedikten sonra Hasan Bağcı’nın Gökalp’ı da Türkçüleri de tekfirinde şaşılacak nokta yoktur. Gazali her şeye rağmen bilgindir. Hasan Bağcı’nın ne olduğunu bilmiyoruz.

Yobazlara göre Tanrı, insanların ne yolda hareket edeceklerini, daha kainatı yaratmadan önce tesbit etmiştir. Bunların hepsi Levh-i Mahfuz’da yazılıdır. (bu yazıların dili de herhalde Arapça olacaktır.) O halde insanları cezalandırma neye? Madem ki insanlar Tanrı’nın iradesiyle suç işliyorlar, akılları, fikirleri, iradeleri Tanrı’nın ezeli kararı karşısında bir işe yaramıyor, ceza neden?

Bu soruyu ben sormuyorum. 14. yy’da yaşamış olan İbni Yemin soruyor. İbni Yemin, Türk ırkından bşr İran şairidir. Ona göre dünya bir takım gayesiz olayların ardı ardına gelmesinden ibarettir. İbni Yemin, insanların daha önce Tanrı tarafından tesbit edilen şekildeki davranışları dolayısıyla öteki dünyada sorumlu tutulmalarının hikmetini anlıyamıyor.

Tekfir edilip başları belaya girmesin diye ihtiatlı bir dil kullanmak şartıyla pek çok şair ve bilgin bu noktaya temas etmiş, Bağdatlı Ruhi meşhur terkibi bendinde yobazları yerin dibine batırdığı gibi şarabın haram edilmesini kabul etmemiş, hatta büyük Türk şairi Abdülhak Hamit , şaheserleri olan “Makber” de, genç yaşta ölen eşi Fatma Hanım için Tanrı’yı sorumlu tutup ona isyan ettikten sonra, Yaradanı, insanlarla oyuncak gibi oynayan ulu bir çocuğa benzetip Fatma Hanım’a:

Çıktın mı huzûr-ı Kibriyâya

Bildin mi nedir o tof-ı ekber

Demekten kendisini alamamıştır.

Hasan Bağcı’ya göre, tabii bunların hepsi küfürdür. Bunları söyleyenler ve Allah’ı bir yana atan Türkçüler hep “tamu”da yanarken kendisi cennetin köşklerinde Huriler arasında zevkedecektir. (Sopayla Cennet kapısında bekleyip içeriye kimseyi sokmayan Birgili’den fırsat bulursa)

Hasan Bağcı’nın hoş bir tarafı da, sanki Peygamberin özel kalem müdür imiş de başından geçenleri not etmiş gibi kesinlikle onun hakkında bize bazı olaylar anlatmasıdır. Peygamberlerle amcası Ebu Talib’in bir konuşmasından bahsetmektedir. Acaba bunu nerden öğrendi? Uydurma hadislerden mi? Bizi yarım münevver görüp islami bilgilerde pek cahil sandığına göre tam bir aydın ve aydınlık kişi olarak tanık ve kaynak göstermesi lazımdır.

Peygamberin hayatı hakkında ilk siyer kitabını yazan İbni İshak, hicri 151’de ölmüştür.yani Peygamberlerle arasında yüzyıldan çok zaman vardır. Olmasa bile İbni İshak’ın eseri bugün ortada tam olarak yoktur. Mevcut parçalarını İngilizler neşre hazırlamışlardı. Basıp basmadıklarını bilmiyorum. Peygamber hakkında elimizde tam olarak mevcut eser ise hicri 213’te ölen İbni Hişam’ın siyeridir ki İbni İshak’tan da bazı parçaları kendi eserine almıştır. Fakat bununla da Peygamber arasında iki asır zaman vardır. İki asır geçtikten sonra, daha çok ağızdan toplanan söylentilere dayanılarak yazılan tarihi hadiselerin gerçeğe ne kadar uyacağı tarih metdolojisi hakkında bir nebze fikri olanlarca malumdur. Bu sebeple İslam tarihinin başlangıcı hakkında ortaya sürülen vukuattan çoğunun menkabe mahiyetinden ileri geçmediği, hele birçok kimse tarafından naklolunan hadiselerden hiçbirisine güvenilmeyeceği ortadadır.

