Etiket arşivi: arap tarihi

Türkler, Mülteciler ve Arap Emperyalizmi

İngiliz ve Fransız Emperyalizmini bilirsiniz. Sömürdükleri yerlere sömürdüğü halkın içinde kendilerinin sözünü dinleyecek birini başkan yaparlar. O ülkenin kaynaklarını sömürerek kendi ülkelerine aktarırlar. Ayrıca bunu yaparlarken de sömürdükleri halka zorla dillerini ve kültürlerini öğretirler. Bir süre sonra sömürülen halk İngiliz ve Fransız sempatizanı olur. Kendisini sömürenlere baş kaldırmaz. Arap Emperyalizmi ise çok daha tehlikelidir. Çünkü Araplar emperyalizmi İslam vasıtası ile gerçekleştirmiştir. Bugün halkı Müslüman olan ülkelere baktığımızda hepsi Araplara benzemekte, Araplar gibi giyinmekte, Araplar gibi yemek yemekte, Araplar gibi düşünmekte hatta kendi dillerini unutup tamamen Arapça konuşanlar vardı. Osmanlı İmparatorluğunda da bir ara dil tartışması yapılmış ve Arapçanın resmi dil olması, Türkçenin unutulması gerektiği yönünde bazı devlet adamları öneri sunmuştur. Ancak Sultan II. Abdülhamid bu öneriyi reddetmiştir. Türkler her ne kadar Türkçe konuşsa da dillerine çok fazla Arapça sözcük yerleştirmiştir. Türklerin Arap kültürüne bulaşması Yavuz’un halifeliği aldıktan sonra olmuştur. Mısır seferinden sonra Yavuz Sultan Selim İstanbul’a geri dönerken bazı kutsal emanetlerin yanında Arap din adamlarını da yanında getirmiştir. İşte bu Arap din adamları yavaş yavaş Türk İmparatorluğunu Arapçılık illetini bulaştırmıştır.

Türkiye’de hilafet yok. Arap alfabesi kullanılmıyor fakat Arapçılık hâlâ çok tesirli. Türkler kendisine ihanet eden Arapları baş tacı yapıyor, ihanet eden Araplara kardeşim diyor. Ermeni’ye veya Yunan’a niye kardeşim demiyor da Araplara diyor? Sonuçta hepsi ihanet etti. Ermeni, Yunan, Arap arasında çok mu fark var? Elbet yok. Lakin Araplar İslam’a inandığı için din vasıtası ile Türkleri tuzağa düşürmektedir. Bu yüzden Türkler de kendisine ihanet eden Ermenilere karşı daha çok öfkeliyken Araplara karşı öfkesi daha azdır.

Arap Emperyalizmi kısaca çok tehlikelidir. Çünkü dini referans alarak hareket ediyor. Arap Emperyalizmi sayesinde kökeni Arap olmayan fakat Araplaşan ve Arapça konuşan pek çok ülke vardı. Arap kökenli olmadığı halde İslam’ın yayılmasıyla halkı da Araplaşan coğrafyalar; Suriye, Irak, Filistin, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, Fas, Moritanya, Sudan ve Lübnan’dır.

Türkiye’de mültecilere bu kadar tolerans ve hoşgörü gösterilmesinin nedeni de mültecilerin din ayağına yatarak kendilerini acındırmasıdır. Türkler de onlar bizim din kardeşimiz diyor ve Türkiye’ye mültecilerin yerleşmesine göz yumuyor.

Türkiye’ye mültecilerin yerleşmesini kimler istemektedir?

1- Avrupa Birliği ve batıdan fonlanan kişililer. Örneğin; Nevşin Mengü veya Nagehan Alçı. Batı neden Türkiye’de mülteci olmasını istiyor. Neden Türkiye’nin Araplaşmasını istiyor? Çünkü batı Türklüğü bir tehdit olarak görüyor, Türkiye’nin güçsüz olmasını istiyor. Türk Türklüğünü unutursa batılılar Türkiye’yi daha kolay sömürür.

2- İslamcılar ve dini tarikatlar mültecilerin Türkiye’ye gelmesini istiyor. Çünkü ne kadar çok Türk olmayan bu ülkeye gelirse onlar için de o kadar iyidir. Türkiye’ni hızlıca Araplaşması tarikatların ve İslamcıların işine gelmektedir. Zira şeriatın Türkiye’de hakim olması için ülkenin Araplaşması şarttır.

3- İktidar partisi AKP gibi CHP’de mültecilerin Türkiye’ye gelmesini istiyor. Bakmayın sayın Kılıçdaroğlu’nun mülteci istemiyoruz dediğine. CHP’li belediyeler her yerde mültecilere yardım ediyor. Çünkü CHP’de bu iş için Avrupa’dan fon almaktadır.

Bugün Fatih’in fethettiği İstanbul bir Arap-Fars şehri oldu. Afganlar, Suriyeliler, Iraklılar hepsi şehri istila etti. Şehrin bazı yerlerinde Türkçe tabela ve Türkçe konuşan insan bulamazsınız. Bir yandan da Kürt nüfusu tüm hızıyla artmaya devam ediyor. Türkiye’de yakında Türk kalmayacak. Çünkü Türkler de bu istilayı adeta desteklercesine Suriyeli Arap kadınları ev erkekleri ile evleniyor.

Mülteciler Türk kızlarını taciz ediyor, kafasını taşla ezip tecavüz ediyor, hızlıca silahlanıp gruplaşıyor. Sokakta yürüyen kadınları gizlice videoya alıp porno sitelerine atıyor.


Arap-İslam Medeniyetinin Avrupa’ya Etkisi

İslamiyet; Mısır, Sasani, Türk, Yunan, Hint gibi medeniyetlerin yaşadığı alanlar üzerinde yayılmıştır. Müslümanlar bu medeniyetlerin bilginlerini tanımışlar, eserlerini tercüme etmişler, sosyal kurumlarını incelemişlerdir. Müslümanlar; inançlarını, düşüncelerini, keşiflerini, tespitlerini bu birikime ekleyerek onu kendi kültür potasında eriterek ve ona İslam medeniyeti denilen yeni bir kimlik ortaya koymuştur. İslam medeniyetinde gelişen bilim ve bilim anlayışı, sadece İslam dünyasını değil bütün insanlığı aydınlatmıştır. Avrupa’nın İslam medeniyetinden etkilenmesi Haçlı Seferleri, Akdeniz ticaretinin gelişmesi, İslam fetihleri, İspanya’da kurulan medreseler, tercüme faaliyetleri gibi gelişmeler sayesinde olmuştur. İslam dünyasındaki bilimsel gelişmelerden etkilenen Avrupa’da, IX ve X. yüzyıllardan itibaren bilim adamları yetişmeye başlamıştır. Aynı yüzyıllarda Müslüman bilginlerin eserleri, başta Avrupa’nın bilim dili olan Latince olmak üzere İbranice ve zaman zaman da yerel dillere çevrilmiştir. Bu çalışmalar Avrupa’da, Rönesans ve Reform hareketlerinin başlamasına zemin hazırlamıştır. İslam medeniyetinin Batı’ya etkisi, aralıksız olarak XVIII. yüzyıla kadar devam etmiştir. Batı’nın bugünkü bilimsel ve teknolojik ilerlemesinde İslam bilimi ve düşüncesinin etkisi vardır. İmam Gazali, İbn-i Rüşd, İbn-i Sina, Farabi, Kindî, Birûnî, Tûsî, El-Cezeri gibi âlimler, çağdaş Batı medeniyetini etkilemiş ve isimleri günümüze kadar gelmiştir.

İbn Sînâcılık Nedir?

İbn Sînâcılık, İbn Sînâ’nın ilk üç kuşak öğrencileriyle inşa edilen ve daha sonra Kelam, Tasavvuf ve İşrâkîlik’le girdiği ilişkiler etrafında farklı açılardan gelişme gösteren felsefî bir akımdır. Bir kısmı İbn Sînâ’nın doğrudan öğrencisi olan Cürcânî, İbn Zeyle, Ma’sûmî ve Behmenyâr gibi isimlerin katkısıyla oluşan düşünce ekolüdür.

Meşşâîlik Nedir?