Peygamberin çevresindeki ahlak bozukluğunu görerek çareler aradığını, tedbir düşünmek için dağlara çekilip insanlardan uzakta yaşadığını ve ta eski Mısır’dan gelerek Yahudilere geçen “tek Tanrı” fikrini akıl ve duygusuyla kabul ederek Arap putçuluğuna karşı çıktığını görüp anlamak için yobaz olmaya, bir takım masallara inanmaya, eski Sümer’den ve Mısır’dan gelip Yahudiler aracığıyla öteki milletlere geçen inançları ilahi hakikat diye kabul etmeye lüzum yoktur. Hele Yahudi kırallarını peygamber diye Türk milletine telkin ederek milli mefahiri unutturmak suretiyle İsrailiyyatı hayat ve ahlak sistemi diye önce sürmek milli bir cinayettir.

Hasan Bağcı bana bir tavsiyede bulunuyor: “Lütfen Müslüman’ın kim olduğunu ciddi olarak araştırıp öğrensinler”

Bende kendisine Türk tarihi ve kültürünü araştırmasını, Tanrıkut Mete’nin bu milleti nasıl yarattığını, Çiçi Yabgu’nun milliyetçiliği (yani Türkçülüğü) tarihte ilk olarak nasıl milli siyaset olarak uyguladığını, Orkun yazıtlarında neler yazıldığını, İslamiyetin yasakladığı güzel sanatların Uygurlarda ne derece geliştiğini, cennet mekan Çengiz Han Hazretlerinin yasasının nasıl bir nesne olduğunu iyice incelemesini öğütledikten sonra sorayım: Araştırmam istenen Müslüman hangi Müslüman?

Türklüğün övüncü olan Farabi mi, yoksa tekfir eden Gazali mi? Şehristani’nin saydığı mezheplerin kurucuları mı, yoksa mezarları tahribe kalkan Vehabiler mi? Para vakfını küfür sayarak para vakfı (yani tımar sistemi) üzerine kurulmuş olan Osmanlı devletini yıkmaya kalkışan Birgili öküzü mü, yoksa para vakfedilir diye fetva vererek devleti kurtaran Ebussuud mu? Kendisini son evliya olarak ilan ettiği halde küçük bir kıza aşık olan Muhyiddin-i Arabi mi, yoksa Tanrıyı haksızlıkla itham ettiğini iima eden İbni Yemin mi? Şems-i Tebrizi için garamiyatla dolu koca bir divan yazıp ak sakallı ile rakseden Mevlana mı, yoksa onun baş düşmanı kesilen Vanlı Mehmed Efendi mi?

Birbirinin zıddı olan bu insanlardan hangisinin örnek ve esas Müslüman diye alınarak ona göre hüküm yürütülmesi içinden çıkılmaz bir meseledir. Onun içindir ki dini sosyal bir kuruluş olarak görmek hem gerçeği kabullenmek, hem de dini iç mücadelelerin batağına saplanmaktan kurtarmak olur. Din en iptidai toplumlarda da vardır. Ve bu iptidai dinlerin gülünç talimatı herhalde 124.000 tane olduğu söylenen Peygamberlerden herhangi biri tarafından öğretilmemiştir. İnsanlar akıl ve bilimde ilerledikçe dinler de daha akli olmuş, çok Tanrı’dan iki Tanrı’ya ikiden de bire inerek son safhasını bulmuştur. Dini artık aklın ve ilmin kabul edemeyeceği hurafelerden, saçma inançlardan kurtararak tamamen vicdani bir hale getirmek, üzerinde tartışmamak, bu konulardaki yayınları da yalnız bilginlere bırakmaktan başka çıkar yol yoktur.

Peygamberler de insandır. İnsan oldukları için hataları vardır. İsa aleyhinde Batıda hayli eserler yayınlanmıştır. Muhammed’in de peygamber olmadan önce Kureyş putlarına kurban kestiği ve Halife Ömer’in amcazadesi Zeyd’in kendisini bundan menettiği hakkında İbni İshak’ın siyer parçalarında bir kayıt bulunduğu gibi (İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi cilt I. S.126) Peygamber olduktan sonraki “Garanik” meselesi de bütün İslam aleminde meşhurdur ve tevil olarak “Şeytan, peygamberin içine girerek onun adına öyle konuştu” demek gibi çocukça bir tevile başvurulmuştur. Peki, şeytan bu karganmışlığı yaparken “alim” (her şeyi bilen), basir (her şeyi gören) ve habir (her şeyden haberi olan) Tanrı ne yapıyordu? Görülüyor ki saçmasapan tevillerle beşeri zaafları örtbas etmeye imkan yoktur.

Bunları anlatmamın sebebi şudur: Tanrı insan idraki dışındadır. Kur’an, Muhammed’in talimatıdır. Bunun birçok delilleri vardır. Bir tanesi birçok yerinde aya, güneşe, fecre, atların köprüden ağızlarına yemin ve and verilmesidir. Yemini kim eder? İnsan eder ve kendisinden daha üstün bir varlığın adına eder, Tanrı yemin eder mi? Tanrı’dan daha üstün bir varlık olmadığına göre kendi yarattığı aya, güneşe neden yemin etsin? Görülüyor ki bu yeminler Muhammed’in gönlünden ve beyninden doğmadır ve hatta Araplar arasında İslamiyetten önceki zamanların usul ve adabınca edilmektedir.

Kur’an “alemlerin sahibi olan Tanrı’ya hemdederim” diye başlamaktadır. Belli ki bu söz de Muhammedindir. Çünkü Tanrı , kendi kendisine hamdetmez. Müfessirler her ne kadar Tanrı “böyle diyin” demek istemiştir yolunda tevillere geçmişlerse de Kur’anın sonundaki küçük surelerde olduğu gibi, surenin başına bir “söyle, de ki” hitabını eklemeyi Tanrı düşünmez miydi?

Muhammed’in yirmi küsur yıl süren peygamberliği sırasında bazı ayetlerin mensuh olduğu yani hükümden düştüğü malumdur. Demek ki yirmi yılda bile hayattaki bazı değişikler Tanrı buyruklarını değiştiriyır, Tanrı eski buyruklarını hükümsüz sayarak yenilerini gönderiyor. Peki, hayatın geç ve güç değiştiğini 14 asır önceki zamanların 20 yılında bile ihtiyaçlar ve hükümler değişirken gelişmenin çok hızlandığı daha sonraki 14 asırda değişecek hiçbir şey olmadı mı?

Bu gibi soruların sonu gelmez. Çünkü sosyal bir müessese olan din, hayatla birlikte yürür. Onu donduran, hayatın icaplarına uydurmayarak toplumu geri bırakan yobazlardır. Yobazlık bütün dinlerde vardır. Hıristiyanlar nasıl İsa’yı babasız doğduğu için Tanrı’nın oğlu sayarak Hıristiyanlığı bir türlü putperestlik haline getirmişlerse, bizimkiler de Tanrının dünyayı sırf Muhammed için yarattığını ileri sürerek aynı şeyi yapmışlardır.

Tabi bu arada hakikatı görenler çıkmamış değil fakat susturulmuşlardır. Şehristani’nin “Mülel ü Nihel”inde sayılan mezhep ve fırkaların en makul ve ilmi olanları tutunamamış, aklı hakim kılmak isteyen Mutezile ezilmiş, son olarak ortada kalan Sunilik ile Şiilik ise birbirini kırmak ve tekfir etmekle vakit geçirmiştir. Nerde kaldı İslam kardeşliği? Bunların acaba hangisi doğru?