İslâm dünyasında Aristocu felsefeye verilen isimdir. Meşşaî (yürüyen) ismi, Aristo’nun yürüyerek derslerini vermesine atfen verilmiştir. Meşşaî mektebi, Şark İslâm dünyasında el – Kindî, Farabî, İbn Sina gibi filozoflarla, Endülüs’te ise İbn Bacce ve İbn Rüşd tarafından temsil edilmiştir. Meşşâî ekolü İslam düşünce dünyasının hakim ve yaygın felsefesi olmuştur.

Arap Tarihi: İslam’ın İlk Çağında Bilim-Eğitim Kurumları

Hz. Muhammed, Kur’an’ın okunması, dinin temel gereklerinin öğrenilmesi gibi konuları ön plana almış eğitim-öğretim ve ilime önem vermiştir. Bedir Savaşı’nda ele geçirilen esirlerden, Müslümanlara okuma-yazma öğretenlerin serbest bırakılması, Hz. Muhammed’in eğitime verdiği önemin bir göstergesidir. Hz. Muhammed’in başlatmış olduğu eğitim-öğretim faaliyetleri, Dört Halife Dönemi’nde de devam etmiştir. Bu dönemde küttab adı verilen ilköğretim seviyesindeki kurumlarda, mescidlerde ve camilerde ilim öğrenimine devam edilmiştir. Cami ve mescitler, İslamiyet’in ilk devirlerinden günümüze kadar İslam toplumunun eğitim kurumları olarak faaliyet göstermiştir. Emeviler ve Abbasiler Dönemi’nde sınırların genişlemesiyle birlikte eğitim kurumlarında önemli gelişmeler olmuştur. Başlangıçta sadece okuma-yazma ve İslami ilimler alanında eğitim verilirken bu dönemden itibaren değişik dallarda eğitim-öğretim verilmeye başlanmıştır. Özellikle Abbasiler Dönemi’nde, bilgelik ve hikmet evi anlamına gelen Beytü’l-Hikme’nin kurulması İslam medeniyetinde bir dönüm noktasıdır.

Beytü’l- Hikme, bir araştırma ve eğitim kurumu olup Abbasi Halifesi el-Me’mun tarafından kurulmuştur. Bilgelik evinin en önemli görevi, dönemin ünlü astronom, matematikçi ve hekimlerini bir araya getirmek ve bilimin çeşitli alanlarındaki belli başlı eserleri Arapça’ya çevirmekti. Grekçe, Süryanice, Sanskritçe ve Farsça gibi dillerden Arapça’ya tercüme edilen çok sayıda eser Hizanetü’l-Hikme adı verilen yerde toplanmıştır. Abbasi halifelerinin tıp, astronomi, mantık ve matematik ile ilgili alanlara teşvik etmesi, kitapları toplatıp tercüme ettirmesi ve âlimlere ve ediplere karşı cömert tavırları; İslam dünyasında büyük bir düşünce hareketini başlatmıştır. Bu dönemde Beytü’l Hikme, Orta Çağ’ın en zengin kütüphanesi ve ilmî araştırma merkezi hâline gelmiştir. İslam dünyasında gerçek anlamıyla ilk kütüphane Emevi halifesi tarafından Şam’da kurulmuştur. Kütüphanecilikte ikinci önemli gelişme Abbasi Halifesi Me’mun’un Bağdad’ta açtığı Beytü’l-Hikme’dir. Sultanların saraylarında kütüphaneleri olduğu gibi bazı âlimlerin de evlerinde özel kütüphaneleri bulunduğu bilinmektedir. Ayrıca büyük camilerin yanında halk için kütüphaneler açılmıştır. Abbasiler ve Selçuklular Dönemi’nde de kütüphanelerde sayı ve kalite olarak büyük gelişmeler olmuştur. İslam dünyasında kütüphaneler ve medreseler bilimsel gelişmenin en önemli kurumları hâline gelmiştir.

İlimlerin sınıflandırılması: İslam dünyasında düşüncenin ve bilimin ortaya çıkışının dinî, siyasi ve sosyal nedenleri vardır. Özellikle Hicret’ten sonra, İslam Devleti kurulunca çeşitli dinî meseleler ve toplumsal ihtiyaçlar ortaya çıktı. Hz. Muhammed hayattayken sorunlara ya doğrudan kendisi cevap veriyor ya da sorunları vahiy yoluyla çözüyordu. Hz. Muhammed’in vefatından sonra Suriye, Irak ve İran gibi geniş toprakların İslam Devleti’ne katılması; vergi ve arazi hukuku, savaş esirlerinin durumu gibi yeni sorunları ortaya çıkarmıştır. Fethedilen bölgelerde İslam’ın yayılması; dinin nasıl ve hangi araçlarla anlatılacağı, toplumsal hayatın nasıl yaşanacağı gibi meseleleri gündeme getirmiştir. Bu nedenle Müslümanlar, bütün yönleriyle Kur’an’ı incelemeye ve Hz. Peygamber’in söz ve davranışlarını tespite girişmiştir. Bu çalışmalarla naklî ilimler ortaya çıkmaya başlamıştır. Sahabelerin Kur’an öğretme faaliyetleri, tefsir ve fıkıh ilimlerine kaynaklık etmiştir. Abbasi halifelerinin, Latince ve Süryaniceden Arapçaya çevirttiği eserler ile İslam medeniyetinde farklı bilimler ortaya çıkmıştır. İslam coğrafyasının genişlemesiyle ortaya çıkan ihtiyaçları gidermek için matematik, fizik, kimya, astronomi, tıp, coğrafya, mühendislik gibi ilimlerle de uğraşılmıştır.

İslam medeniyetinde ilimler iki başlık altında toplanmıştır.

Dinî ilimler (Naklî ilimler): İslam’ın en temel iki kaynağı Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in Sünnet’ini anlamaya yönelik tefsir, hadis, fıkıh (hukuk), kelam gibi ilimlerdir.

Akli ilimler: Abbasilerde Beytü’l Hikme ve gözlem evlerinin açılması, medreselerin kurulmasına ve çeşitli düşünce akımlarının doğmasına yol açmıştır. Böylece düşünce ve bilim hayatına canlılık gelmiş, felsefe, coğrafya, astronomi, matematik, tıp gibi ilimler üzerinde çalışmalar başlamıştır. Bu ilimlere “Akli ilimler” denmiştir.

Arap Tarihi: Abbasiler Dönemi’ndeki Siyasi ve Sosyal Gelişmeler

Arap Tarihi: Abbasiler Dönemi’ndeki Siyasi ve Sosyal Gelişmeler (750-1258)

Emevi Devleti’nin son dönem halifelerinin kötü yönetimi ve hanedan üyeleri arasındaki mücadeleler merkezî otoritenin zayıflamasına yol açmıştır. Uyguladıkları mevali politikası ve Kerbela Olayı gibi gelişmeler de buna eklenince Emeviler halk desteğini kaybetmiştir. Bu gelişmelere karşı Abbasi ailesi, Horasan’da eşitlik ve adalet düşüncesiyle isyan hareketi başlatmıştır. Emevi hanedanına karşı cephe alan Türklerin de dahil olduğu çeşitli grupların bu isyanda Abbasi ailesi ile birlikte hareket etmesi ayaklanmayı başarıya ulaştırmış ve Ebü’l-Abbas, Kûfe’de halife ilan edilmiştir. Abbasiler ikinci halifeleri Ebu Ca’fer el-Mansur zamanında Bağdat şehrini kurarak burayı devletin merkezi yapmışlardır. Halife Mansur Dönemi’nde, Arap ve mevali arasındaki fark ortadan kalkmıştır ve İranlılar, devlet içinde etkin konuma gelmiştir. Abbasi halifeleri, Sasanilerin yönetim yapısını örnek alarak vezirlik sistemini benimsemişlerdir. Mansur Dönemi’nde Anadolu’ya akınlar yapılmış ve Halife Mehdi Dönemi’nde Bizans vergiye bağlanmıştır. Abbasi Devleti, Harun Reşid zamanında en güçlü dönemlerini yaşamıştır. Bu dönemde tarım, ticaret, bilim ve eğitim düzeyi artmış; Bağdat, Doğu’nun en büyük ve en önemli ekonomik merkezi olmuştur. Abbasiler, her ne kadar geniş topraklara hükmedip (Harita 2.3.) kültürel alanda gelişmiş olsa da ilk yıllardan itibaren devletin merkezi otoritesi sarsılmaya başlamıştır.