Kimisi tarafından tekfir edilen, bazılarınca büyük bilgin ve mutasavvıf olduğu kabul edilen meşhur Siavnakadısıoğlu Bedreddin, “Varidat”ında, cennet, huri ve köşk meselelerinin cahillerin sandığı gibi olmadığını söyleyerek söze başlar ve adeta bugünün ilmi kafasıyla konuşarak kainat, hayat ve ahret meselelerini izaha çalışır. Onun idamının bu dini içtihadından mı, yoksa siyasi sebeplerden mi olduğu ayrı bir meseledir. Kainatın kadim (yani başlangıçsız) olduğunu kabul etmekle de islamiyete tamamen aykırı bir fikir ileri sürmekte ve bunu islamiyetle bağdaştırmak için kendi kendisini bizzat yarattığını, çünkü varlığını Tanrı’ya borçlu olduğunu söylemektedir. Tanrı’nın mutlak kudretini, ancak eşyanın istidadında olanı istemek ve yapmak şeklinde düşünmektedir. Yani ateş, Tanrının iradesiyle insanı dondurmaz, ancak yakar. Bunun gibi Bedreddin ahreti de kabul etmemekte, alem ezeli ve ebedidir demek istemektedir. Kıyamete inanmadığı için cesetlerin tekrar birleşip insan olacaklarına kail değildir. Bütün insanlar mahvolsa bile toprağın tabiatı icabı yine bir insan nesli türeyeceğine inanmaktadır. Cennet ve cehennemi, şeytan ve meleği herkesin anladığı manada kabul etmeyip melekleri tabiat kuvvetleri olarak görmekte, hatta peygamberler de bunu bu manada kullanmışlardır diye iddia etmektedir.

Demek ki din hakkında, din bilginleri tarafından birbirine zıt yüzlerce, belki binlerce fikir ileri sürülmüş ve bunların hepsi senet olarak Kur’an ve hadisler kullanılmıştır. Arapça’nın elastiki bir dil olması, bir kelimenin bazen birbiriyle ilgisi olmayan birçok manaya gelmesi, hatta tam zıt anlamda kullanılması (mesela “Mevla” kelimesi hem “efendi”, hem de “köle” demektir.) Kur’anı anlayışta ihtilaflar doğurmuş, yazılan muteber pek çok tefsire rağmen meseleler çözülememiş, Müslümanlar fikir ve kanaat birliğine varamamıştır.

O halde bunun tek çaresi dini şahısların vicdana bırakarak teferruatla uğraşmamak, birbirinin inanç ve tefsirine, anlayışına karışmamaktadır.

Hasan Bağcı, makale serisinin sonuna Türkçüleri ilzam etmek için üstadları Necip Fazıl Kısakürek’in bir parçasını almıştır. Biz o üstadı tanırız, 1945’te meşhur Irkçılar – Turancılar davasından beraat ettiğimiz zaman biz Türkçüleri evine davet ederek mükellef bir rakı ziyafeti çekmiş ve kurucusu olduğu Büyük Doğu Derneğiyle birleşmemizi teklif etmişti.

Necip Fazıl iyi bir nesircidir. Fakat hiçbir yüksek okuldan mezun olmadığı için bir fikir tartışmasında ondan parçalar alıp tanık diye kullanmak doğru olmasa gerektir. Dışardan delil göstermek hususunda ben de kendisine bir profesörün, Prof. Dr. İlhan Arsel’in yazısıyla mukabele edersem herhalde daha kuvvetli bir tanık göstermiş olurum. 18 Ağustos 1970 tarihli Cumhuriyette Prof. İlhan Arsel “Viyana Kapıları” başlıklı yazısında şöyle diyor:

Türk’ün bütün yenilgileri, bütün gerilemelerini, dertlerini bizim gericimiz imamsızlığa veya şeriattan uzaklaşmaya hamleder, zanneder ki Türk sofulaştıkça, yani İslamın dondurulmuş esaslarına gözü kapalı uydukça, yani fanatikleştikçe gelişir, zaferlere erişir hidayete yetişir. Bunlar Türk’ü başarıya kavuşturan tılsımdır. Şeriata yaklaştıkça, dinin kat’i kalıplarına saplandıkça, yani hür iradesini terk ettikçe yani çöl şartlarına büründükçe, yani ilkelleştikçe, Türk ona göre şan ve şerefe kavuşmuştur, büyümüştür, fetihler yapmıştır ve taa Viyana kapılarına gitmiştir. Ağzından eksik etmediği slogan budur. “Viyana kapılarına nasıl gittik?” Neyle gittik? Çarşaflı anaların evlatlarıyla değil mi? Kendi kara cehaleti içerisinde bu milletin gerçek felaketlerinin nedenlerini anlayacak ve kavrayacak yeterlikten yoksundur ve yoksun olduğu içindir ki başka soru sormaz kendi kendisine… Türk yavrusunun beynini körletici medrese eğitimi kurmak, kişileri hür irade verilerine değil de hiç değişmez ilahi emirlere göre robot misali yaşatmak, kadını çarşafa ve çuvala tıkmak ve toplumdan atmak ve buna benzer daha nice ilkel usullerle şeriat düzenini ihya edip bu güzel ülkeyi Yemen örneği Arap ülkelerine benzetmek… Budur gericinin istediği… Budur onun gayesi… Ve bunda başarı sağlamak için uydurduğu masallarda hep imamsızlık bahanesine oturtulmuştur.

Viyana kapılarına iman sayesinde, şeriat düzeni sayesinde gittik diyenlerin bir hatası var ki o da şu: Osmanlı devletinin yükseliş ve çöküş nedenlerini araştırmamak. Eğer biraz zahmete katlanıp okusalar, araştırma yapsalar, ilmi esaslara göre derinlemesine inebilseler ve yükselişin ve bu alçalışın temellerinde gericinin zannettiği ve zannettirmeye çalıştığı gibi şeriata bağlılık nedenlerinin yatmadığını göreceklerdir. Şeriata bağlılık değil, aksine şeriata bağlı olmamak, yani akılcı olmak nedenlerinin yattığını anlayacaklardır. Kanuni Süleyman’a gelinceye kadar ilk on padişahın hayatını ve icraatını tetkik etsinler kafi… Eğer Birinci Muradlar, Fatihler ve Süleymanlar şeriatın bütün gereklerini yerine getirmeye kalksalardı imparatorluk kurmak şöyle dursun, fakat Uç Beği olmaktan ve aşiret halinde yaşamaktan kurtulamazlardı. İlk padişahlar her ne kadar insan varlığına fazla değer veren kimseler olmamışlarsa da (ki bu onların affedilmez kusurudur), şeriatın akla ve hele çıkarlarına aykırı yasaklarına aldırış etmekten kaçınmamışlar ve kendi hür iradelerini ilahi emirlerin üzerine çıkarabilmişlerdir. Şeriatın kaçamaklarından yaralanmakla kalmamışlar, fakat şeriatın kat’i ve değişmez kabul edilen hükümlerine karşı açıkça cephe almışlardır. Daha açıkçası Kur’anın emirlerine karşı gelmişlerdir. Netekim Yeniçeri teşkilatı, yani devşirme sistemi (Hıristiyan çocukların zorla Müslüman yapılarak yetiştirilmesi) Kur’anda yazılı hükümlere rağmen, yani bu emirlerin bertaraf edilmesi suretiyle kurulabilmiştir. Fatih Sultan Mehmed, dindar bir padişah olmakla beraber “her ilim Kur’anda mevcuttur, başka kitaba hacet yoktur” diye müsbet aklı, ilmi ve fenni bir kenara bırakmış değildi. Kur’an ve şeriatın diğer kaynakları, onun indinde, gerçeklerin tek kaynağı değildi. Bilakis çoğu zaman şeriat hükümlerini yetersiz görerek aklın ve mantığın icaplarına göre hareket etmesini bilmişti. Şeriat esaslarına göre zina fiilinin cezası ya falaka veya ölüm olduğu halde o kendi yayınladığı kadar kanunnamelerle, erkeğin zina fiili için para cezası ihdas etmiştir. Gerçi din adamları ona Kur’anın ve şeriatın “Resim yasakları” ile ilgili hükümlerini gösterirlerken ve bu hükümlerin softaca savunmasını yaparken o, İtalya’dan ressam getirerek (Bellini’yi) kendi portresini ve resimlerini yaptırmıştır…

Bu tanımadığım profesörün sözlerine bir şey de ben katayım: Fatih’in kanunnamesindeki “kardeş öldürme” maddesi de İslam esaslarına tamamen aykırıdır. Fakat devletin yaşayabilmesi için başka çare göremediğinden bu merhametsiz hükmü kanunnamesine koymuş, din adamları da işi kitabını uyduruvermişlerdir.