Örneğin Endülüs Emevileri’nin bağımsızlığını kazanmasından sonra Fas’ta İdrisiler, Tunus’ta Ağlebiler gibi Tavaif-i Müluk denilen bağımsız ve yarı bağımsız devletler ortaya çıkmaya başlamıştır. IX. yüzyılın ortalarından itibaren Abbasilerin gücü, Mısır’dan batıya geçemiyordu. 868-905 yılları arasında Tolunoğulları ve 935-969 yılları arasında Akşitler gibi Türk devletleri, Mısır ve Suriye’ye hâkim olarak batıdaki Abbasi sınırını daraltmışlardı. Doğudaki durum da batıdakinden çok farklı değildi. Maveraünnehir’de Samaniler, Horasan’da Tahiriler halifeye bağlı olmakla beraber iç ve dış işlerinde tamamen bağımsız hareket ediyordu. Abbasiler, yaşanan tüm problemlere rağmen siyasi varlıklarını 1258 yılına kadar devam ettirmeyi başarmışlarıdır. 1258 Cengiz Han’ın torunu İlhanlı hükümdarı Hülagü, Bağdat şehrini işgal ederek Abbasi Devleti’ne son vermiştir. Abbasi ailesinden el- Müstansır, Memlük Sultanı Baybars tarafından Kahire’de halife ilan edilmesiyle 1517’de Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim’in Memlüklüleri ortadan kaldırmasına kadar halifelik makamı Abbasi ailesinde kalmıştır. Yavuz Sultan Selim Dönemi’nden itibaren Osmanlı padişahları tarafından kullanılan halife unvanı 3 Mart 1924’te halifeliğin kaldırılması tarihe karışmıştır. Abbasilerde Sosyal Hayat ve Devlet Teşkilatı: Abbasi Devleti’nin sınırları içinde Araplar başta olmak üzere, İranlılar ve Türkler gibi çeşitli milletler ve mezheplere mensup insanlar hayatını sürdümekteydi. Zaman zaman bu kavimler arasında çatışmalar çıktığı gibi mezhepler arasında da mücadeleler eksik olmamıştır. Abbasilerde, İslam toplumu genel olarak havas ve avam denilen iki tabakadan oluşuyordu. Halifenin yakınları, vezirler, emirler, kadılar, âlim ve kâtipler havas tabakasında iken esnaf ve sanatkârlar, çiftçiler, askerler, köleler ve diğer gruplar da avam tabakasına mensup olmuşlarıdır. Sosyal sınıflardan biri de zımmi denilen Yahudi ve Hristiyanlardan oluşan askerlik yapmamaları karşılığında cizye vergisi ödemekle yükümlü gruptu. Talas Savaşı’ndan sonra kâğıt üretimi Çin’in dışına çıkmış ve 756 yılında Semerkant’ta ve zamanla diğer şehirlerde kâğıt imalathanesi kurulmuştur. Avrupa’da ise kâğıt imalatına ancak XIII. yüzyıldan itibaren başlanmıştır. Abbasi şehirlerinde asayiş, şurta teşkilatı tarafından sağlanıyordu. Halifelerin siyasi otoritelerinin zayıflaması üzerine, devlet erkânı arasında ortaya çıkan iktidar mücadelesine son vermek maksadıyla kurulan kuruma Emirü’l-ümeralık deniyordu. Bu kurumun başındaki kişi olan Emirü’l-ümera, geniş yetkilere sahip olduğundan hutbe ve sikkelerde halifenin isminden sonra geçmekteydi. Harun Reşid devrinden itibaren ise kadılkudatlık (başkadılık) makamı kurulmuştur.

Abbasiler Devri’nde siyasi, iktisadi ve dinî sebeplere dayanan isyanlara sık sık rastlanmaktadır. İsyan hareketinin altında milliyetçilik düşüncesinden daha çok özellikle İran kökenli dinî ideoloji yatıyordu. Bu isyanları bastırmak için Divanü’z-zenadıka adı verilen bir müessese kurulmuştur. Abbasiler, devlet işlerini görüşmek için farklı divanlar kurmuştur. Devletin mali işlerine Divanü beytülmal, askerî işlere Divanü’l-ceyş, resmî yazışmalara Divan’ı-tevki, posta ve gizli istihbarat hizmetlerine Divanü’l-berid, idari haksızlıklara ve adli hatalara Divan’ı-mezalim bakardı.

Arap Tarihi: Kuzey Afrika’da ve Avrupa’da İslam

Arap Tarihi: Kuzey Afrika’da ve Avrupa’da İslam

Emevîler döneminde gerçekleşen en önemli fetihlerden birisi de Kuzey Afrika ve Endülüs bölgesidir. Bu bölgede Hz. Ömer döneminde başlayan fetihler, Emevîler döneminde İspanya’nın içlerine kadar ilerlemiştir. Kuzey Afrika bölgesinin yerli halkı olan Berberîler, İslâm’ı kabul etmiş ve bu bölgedeki fetihlerde önemli bir rol oynamıştır. Emevi komutanlarından Ukbe b. Nafi tarafından Kuzey Afrika’nın fethi tamamlanmış, Kuzey Afrika genel valiliğine getirilen Musa bin Nusayr, Berberileri egemenlik altına aldıktan sonra yönünü İspanya’ya dönmüştür. İspanya’ya gönderilen Tarık bin Ziyad Kadiks Savaşı (711) ile Vizigotları mağlup etmiş ve belirli aralıklarla yapılan seferlerle bütün İspanya fethedilmiştir. Bu fetihlerle İslamiyet Avrupa topraklarında yayılmaya başlamıştır. Emevilerin, Avrupa kıtasındaki ilerlemeleri 732 yılında Franklarla yapılan Puvatya Savaşı’nda İslam ordusunun yenilmesiyle Prene Dağları’nda son bulmuştur.

Zamanla hanedan üyeleri arasında çıkan iktidar mücadeleleri ve uygulanan politikalardan memnun olmayan halkın ayaklanmasıyla Emevi Devleti zayıflamış ve Abbasilerin isyanıyla da yıkılmıştır. Son dönemdeki halifelerin kötü yönetim sergilemesi, hanedan üyeleri arasındaki mücadeleler, toplumdaki kabilecilik anlayışı, Kerbela Olayı’ndan ötürü halkın bir kısmında Emevi ailesine karşı oluşan nefret ve Arap olmayan unsurların dışlandığı mevali politikası, Emevilerin yıkılma sebepleri olarak gösterilebilir. Emevilerden sonra Abbasi Devleti, Endülüs topraklarını merkezden gönderdiği valilerince yönetmeye başlamıştır ancak 756 yılında Emevi ailesine mensup Abdurrahman bin Muaviye Kurtuba’ya gelmiş ve yönetimi devralmıştır. Böylelikle 1031 yılına kadar varlığını sürdürecek olan Endülüs Emevi Devleti kurulmuş oldu. Endülüs Emevileri günümüzdeki bütün İspanya ve Portekiz topraklarına egemen olmuştur. Bu dönemde gerek İspanya’ya göç eden Müslüman Berberiler ve Araplarla gerekse sonradan Müslüman olan bölge halkıyla Avrupa kıtasında Müslüman nüfus hızla artmıştır. Endülüs Emevi Devleti’nin iç sıkıntılar yaşadığı dönemlerde Hristiyan İspanyol krallıklarının saldırılarıyla topraklarının bir kısmını kaybetmiş ve 1031’de yıkılmıştır. Endülüs Emevi Devleti’nin yıkılmasından sonra İspanya’da; Bağımsız Emirlikler Dönemi (1031-1091), Murâbıtlar Dönemi (1091-1147), Muvahhidler Dönemi (1147- 1229) ve en sonunda Beni Ahmer Devleti Dönemi (1238-1492) yaşanmıştır.