Hiç şüphesiz bir profesörün fikirleri üstad Necip Fazıl’ın şaheseri dine, diyanete vesaireye karışan yazılar değil, “Kadın Bacakları” hakkındaki nefis manzumesidir.

Şimdi biz de Hasan Bağcı’ya bir tavsiyeyle sözümüzü bitirelim: İslamın ilk buyruğuna uyarak okusun. Okusun ama, artık allamesi olduğu din kitaplarını değil de, biraz da Türk tarihini incelesin ve eğer Türk ırkındansa, kendi atalarının kimliğini biraz öğrenerek Türk olmanın gururuna ersin.

Nihâl Atsız, Ötüken Dergisi, 1970, Sayı: 11

Nihal Atsız: Demokrasi Ahlaksızlığı Yayar

Türkiye ahlâk buhranı içindedir. Bunun ilk sebebi ne olursa olsun gelişmesi, artması demokrasi yüzündendir. Çünkü demokrasideki basın hürriyeti daima kötüye kullanıldığı için, ahlâksızlıkların yayılmasında başlıca faktör olmaktadır.

İnsanlar gördükleri şeyi kaparlar. Terbiyeli insanların çevresinde yetişenlerin terbiyeli, fena insanların yanında yetişenlerin fena olması bu taklit kanunundan dolayıdır. İnsanlara tesir eden amiller yalnız çevresindeki insanlar değil, aynı zamanda okudukları, gördükleri ve işittikleridir.

Türk milletinin bir zamanlar gayet yiğit ve fedakâr olmasındaki bir sebep, halk elindeki kitapların sadece kahramanlık kitapları olmasıydı. Bugün fuhuş ve zina romanları, külhanbeyi ağzıyla yazılmış hezeyanlardan başka ne var ki? Gazetelerin hepsinde peygamber hikayelerinin yanında açık saçık tefrikalar, filmlerdeki iğrenç sahneler, tiyatrolarda ahlâk ve mukaddesat adına ne varsa hepsini batıran eserler, radyoda sanatçıların aşkları adı altında bir takım beynelmilel fahişelerin zinaları elbette erdem değil, rezâlet aşılayıcıdır.

Hele bir iki tane günlük gazete var ki baş sayfalarında yalnız cinayet, hırsızlık, dolandırıcılık, ihanet, fuhuş, zina, külhanbeylik havadisleri büyük puntolarla yer alır ve bu rezaletleri, ortaokul çocuklarına kadar herkes okur.

Kendilerine sorarsanız “halka haber vermek görevlerini yapmaktadırlar”. Halka neyin haber verilmesi gerektiğini bilmeyen bu insanlara basınla hitap hakkını vermekle eşkiyanın eline silah vermek arasında hiçbir fark yoktur.

1959’da Türkiye’ye gelen bir Alman basın heyeti memleketi dolaştıktan sonra “dünyanın hiçbir yerinde Türkiye basını kadar sorumluluk duygusundan yoksun basın yoktur” neticesine varmıştır.

Basın hürriyeti; saklanması gereken haberleri açıklamak, manevi zarar yapacak olayları yazmak, garezkârlık ederek bir haberin yanlış tefsirine gitmek ve hele bir düşmanı gözden düşürmek için yalan yazmak değildir. Basın çok güçlü bir silahtır. Bu silah ahlâksız, vicdansız, satılık yazarların elinde milletin manevi yapısını çökertecek çekirdek silah halini alır. Pek az istisna ile, basın denilen seviyesiz ve seciyesiz topluluğun, çıkarlarına göre yön değiştiren, gerçekleri tahrif eden, inanmadığını savunur görünen satılık kalemlerini herkes tanımaktadır. Yıllar boyunca bunları okuyarak yaşayan insanların en sonunda zehirleneceği, gerçekleri anlayamaz hale geleceği muhakkaktır.