1469’da Kastilya Kraliçesi İsabella ile Aragon Kralı Ferdinand evliliğinden 10 yıl sonra bu iki krallık birleşmesiyle İspanya’da siyasi birlik sağlanmıştır. Güçlenen krallıklar bölgedeki Müslüman varlığına son vermek için harekete geçmiş ve 1492 yılında Beni Ahmer Devleti’ne son vermişlerdir. Bu tarihten sonra bölgedeki Müslümanlar büyük sıkıntı yaşamaya başlamış ve İslam medeniyetinin yüzyılların birikimi olan binlerce kütüphaneler dolusu kitap bu dönemde yakılarak yok edilmiştir. Bölgedeki Müslümanlar zorla Hristiyanlaştırılmaya çalışılmış, Hristiyanlığı kabul etmeyen halk, 1492 yılından itibaren başta Kuzey Afrika olmak üzere değişik coğrafyalara göç etmek zorunda kalmıştır. Bu göçler esnasında buradaki Müslümanlara, Osmanlı Devleti’nin Cem Sultan meselesi ile uğraşması nedeniyle yardımlar kısıtlı olarak yapılmıştır. Endülüs Emevileri ve İspanya’da kurulan diğer Müslüman devletler, Avrupa toplumlarını İslam’la tanıştırmış ve bölgede İslamiyet’i yaymıştır.

Endülüs Emevileri sınırlarını genişletmek yerine bilimsel ve kültürel faaliyetlere önem vermişlerdir. Hem dinî ilimlerde hem de diğer ilimlerde büyük bir aşama kaydetmişlerdir. Okuma yazma bilmeyen çok az olduğu Endülüs’te eğitim; cami, medrese ve küttaplarda yapılıyordu. İlimlerin her dalında önemli şahsiyetler yetişmiştir. Tefsirde Muhammed el-Kurtubi (öl.1273), hadiste İbn Abdi’l-Berr (öl. 1070), fıkıhta İbn Hazm’e (öl. 1064), tasavvufta Muhyittin İbn Arabi (öl.1240) gibi âlimler önde gelen isimlerden bazılarıdır. Endülüs’te felsefe ve mantık alanlarında da önemli çalışmalar yapılmıştır. Muhammed bin Meserre (öl. 931) ile başlayan felsefe geleneği İbn Bacce (öl.1138), İbn Tufeyl (öl.1185) ve İbn Rüşt (öl. 1198) gibi filozoflar tarafından devam ettirilmiştir. Grek felsefe ve mantığının tamamı Endülüslü filozoflarca Arapça’ya çevrilmiştir. İbn Rüşt’ün öğrencisi Yahudi İbn Meymun da felsefe alanında önemli isimlerdendir. Endülüs ilim ve kültürde böylesi yüksek bir seviyeye sahip iken Batı dünyası da tam tersi büyük bir karanlığın içinde bulunuyordu. Avrupa’daki Rönesans ve Reform hareketlerinin ortaya çıkmasında, Endülüs’teki ilmî birikimin büyük payı olmuştur. Aristoteles ve Platon gibi filozofları Avrupalılar ilk kez Müslüman bilginlerden öğrenmişlerdir. Endülüslüler kitaba büyük önem vermiştir. III. Abdurrahman Dönemi’nde dünyanın en zengin kütüphaneleri Endülüs’te bulunuyordu. Onun inşa ettirdiği Kurtuba Kütüphanesi’nde dört yüz bin kitap olduğu kaynaklarda geçmektedir. Endülüs’te bunun dışında da birçok büyük kütüphane bulunmaktaydı. Bu kütüphaneler engizisyon mahkemelerinin kurulduğu dönemlerde Hristiyanlar tarafından yakılarak yok edilmiştir.

Endülüs’te Müslümanlar mimari alanında da önemli eserler inşa etmişlerdir. III. Abdurrahman’ın başkentte yaptırdığı Kurtuba Medresesi, o dönemin en önemli eğitim kurumuydu. Burada Avrupa, Afrika ve Asya’dan gelen Müslüman ve Hristiyan öğrenciler öğrenim görmekteydiler. İslam fetihlerinin Arap Yarımadası dışına taşınmasıyla İslam mimarisi fethedilen yerleri etkilemiş ve buradaki mimariden de etkilenmiştir. Endülüs Emevi Devleti’yle birlikte İslam mimarisi de yeni bir boyut kazanmıştır. Kurtuba Camisi ve El Hamrâ Sarayı Endülüs Emevi Devleti’nden günümüze kalan önemli mimari eserlerdendir (

Arap Tarihi: Din, Mezhep ve Devlet

İslam düşünce tarihinde olduğu kadar, İslam siyasi tarihinde de önemli bir kullanım sahası olan “mezhep” deyimi, kısaca düşünce ekolü, yorum sistemi demektir. Mezhep olgusu bütün dinlerde görülmekte olan evrensel bir oluşumdur. Dinler yayılırken din adamlarının günün yaşanan sorunları üzerine farklı görüşler belirtmesiyle beraber mezheplerin oluşumuna giden yollar açılmıştır. Mezhepler, din anlayışındaki farklılaşmaların kurumsallaşması sonucu ortaya çıkan beşeri oluşumlardır. Mezhepler, din değil; dinin anlaşılma biçimleridir. İslam Tarihi’nde Hz. Muhammed’in zamanında herhangi bir mezhep ya da tarikat yoktur. İslam toplumunda Dört Halife Dönemi’nde Hz. Osman zamanında başlayan ayrılıklar Hz. Ali döneminde halifelik mücadelesi için yapılan Sıffin Savaşı ve Hakem Olayı ile daha da artarak devam etmiştir. Emevi iktidarında yaşanan Kerbela Olayı ile günümüze kadar gelen ayrılıkların keskinleşmesinde oldukça etkili olmuştur. Emevilerin iktidarı farklı dini, siyâsî ve kültürel unsurlardan meydana gelen kırılgan ve parçalanmaya oldukça müsait sosyal bir zemin üzerine kurulmuştu. Söz konusu dönemde Hâriciler ve Ehl-i Beyt mensubu ve taraftarlarının da içinde bulunduğu toplum, mevcut siyasal iktidarı gönüllü olarak kabul etmemiş, aksine iktidara teslim olmuş bir durumdaydı. Emeviler ”Arap Devleti” kimliğine sahip olmuşlar ve bu dönemde Müslüman olsalar dahi Arap olmayan unsurlara farklı muamelede bulunulmuştur. Bu nedenle de, devlet içinde farklı inanç ve etnik yapıdaki gruplarca isyanlar baş göstermiştir. Bu grupların başında ise, Hakem olayı sonrasında Hz. Ali’yi şehit eden Hâricîler gelmektedir.

COLOR PHOTO FROM THE LATE 19TH CENTURY TAKEN BY FRENCH PHOTOGRAPHER, BONFILS, DEPICTING ARAB MEN IN JERUSALEM ENGAGED IN A FRIENDLY CONVERSATION. öéìåí öáò îäîàä ä19 ùì äöìí äöøôúé áåðôéñ. áöéìåí, ùéçú øòéí áéï âáøéí òøáééí áéøåùìéí.

İslam Tarihi’nde ilk ortaya çıkan mezhep, Haricîlik’tir. Daha sonra, Mürcie, Şia, Mu’tezile gibi itikâdî yönü ağır basan mezhepler oluşmuştur. Fıkhî mezheplerin oluşumu ise, hicri ikinci yüzyıl ve daha sonraki döneme rastlamaktadır. Bir diğer mezhep olan Şiilik, klasik kaynaklarda Zeydiler, İmamiler, İsmaililer ve Gulat gibi ana kollarıyla zikredilmekle birlikte, alt kollarıyla beraber sayıları yüzlere yaklaşan fırkadan oluşmaktadır. Bütün bu Şii ekollerin çıkış noktası Irak coğrafyasıdır. Daha sonra Şiilik buradan İran coğrafyasına intikal etmiştir. Emeviler zamanında mevaliler arasında çok sayıda Şii vardı. İranlıların Şiiliği benimsemesinde Emeviler’in baskıcı rejimine karşı kendi kültürlerini korumak istemeleri, Araplara karşı oluşan muhalif tavır ve mevalilerin Şii Araplarla dini ve kültürel etkileşimi olmuştur çünkü İranlılar, İslam’ı genellikle gönül rızası ile değil Arap fetihleri neticesinde zorunlu olarak kabul etmişlerdi. Bu nedenle İslam’ı içlerine sindirip tam olarak benimseyemiyor ve İslam içinde iktidara muhalif kesimlerin önde gelen tercihi Şia’ya taraftar olarak bir anlamda ülkelerini fetheden Araplara karşı bir tavır takınmış oluyorlardı. Hicri IV. yüzyılda (1000’li yıllar) Şia’nın güçlenmesi ve yayılmasında Abbasi hilafetinin otoritesinin zayıflaması ve Şii Büveyhoğulları (932-1062) devletinin ortaya çıkması etkili olmuştur. 910-1171 arasında Mısır’da hüküm süren Fatımiler Şiiliği benimseyen bir başka devlet olmuştur.

Arap Tarihi: Halifelikten Saltanata

Arap Tarihi: Halifelikten Saltanata

Son halife Hz. Ali’nin hariciler tarafından şehit edilmesinden sonra oğlu Hz. Hasan halifeliğini ilan ederek kısa bir süre İslam topraklarının bir kısmını yönetmiş ancak Muaviye’nin güçlü bir ordu kurup geniş topraklara hükmetmesi pek çok Müslüman’ın onun halifeliğini kabul etmesine sebep olmuştur. Hz. Hasan Müslümanlar arasında daha fazla kargaşa olmasını arzu etmediği için 661 yılında Muaviye’nin halifeliğini ondan sonra yine seçimle belirlenmesi şartıyla kabul etmiştir. Böylelikle İslam tarihinde halifelik, yaklaşık 90 yıl sürecek olan Emevi Hanedanlığı’na geçmiş oldu. Emeviler Döneminde İslam Devleti’nin merkezi Şam’a taşınmıştır.(Görsel 2.5.)

Hz. Osman’ın katillerinin cezalandırılmadığını bahane eden Muaviye, ilk dört halifenin seçilme şekillerinden farklı olarak halifeliği kabilecilik anlayışı ve kılıç kuvvetiyle kazanmıştır. Dört halifenin seçiminde, danışma yani istişare prensibi dikkate alınmışken Muaviye’nin siyasi mücadeleyle bu makama gelmesi, hilafet sisteminin özünde büyük değişiklik yaşanmasına yol açmıştır. Bu değişiklikler Muaviye’nin, oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesi ve halifeliğin el değiştirmesinde saltanat sisteminin ortaya çıkmasıyla yeni bir boyut kazanmış ve halifelik saltanata dönüşmüştür.

Muaviye’nin halife olmasından sonra siyasi birlik tesis edilmiş ve İslam fetihleri yeniden hız kazanmaya başlamıştır. Bu dönemde yapılan fetihler üç ana başlık altında toplanabilir. Bunlardan ilki Türkistan taraflarındaki fetihlerdir. Bu bölgeye yapılan seferler sonucunda Emevi orduları, Kâbil, Buhara, Sicistan, Nesef ve Baykent gibi yerleri ele geçirmiş ve büyük ganimetler elde etmiştir. Fetih hareketlerinin yoğunlaştığı ikinci bölge Anadolu olmuştur. Muaviye, Doğu Roma İmparatorluğu’na yapılan seferleri düzenli bir hâle getirmiş, İstanbul kuşatılmasına rağmen netice alınamamıştır. Meşhur sahabe Eyyup el Ensari bu kuşatmada hastalanarak vefat etmiştir. Muaviye zamanından önce durmuş olan deniz seferleri de yeniden başlamış, Rodos, Sakız gibi adalar alınmıştır. Kuzey Afrika yönündeki mücadeleler ise Berberilerle yapılmış ve bu seferler Berberilerin bir kısmının İslamı kabul etmesiyle neticelenmiştir. Muaviye hayatta iken oğlu Yezid, İslam tarihinde ilk defa veliaht tayin edilmiş babasının ölümünden sonra da halife olmuştur. Yezid’in halifeliğine karşı çıkan ve halifeliğin Hz. Ali’nin soyundan devam etmesi gerektiğini düşünenler ile Emeviler’in yönetiminden memnun olmayan diğer gruplar muhalif bir tutum takınmışlardır. Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin Yezid’in halifeliğini kabul etmemesi üzerine Kerbela denilen yerde ailesi ve akrabalarıyla birlikte şehit edilmiştir(680). Bu acı olay Müslümanları çok üzmüş ve Yezid ile Emevi hanedanlığına karşı toplumda bir tepki oluşmuştur. Bu olay Müslümanlar arasında ayrılıkların kemikleşmesine ve günümüze kadar gelmesine yol açmıştır. Emevilerin en parlak dönemi Abdülmelik’in halifeliği olmuştur(685-705). Bu dönemde ilk İslam parası bastırılmış ve Arapça resmi dil olarak kabul edilmiştir. Emeviler Dönemi’nde uzun yıllar devam eden siyasi çekişmeler ancak sekizinci Emevi halifesi olan Ömer bin Abdülaziz Dönemi(717-720)’inde son bulmuştur. Bu dönemde mevalilerden alınan cizye vergisi kaldırılarak ayrımcılığa son verilmiş ve toplumun her kesimini kucaklayan bir yönetim sergilenmiştir. I. Velid’in halifeliği döneminde Horasan Valisi Kuteybe bin Müslim’in çabalarıyla, Maveraünnehir bölgesinde bulunan Buhara, Semerkand ve Harezm gibi önemli Türk şehirleri onun zamanında Emevilerin egemenliğine girmiş olmasına rağmen Emevilerin uyguladığı ırkçı politikalar nedeniyle bu dönemde İslamiyet Türkler tarafından fazla benimsenmemiştir.

Arap Tarihi: Dört Halife Dönemi (632-661)

Arap Tarihi: Dört Halife Dönemi (632-661)

Hz. Muhammed, İslam dinini tebliğ ederken Müslümanların dünya işlerini de düzene koymuştur. Hicretten sonra İslam Devleti’nin devlet başkanlığı ve ordu kumandanlığı görevlerini de üstlenen Hz. Muhammed vefatından önce dünyevi görevleri kendisinden sonra üstlenecek kişiyi tayin etmemiş ve seçimi Müslümanlara bırakmıştır. 632 yılında Hz. Peygamber’in vefatının ardından yapılan görüşmeler neticesinde, Hz. Ebu Bekir ilk Müslümanlardan olması, hicret yolculuğunda peygamberin yanında bulunması ve vefatından önce imamlık görevini üstlenmiş olması gibi nedenlerle Müslümanlar tarafından halife olarak seçilmiştir. Hz. Muhammed Dönemi’nde Arap Yarımadası’nın tamamı Müslümanların egemenliği altına alınmıştır. Dört Halife Dönemi’nde yapılan fetihlerle İslamiyet Arap Yarımadası dışında yayılmaya başlamıştır. Bu fetihlerin bir kısmı savaşılarak bir kısmı da barışçı yollarla gerçekleştirilmiştir. Fethedilen bölgelerde yaşayan halklara din ve ibadet hürriyeti tanınmış, zorla İslamlaştırma politikası takip edilmemiştir. Hz. Ebu Bekir’in halifeliğin ilk zamanlarında İslam devleti içinde bazı karışıklıklar yaşanmıştır. Dinden dönenlerle ve zekât vermeyi istemeyerek devlete isyan eden kabilelerle mücadele eden Hz. Ebu Bekir, isyancıları itaat altına alarak ülke içerisinde birlik ve düzeni yeniden tesis etmeyi başarmıştır. Hz. Ebu Bekir Dönemi’nde Suriye’nin fethi için Bizans’la 634 yılında Ecnâdeyn Savaşı yapılmış ve bu savaşın neticesinde Suriye’nin kapıları Müslümanlara açılmıştır.

Hz. Ebu Bekir iki yıldan biraz fazla devam eden halifeliği 634 yılında vefatı ile sona ermiş ve bunun üzerine Hz. Ömer Müslümanlar tarafından ikinci halife olarak seçilmiştir. Dört Halife içerisinde, fetihlerin en fazla yapıldığı dönem Hz. Ömer devri olmuştur. 636 yılındaki Yermük Savaşı ile Suriye ve Filistin bölgesinin önemli şehirleri ele geçirilmiş ve 640 yılında bütün Suriye’nin fethi tamamlanmıştır. Ardından Amr bin As komutasındaki ordu Kudüs’ü kuşatmış, Kudüs patriği Hz. Ömer’le görüşerek şehrin anahtarını teslim etmiştir(Görsel 2.4.) . Hz. Ömer, Yahudi ve Hristiyanlara can güvenliği ve din serbestliği tanımıştır.