Basının görevi, kendi inancına göre yanlış gördüklerini duyurmaktır. Bir damlalık gerçeği alarak onun çevresinde büyük bir yalan dünyası yaratmak değildir.

27 Mayıs hareketi olduğu zaman, İstanbul vilayeti önündeki gazetecilerin birkaçının “Adnan Menderes ecnebi dövizlerle kaçarken yakalandı diye yazalım mı” diye konuştuklarını, bu konuşmayı dinleyen birisi bana anlatmıştı.

Samed Ağaoğlu’nun çoban kılığında Bulgaristan’a kaçarken yakalandığını, Celal Bayar’ın bankalarda 103 milyon lirası bulunduğunu yazmışlardı. Kıyma makineleri icad etmişlerdi.

Bu büyük iftiraları yapan ve yazanlar şüphesiz en büyük ahlâksızlardır. Bütün bunlar demokrasiden doğmaktadır. Demokrasinin kötüye kullanılması denecek. Bunun cevabı şudur. Kötüye kullanılmayı önlemeyen bir sistem ergeç zararlı olacak demektir.

Bir zamanlar Doktor Fahrettin Kerim Gökay intihar haberlerinin gazetelerde yazılmasını yasak ettirmeyi başarmıştı. Doktor, ruh hastalıkları uzmanı olarak intiharların taklit edildiğini, istidatı olanları kötü davranışa gitmekten alıkoymak için onlara kötü şeylerden bahsedilmemesi gerektiğini herkesten iyi biliyordu.

Bu, basın hürriyetine aykırı görülerek sonradan kaldırıldı. Doktorun ne kadar haklı olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor. Buda rahipleri gibi kendini yakanlar, açlık grevi yapanlar, artist olmak için İstanbul’a kaçıp kötü yola düşenler, banka soyanlar, paraları alıp kaçan mutemedler hep birbirini göre göre, gazetelerde okuya okuya bu hale düşüyorlar.

Bunlar yazılmasın derseniz tabiî yine basın özgürlüğü, anayasa diye bir kıyamettir kopar. Yalnız şu düşünülmez: Bunlar yazılmazsa millet kayıp mı eder, kazanır mı? Herkese her şeyi açıklamakta fayda nedir? Bazı şeylerin söylenmemesi zarureti yok mudur? Bunlar düşünülmez.

Bazı şeyler vardır ki yalnız ilim ve adalet önünde açıklanır, başka zaman bahsi edilmez. Bir çocuğun doğumundan bahsedilir ama o çocuğun doğması için bir çiftin cinsî münasebette bulunduğunu anlatmaya hiç lüzum yoktur; faydasızdır, çirkindir.

Bir toplum içindeki ahlâksızlıklar, özellikle cinsî ahlâksızlıklar ancak psikologların, sosyologların, tarihçilerin, devlet adamlarının konusu olmalıdır.

Bu sebepledir ki aklı başında milletler, okullardaki tarih derslerinde kendi milletlerinin büyük kusurlarını çocuklarına öğretmezler. Çocuk bunları kısmen veya tamamen ya üniversitede veya hayatta, o da kısmen öğrenir. Kendi milletinin kusurlarını ufak çocuklara tarih derslerinde öğretmek çok olumsuz sonuçlar doğurur. Çocuk kendi milletini sevmez olur. Aşağılık duygusuna kapılır. Hele bu çocuk başka milletlerin ballandıra ballandıra anlatan bir tarih kitabını okul müfredatı diye okumak talihsizliğinde ise ondan hayır gelmez. Bugün ortada gördüğümüz züppe alayları peyda olur.