Hz. Ömer Dönemi’nde, İran’a hâkim olan Sasanilerle yapılan ilk savaş olan Köprü Savaşı(634)’nda islam ordusu mağlup olmuş ancak bu savaştan sonra 636 yılında Kadisiye, bir yıl sonra Celûlâ ve 642’de Nihâvend Savaşlarında Sasaniler mağlup edilerek Irak ve İran’ın fethi tamamlanmıştır. Müslüman Araplar, Hz. Ömer Dönemi’nde Horasan’a kadar olan bölgenin fethi ile Türklerle komşu olmuştur. Azerbaycan’a ilerleyen İslam orduları Kafkas Dağları ve Hazar Denizi’ne kadar olan topraklar ele geçirmiş, bunların yanı sıra Kuzey Afrika yönünde de seferler yapılmış ve Amr bin As komutasındaki Mısır’ı fethiyle İslamiyet Afrika kıtasında yayılmaya başlamıştır. Kahire yakınlarında Fustat adı verilen “ordugâh şehir” kurulmasıyla burası Kuzey Afrika’ya yapılacak seferler için üs hâline getirilmiş ve 642 yılında İskenderiye’nin fethi ile Mısır tamamen Müslümanların egemenliğine girmiştir. 644 yılında Hz. Ömer’in, İranlı bir köle tarafından şehit edilmesi üzerine vefatının ardından oluşturulan şûra tarafından Hz. Osman halife seçilmiştir. Hz. Osman zamanında Horasan ve Azerbaycan ele geçirilerek fetih hareketlerine devam edilmiştir. Şam Valisi Muaviye tarafından kurulan donanma ile 649’da Kıbrıs’ı fethi gerçekleştirilmiş ve bu donanma Bizans ile yapılan savaşta Zâtü’s-savârî denilen ilk deniz zaferi kazanılmıştır. Hz. Osman Dönemi’nde Kuzey Afrika topraklarına da yapılan seferlerle Tunus fethedilerek Kuzey Afrika’da yoğun olarak yaşayan Berberilerin İslamiyete girişi hızlanmıştır.

Hz. Osman’ın şehit edilmesinin ardından, Hz. Ali iç karışıklıkların meydana geldiği ve İslam Devleti’nin parçalanma tehlikesi geçirdiği bir dönemde halife seçilmiştir. Bu nedenle onun halifeliği döneminde fetih hareketleri durma noktasına gelmiş ve İslam toplumu içerisindeki karışıklıklarla mücadele edilen bir dönem olmuştur. Dört Halife Dönemi(632-661)’nde sadece siyasi gelişmeler ve fetih hareketleri yaşanmamış, İslam devletinin teşkilatlanma çabaları da gerçekleştirilmiş ve kültürel çalışmalar yapılmıştır. Hz. Ebu Bekir Dönemi’nde hafızların savaşlarda şehit olması ve yalancı peygamberlerin ortaya çıkmasının getirdiği olumsuzlukları bertaraf etmek, Kur’an ayetleri arasına rivayetlerin girmesini engellemek, ayetlerle hadislerin birbirine karışmasını önlemek ve Kur’an’ın unutulmasını engellemek gibi amaçlarla Kur’an-ı Kerim kitap hâline getirilmiştir. Böylelikle Kur’an-ı Kerim’in günümüze kadar eksiksiz ve bozulmadan gelmesi sağlanmıştır. Hz. Ömer’in halifelik dönemi İslam Devleti’nin teşkilatlandığı dönem olmuştur. Bu dönemde İslam Devleti’nin sınırlarının genişlemesiyle birlikte siyasi egemenlik alanı büyümüş ve nüfus artmıştır. Sınırların genişlemesiyle fethedilen topraklar yönetim birimlerine ayrılarak illere valiler, adalet işlerine bakmak için de kadılar atanmıştır.

Toplanan vergiler sistemli hâle getirilerek İslam Devleti’nin hazinesi olan Beytülmâl oluşturulmuştur. Hz. Ömer zamanında askerî alanda da düzenlemeler yapılarak İslam tarihinde ilk düzenli ordu ve ordugâh şehirleri kurulmuş, ikta sistemi uygulanmaya başlanmıştır. Fethedilen ülkelere Arap Yarımadası’nın çeşitli yerlerinden getirdiği aileleri yerleştirerek İslam’ın yayılması için iskan politikası takip edilmeye başlanmış ve Basra, Kûfe gibi yeni şehirler kurulmuştur. Hicret’in (622) başlangıç kabul edilmesiyle ilk hicri takvim düzenlenerek kullanılmaya başlanması da yine Hz. Ömer zamanında gerçekleştirilen kültürel faaliyetlerden birisi olmuştur.Hz. Osman Dönemi’nde Kur’an’ı Kerim nüshalar halinde çoğaltılarak diğer İslam beldelerine gönderilmiştir.

Arap Tarihi: Medine Sözleşmesi

Hz. Muhammed’in hicret ettiği dönemde, Arabistan genelinde olduğu gibi Medine’de de karışıklıklar bulunmaktaydı. Evs ile Hazrec isimli müşrik Arap kabilelerinin gerek kendi aralarında gerekse Yahudilerle yaşadıkları çekişmeler hayatı zorlaştırmaktaydı. Ayrıca Yahudiler kendi içlerinde de çekişmeler yaşamaktaydı. Hz. Muhammed, Medine’de kabileciliğe ve toplum içindeki çatışmalara son vermek, Medine’ye hicret etmek zorunda kalan Müslümanları, yerli halk ile kaynaştırarak, bütün üstünlük iddialarını ortadan kaldırmak istiyordu. Bunun için muhacir ve ensar arasında kardeşlik ilan etti. Böylelikle bu kişilere toplum olma bilinci kazandırılarak birbirlerini kabullenmeleri sağlanmış; bilgi ve tecrübe paylaşımı, ortaklaşa iş yapma ve üretme anlayışı geliştirilmiştir. Hz. Peygamber, Müslümanlar arasında birliği ve kardeşliği sağladıktan sonra Medine’de bulunan başka dinden insanları dışlamak, şehirden çıkarmak veya onlara kin ve düşmanlık beslemek gibi bir tutum takınmamış; bu topluluklarla İslam Devleti’nin ilk yazılı anlaşması olan Medine Sözleşmesi’ni imzalamıştır.

İlk İslam anayasası olarak kabul edilen Medine Sözleşmesi’yle Medine toplumunu yeniden düzenleyen bir sistem meydana getirilerek toplumdaki bireylerin birbirleriyle ve yabancılarla olan ilişkileri, din ve vicdan hürriyeti, hak ve sorumlulukları belirli esaslara bağlanmıştır. Bir antlaşma niteliğinde olan bu metin, şekil olarak günümüz anayasalarından bazı farklılıklar gösterse de içerik bakımından anayasal özellikler taşımaktadır. Sözleşme, Medine’de dinî olduğu kadar siyasi bir birlik oluşturmak amacıyla düzenlenmiştir. Medine Sözleşmesi, ilk maddeden itibaren Müslümanlar ve gayrimüslimlerin Medine’ye bir saldırı olduğunda, birlikte hareket etmesini karara bağlamıştır. Medine Sözleşmesi’yle vatandaşlara sosyal ve siyasal bir kimlik verilmiş, o çağda benzeri görülmeyen bir vatandaşlık hakkı sunulmuştur. Gayrimüslimlere inanç ve fikir hürriyeti, mal ve can güvenliği emniyet altına alınmış, hile ve vefasızlık yasaklanmıştır. Her türlü baskının, zorbalığın, hukuksuzluğun, zulüm ve şiddetin hâkim olduğu bir ortamda imzalanan bu sözleşme çok önemli bir gelişmedir. Medine Sözleşmesi, genel olarak kuralların titizlikle uygulanmasını temel almış; doğruluk, iyilik, adalet, yardımlaşma, istişare, barış ve dokunulmazlık gibi kavramları yürürlüğe koymuştur. Çekişme, suç işleme, kötülük planlama, düşmanlık, zulüm ve haksızlık, bozgunculuk, suçluya yardım ve yataklık, cinayet gibi olaylara yasaklar getirmiştir. Hz. Muhammed’in Medine’de birliği sağlama gayretleri, her ne kadar sosyal barışı amaçlamış olsa da içeriden bazı kimseleri rahatsız etmiştir. Mekke müşriklerine haberler gönderirken Kureyş müşrikleri de yazmış oldukları mektuplar ile Müslümanları yalnızlaştırmaya çalışmışlardır. Ayrıca Müslümanları güç durumda bırakmak için ekonomik ambargo uygulamaya ve Mekke’de bıraktıkları malları yağmalamaya başlamışlardır.

Arap Tarihi: Huneyn Seferi (630)

Arap Tarihi: Huneyn Seferi (630)

Mekke’nin Müslümanlar tarafından fethi üzerine Taifliler, putperest diğer kabileler ile ittifak yaparak büyük bir ordu hazırlamıştır. Hz. Muhammed Huneyn’de toplanmış olan bu ordu üzerine sefere çıkmış ve gerçekleşen bu savaşta Müslümanlar bir ara zor duruma düşse de müşrikler yenilgiye uğratılmıştır. Bu zaferle Arap Yarımadası’ndaki son putperest tehdit de ortadan kalkmıştır.

Arap Tarihi: Hayber’in Fethi (629)

Mekkeli müşriklerle Müslümanlara karşı iş birliği yaptıktan sonra Medine’den çıkarılan Yahudiler, Şam ticaret yolunu tehdit edip Müslüman ticaret kervanlarına zarar vermeye ve Mekkeli müşrikleri Müslümanlara karşı kışkırtmaya devam etmekteydi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Yahudilerin bulunduğu Hayber üzerine bir sefer düzenlemiş, kale kuşatılarak kısa sürede Hayber’in fethi gerçekleşmiştir. Bu zaferle Şam ticaret yolunun güvenliği sağlanmıştır.

Arap Tarihi: Hendek Savaşı (627)

Mekkeli müşriklerin Müslümanları son yok etme çabası olan Hendek Savaşı’nda İranlı sahabe Selman-ı Farisî’nin önerisi üzerine Müslümanlar Medine etrafına derin hendekler kazarak savunmaya karar vermişlerdir. Medine çevresine gelen ve daha önce Arabistan’da böyle bir savaş taktiğine alışık olmayan müşrikler, bu duruma şaşırmışlar ve şehri kuşatma altına almışlardır. Yaklaşık üç hafta kadar süren kuşatma sırasında çıkan şiddetli bir fırtınanın etkisiyle müşrikler kuşatmayı kaldırıp Mekke’ye geri dönmek zorunda kalmışlardır. Hendek Savaşı Mekkeli müşriklerin son taarruzu olmuştur.

Arap Tarihi: Bedir Savaşı (624)

Mekkeli müşrikler, içinde Medine’ye hicret eden Müslümanların mallarının da olduğu bir ticaret kervanını Şam’a göndermeye karar vermişler ve bu ticaretten elde edecekleri kazanç ile de Müslümanlarla savaşmayı planlamışlardı. Bunu öğrenen Müslümanlar, Şam kervanının yolunu kesmek ve gözdağı vermek için sefer düzenlemiştir. Bedir kuyuları çevresinde yapılan bu savaşta iki ordu arasındaki büyük güç farkına rağmen savaşta Müslümanlar Mekkeli müşrikleri mağlup etmişlerdir. Bedir Savaşı’nda elde edilen ganimetler İslam savaş hukukunun kurallarına göre savaşa katılanlar arasında eşit şekilde paylaştırılmıştır. Esirlerin bir kısmı fidye karşılığında serbest bırakılır iken fakir olup ödeme yapamayacak olanlarından okuma yazma bilenler, on Müslüman’a okuma yazma öğretmesi karşılığında serbest bırakılmıştır.

Çocuklara Verilen Arapça Ad Takıntısı

Türkiye’de doğanlara Arapça ad verildiği zaman o kişinin öldüğünde cennete gideceğine inanan bir kitle var. Bu Arapça adları İslam adı diye pazarlıyorlar. Ancak Arapların kullandığı bu adlar İslam’dan öncede kullanılan adlardı. Örneğin; sonradan müslüman olan Ömer, Ali, Hamza gibi peygamberin en yakınındaki kişiler Müslüman olduktan sonra adlarını değiştirdi mi? Müslüman olmadan önce hangi adları kullanıyorlarsa yine aynı adları kullanıyorlardı. Araplar putlara taparkende aynı adları kullanıyordı Müslüman olduktan sonra da aynı adları kullanmaya devam ettiler. Türkler İslam’a çok büyük hizmetlerde bulundu ama bir tane Arap çocuğuna Müslüman Türk hakanlarının adını vermedi. Örneğin Tuğrul, Çağrı, Alparslan adında hiç Arap gördünüz mü? Türkler artık bu Arapça ad takıntısından vazgeçmeli ve kendi özüne dönmelidir. Tarihçi Zeki Velid Togan ve Nihal Atsız gibi kişiler de çocuklara Arapça ad verilmesini yadırgamış ve bunun bir Arap emperyalizmi olduğunu belirtmiştir.

Emevilerin İnsanlığa Tek Katkısı

Bu paylaşımda Emevilerin Türklerle karşı olan tutumundan veya Arapların kendi iç meselesi olan Ali-Muaviye olaylarında bahsetmeyeceğiz. Direkt olarak Emevilerin insanlığa olan katkısından bahsedeceğiz.

Ortaçağ Avrupası karanlık dönemi yaşıyordu. İncil hariç bütün kitaplar yakıldı. Engizisyon mahkemeleri ile kadınlar cadı diye katlediliyordu. Eski Yunan eserleri okumak veya bulundurmaya ölüm cezasj veriliyordu. Her şey kilisenin elindeydi. İste bu dönemde Emeviler eski Yunan filozofların eserlerin bir bir Arapçaya çevirmeye başladı ve Yunan antik dönem düşünürlerin eserleri yok olmaktan kurtuldu. Bunun sayesinde Avrupa’dan kaçan bilim adamları ve düşünürler İslam coğrafyasına gelmeye başladı .Emevileri yıkan Abbasiler de bu mirası devam ettirdi .Ama uzun süre kalıcı olamad. Abbasiler Emevi saraylarini yıktı ve buna rağmen kalıntılara bakınca büyük saraylar inşa ettikleri görülür. İste bu Eski eserler ile felsefi ve bilim yapma mirası ile mimari mirası Endülüs Emevileri daha üste çıkardı. Emevi yönetimi her ne kadar yobaz olmakla suçlansa da o zamanın dünyasına baktığımız zaman gayet ileri oldukları görülmektedir. Emeviler Avrupa’ya yakın olan topraklarında çok rahat bir yönetim sergilemişlerdir. Bilim adamlarına sahip çıkmışlardır. Ancak aynı Emeviler Orta Asya’da Türklere karşı Avrupalılara gösterdiği hoş görüyü göstermemiştir. Yazının başında da dediğimiz gibi burada Emevilerin Türklerle olan ilişkisini anlatmayacağız, bu başka bir konumuzdur. Ayrıca dünyada İslamiyeti en çok yayan Hanedan Emevilerdir. Ne Osmanlı Türkleri ne de Selçuklular Emeviler gibi İslamiyeti yayamamıştır fakat İslamiyet’i en çok koruyanlar da kesinlikle Türklerdir.

Sünnetin Kökeni Nereye Dayanıyor?

Sünnetin Kökeni Nereye Dayanıyor? Kuran’da Sünnet olun diye geçen bir ayet var mı? Peygamberin yoldaşları sünnetli miydi?

Sünnet, erkeklerde penis başını örten ve koruyan üstderinin bir kısmının kesilmesi ve böylece glansın (penis başı) açıkta kalmasını sağlamaktır. Erkek sünneti, dini açıdan veya kültürel gerekçelerle pek çok din ve kültürde küçük yaşlardaki erkeklere uygulanır. Sünnet geleneği olan toplumlarda bir çocuk maksimumu 16 yaşına kadar sünnet olmaktadır.