Evet, bunları kısmalı, kaldırmalı. Bir devlet komşu bir devlete saldırma plânlarını, yahut bir saldırışa karşı koyma planlarını gizli tutmakla nasıl basın hürriyeti veya demokrasiye gedik açmıyorsa, milletin ahlâkî ve manevî kuvvetleri üzerinde yıkıcı tesirler yapacak haberlerin yayınlanmasını önlemekle de gedik açılmaz.

Bu kadar yalan dolan içinde yüzen basına artık dördüncü kuvvet denebilir mi? Dünyanın bir çok yerlerinde basını kontrole alan hükümetler haklı sayılmaz mı? Sen, işine geldiği gibi yalan söyle, insanların şerefiyle oyna, çıkar görünce yön değiştir, milleti boyuna aldat, para ile kendini hemen sat, sonra da sana dokunulunca basın özgürlüğü gidiyor diye yaygarayı bas.

Birçok mesleklere girebilmek için türlü şartlar olduğu halde basına girip başyazı veya fıkra yazmak için hiçbir manevî şart mevcut değil. Önüne gelen yazıyor. Aralarında ahlâksızlar, vatansızlar, casuslar bulunuyor. Bunlar millete hitap edip akıl ve öğüt veriyor. Hattâ ahlâk ve vatan dersi veriyor. Doğu vilayetlerimizi Ermenilere vermek için makale yazmış olan vatansız bir Selanik Dönmesi yıllarca Türk basınında başyazar olarak geçindi. Moskova’da vatansızlık öğrenimi yapıp bütün dünyayı Moskova’ya bağlamak düşüncesini kabullendikleri için hiçbir tereddüte yer kalmayacak derecede belli olanlar gelip gazetelerde, dergilerde yer tuttular. Vatan hainliği ve Polonyalılığı yüzde yüz bilinen Nazım Hikmet’i büyük Türk ozanı diye ilan edecek derecede yüzsüzlüğü ileri götürdüler.

Dünya değişiyor. Milletler, maddi veya manevi varlıklarını korumak için türlü türlü tedbirler alıyorlar. Bu arada klâsik demokrasiye aykırı davranış da oluyor. İliğine kadar demokrat bir ülke olan Fransa’da De Gaulle, milletinin ve yurdunun çıkarı uğruna demokrasiyi biraz öteye itmekten çekinmedi. Otoriter bir idare kurdu. Böylelikle karmakarışık ve uluslar arası piyasada haysiyeti kırılmış Fransa’yı yine büyük devlet durumuna soktu. Siyasî alanda büyük söz sahibi oldu. Atom bombası yaptı. Ülkenin iktisadi durumunu düzeltti. Fransa’da dillere destan olan ahlâksızlık kaybolmaya başladı. Bir zamanlar Fransa’nın başbakanı olan Yahudi Leon Blum, gençleri kızkardeşleriyle evlendirmeye kışkırtan yazılar yazarak bu milletin ahlâkını sıfıra doğru indirirken şimdi halis Fransız De Gaulle sayesinde Avrupa’nın bir çok milletlerinden disiplinli ve hele dünün şampiyonu İngiltere’den kuvvetli ve haysiyetli bir Fransa görüyoruz.

Bunun doğudaki örneği de Pakistan’dır. Eyüp Han’ın otoriter idaresi henüz pek genç bir devlet olan ve demokrasi rüzgarlarının kaldırıldığı toza bulanmış olan Pakistan’ı kolundan tutup kaldırdı. Bu ülke bugün disiplinlidir. En iyisi de yarına güvenle bakarak çalışmasındadır.

Demokrasinin batırmak üzere olduğu bir ülke Yunanistan’dı, rezilane bir solculuğa doğru gidiyordu. Milliyetçi askerler ortaya atılmasaydı o muhteris ihtiyar; Yunanistan’ı Demir Perde’nin gerisine atacaktı.

Bundan şu sonuç çıkıyor: Bir ülkede aydınlar ve siyasi liderler hayvanlaşıp da ihtirasları uğruna milleti mahva sürüklerken tek kurtuluş ilâcı demokrasiyi kenara itmektir.

Ötüken, 1967, Sayı: 41