Sünnet’in Antik Mısır’da çıktığına dair bazı yazılar mevcuttur. Yahudiler de bir zamanlar Mısır’da köle olduğu için Yahudiler de sünnetli idi. Yahudilerin Peygamberi İsa’da sünnetlidir. İsa sık sık hristiyanların peygamberi diye anılsa da aslında Musevi inancını reforme etmek isteyen bir peygamberdir. İslam dininin kitabı olan Kuran-ı Kerim de ise sünnetle ilgili bir ayet yoktur. Ayrıca Peygamberin kendisi de sünnet olmamıştır. Bazı İslam otoritelerine göre peygamber Muhammed doğuştan sünnetliymiş. Öyle bile olsa Peygamberin yanındakiler sünnet olmadı. Mesela Ali, Ömer, Osman, Ebubekir gibi önemli kişiler Müslüman olduktan sonra sünnet oldu mu? Hayır. Hatta Müslüman olmadan önce hangi adları kullanıyorlarsa Müslüman olduktan sonra da o adı kullanmaya devam ettiler. Ali İslam’dan öncede Ali idi. Yani buradan şunu anlıyoruz ki sünnet İslami bir emir değildir, fakat zamanla Müslümanlar Musevilerden (Yahudilerden) etkilendiği için sünnet olmaya başlamıştır. Sonuçta Araplar ve Yahudiler iki kardeş ırktır. Zaten peygamberlerin de çoğu Yahudi.

Sünnet, Yahudi dini inancında büyük yer tutar. Eski Ahid’e göre Yahveh, İbrahim’le O’na ve soyuna Kenan topraklarını vadettiği anlaşmayı yapmış ve bu anlaşmanın şartı olarak da İbrahim ve soyundan gelenlere sünnet olmalarını emretmiştir. Bu inanışın gereği olarak Yahudiler, doğumdan sonra 8. günde erkek bebeklerini sünnet ederler.

Sünnet Arap geleneği değildir. Kuran’da Sünnet ile ilgili ayet yoktur. Peygamberin yoldaşları sünnet olmamıştır. Ancak Sünnetin Yahudi geleneği olduğuna dair Tevratta yazılı ayetler mevcuttur.

Modern zamanlara kadar sünnet, cinsel bir kontrol aracı olarak düşünülmüştür. Bu görüşlerin en çok bilinenlerinden biri Yahudi asıllı düşünür İbn Meymun’un 1190 yılına ait şu sözleridir:

“Söz konusu sünnet olduğunda, öyle sanıyorum ki amaçlanan cinsel ilişkiyi azaltmak, cinsel organı zayıflatmak, ve bu şekilde erkeğin mutedil olmasını sağlamaktır. Bazı insanlar sanır ki, sünnet erkeğin yapısındaki bir bozukluğu gidermek içindir, ama buna herkes kolaylıkla cevap verebilir: Nasıl olur da doğadaki canlılar dışarıdan düzeltmeyi gerektirecek kadar “eksik yaratılmış” olabilirler, hele bu özellikle üstderi gibi işlevi açık seçik belli olan bir yapı ise? Gerçek şu ki, bu emir, eksik yaratılışlı bir yapıyı düzeltmek için değil, insanın ahlaki yetersizliklerini tamamlamak içindir. Bu organda açılan yara tam da istendiği gibidir; ne gerekli işlevlere zarar verir, ne de çoğalma yeteneğine. Sünnet basitçe aşırı isteği dengeler, çünkü sünnetin cinsel heyecanı azalttığına dair şüphe yoktur. Organ daha başlangıçtan kan kaybederek ve koruyucu tabakasını yitirerek güçsüz hale gelir……”

(49. Bölüm, s.609) Şaşırmışlara Rehber, İbn Meymun

Türkler de Sünnet

Müslüman olan Türkler de sünnet bir gelenek halini almıştır. Sünnet olacak çocuk için düğünler yapılır, takı takılır. Sünnet çocuğu sünnet kıyafeti ile dolaşır. r) Çok çocuklu aileler, çocukların hepsini birden sünnet ettirmek için uygun bir zamanı beklerler. Sünnet düğünleri genellikle yaz aylarında yapılır. Köylerde sünnet düğünü okuyucu, elçi denilen çağrıcılarla, kentlerde davetiye ile olur. Sünnet yeri ya evdir ya da bahçedir. Çocuğun yatağı hazırlanır, süslenir. Mütevazı düğünlerde misafirlere yemek verilir, hoca çağrılır, Kur’an okunur ve dua edilir, mevlid okunur. Çalgılı düğünler de yaygındır. Çocuğun sünnet giysisi hazır satılan veya diktirilen beyaz ceket ve pantolondur. Bu giysiye üzerinde maşallah yazan bir kuşak takılır. Çocuğun sırtına da kırmızı veya mavi pelerin atılır veya kurdele takılır, başına taç konur. Sünnet sonrası için geniş bir gecelik hazırlanır, çocuk birkaç gün rahat rahat tuvalete gitsin diye. Hatta birkaç gün rahat uyusun diye. En yakınlarından biri tutar, çocuğun dikkatini başka yöne çekerken sünnetçi kesimi tamamlar. Bu sırada tekbir getirilir, “oldu da bitti maşallah” tekerlemesi söylenir. Sünnetçi aleti mengeneli çok keskin bir bıçaktır. Penisin ucundaki deriyi kesme işlemi bittikten sonra sünnetçi pansuman yapar, pamukla sarar, çocuk yatağına götürülür. Bazı yörelerde sünnetçi, kirve ve çocuğun üzerine bir örtü serilmektedir.

Arap-İslam Fetih ve Vali Dönemi

Arap-İslam Fetih ve Vali Dönemi

710 Tarif b. Malik komutasındaki kuvvetler İspanya’ya ilk keşif seferini yaptı.

711Tarık b. Ziyad 7 bin kişilik ordusuyla İber yarımadasına geçerek Leke Vadisi Savaşı’nda
Vizigotları yendi.

712 Kuzey Afrika valisi Musa b. Nusayr fethi tamamlamak amacıyla İspanya’ ya geçti.

714 Musa b. Nusayr Endülüs’ün idaresini oğluna bırakarak emevi Halifesi Velid b. Abdülmelik’in daveti üzerine Şam’a gitti.

732 Puatiye (Poitiers) Savaşı’nda Abdurrahman el-Gafiki komutasındaki İslam ordusu Franklara yenildi. Böylece Müslümanların Fransa’ ya ilerleyişi durduruldu.

750 Abbasilerin gerçekleştirdiği ihtilal neticesinde Emevi Devleti yıkıldı.

755 Abbasilerin ailesini yok ettiği katliamdan kıl payı kurtulan Emevi şehzadesi Abdurrahman b. Muaviye Kuzey Afrika üzerinden Endülüs’e geçti.

756 Abdurrahman b. Muaviye Emevi yanlısı Suriyeli Araplardan faydalanarak Endülüs Emevi Devleti’ni kurdu. Böylece Endülüs Abbasilerden kopmuş oldu.

İbn-i Sina’nın Tanrı Hakkında Bir Yorumu

“Eğer bir şey iki ve daha fazla sayıda olursa bu zaman hemen şeylerin biçime sahip olması kaçınılmazdır. İki tane olan şey bir-birisinden ayrı olmalıdır ki bu da onlar için biçim’i (form) vacip kılıyor (sınırları, haddleri olması gerekiyor) . Eğer biçimleri olursa bu zaman da onların mekan içerisinde olmaları gerekir. Biçimi olan ve Mekandan asılı olan hiçbir mefhum Tanrı olamaz. Çünki birşeyin ihtiyaçlı olması onun ezeli ve ebedi olmasına zıddır. Mesela eğer Allah mekan içerisindedirse ve mekana ihtiyaçlıdırsa o halde “Allah mı daha önce vardı yoksa Mekan mı” sorusu ortaya çıkar. Eğer Allah daha önce vardl dersek o halde mekana ihtiyacı yoktur. Eğer mekan daha önce vardı dersek bu zaman Allah kendisi yaratılmış bir varlık olur ve yaranması için de başka bir Allaha ihtiyaç duyur. Bu yüzden de biçimsiz ve mekanda olmayan Allah’ın sadece bir tane olması hali mümkündür, ikinci bir durum olamaz.”