Etiket arşivi: pdf kitap indir

Gossipol ve Tanen (Tannik Asit)

Gossipol

Bilhassa tohumları olmak üzere, pamuk bitkisinin tüm kısımlarında ve Ebegümecigiller ailesinden Thespia populnea ve Montezuma speciosissima bitkilerinde bulunan fenolik bir maddedir. Pamuk tohumu küspesi ile bitkisinde gossipol; “serbest” veya “bağlı gossipol” şeklinde bulunur ve bunların içerdikleri gossipol miktarı da bitkinin türüne, yağın çıkarılma yöntemi ve çözücüsüne göre önemli ölçüde değişir. Bağlı haldeki gossipol hayvanlar için zehirli değildir; dolayısıyla, pamuk tohumu küspesi ve diğer yem hammaddeleri ve yemlerin zehirliliği doğrudan içerdikleri serbest gossipolla ilgilidir. İşlem görmemiş veya yeterince işlem görmemiş pamuk tohumu küspesinin veya pamuk tohumunun yenilmesi sonucu hayvanlarda zehirlenmeler görülür. Zehirliliği pH, yemin bileşimi, uygulanan yağ çıkarma işlemi, hayvan türü gibi birçok faktöre göre değişir. Gossipole genç gevişenler, köpekler, kanatlılar, domuzlar, tavşanlar ve diğer tek-mideli hayvanlar duyarlılık gösterir. Gossipol genellikle subakut ve kronik nitelikte zehirlenmeye neden olur. Yüksek dozlarda birkaç gün ile birkaç hafta süreyle alındığında; duyarlı hayvanlarda halsizlik, mide- bağırsak yangısı, çırpınmalar gibi belirtiler dikkati çeker. İlerleyen olgularda özellikle kuzularda ani ölümler görülebilir. Az miktarlarda uzun bir süre alındığı durumlarda ise; etkilenen hayvanlarda yem tüketiminde azalma, gelişme geriliği, zayıflama, kıl renginde değişme, anemi, pıhtılaşma süresinde gecikme, güçsüzlük, bitkinlik, yumurta veriminde azalma veya durma, yumurtadan civciv çıkma oranında düşme gibi belirtilere neden olur. Düşük düzeyde gossipol ihtiva eden yemleri yiyen kanatlılardan elde edilen yumurtalarda, yumurta akı ve sarısının rengi değişir. Bu hayvanlarda yumurta sarısının rengi, zeytinyeşili rengine döner

Tanen (Tannik Asit)

Tanenler; azotsuz, molekül ağırlıkları 500’ün üzerinde olan çoğul-fenolik yapıdaki amorf bileşiklere verilen genel bir isimdir. Tanen veya tannik asit ülkemizde de yetişen birçok ağaç ve bitki türünde (meşe, alıç, ceviz ağacı, çay, kasıkotu, aslan pençesi, sorghum gibi) bulunur ve bu bitkiler içerisinde hayvanlarda zehirlenmeye neden olması yönüyle en önemli olanı meşe’dir. Tannik asit aslında genel itibariyle değerlendirildiğinde zehirliliği az olan bir maddedir; fakat, özellikle karaciğer ve böbrek için güçlü bir zehirdir. Ağızdan alınan tanen mukozal salgılar ve içeriğin proteinlerini çöktürerek, mide-bağırsak mukozası üzerinde koruyucu bir tabaka oluşturur. Büzüştürücü etkisiyle sindirim kanalı salgılarını azaltır ve kabızlığa yol açar. Tanen zehirlenmesine basit mideli hayvanlar gevişenlerden daha dayanıklıdırlar. Tanen bakımından zengin yemler özellikle genç ve küçük hayvanlar için daha tehlikelidir; büzüştürücü etki bu hayvanlarda yemin değerlendirilmesindeki azalma sonucu zayıflamaya sebep olur. Bilhassa kanatlı yemlerine katılan sorghum gibi yem hammaddelerindeki tanen düzeyi son derece yüksek olabilir. Tanenler ile zehirlenme durumlarında, belirtilen bu etkilerin yanında özellikle gevişenlerde bitkinlik, durgunluk, iştahsızlık, sarılık ve sancıyı takiben inatçı peklik dikkati çeker. Akut böbrek yangısı veya yetmezliğine bağlı gelişen belirtiler de görülebilir. Ayrıca tanenlerin, karsinojenik etkileri de vardır.

Glikozitler Nedir? Glikozit Çeşitleri?

Glikozitler hidroksil veya sülfidril grubu içeren maddelerin şeker kalıntılarıyla oluşturdukları bileşiklerdir. Bitkilerdeki glikozitlerin hepsi ön-madde halindedir. Enzimatik veya alkali hidrolizle yapılarından glikoz veya glikoz-asetik asit ayrılarak esas glikozit serbest kalır. Glikozit terimi, şeker molekülünün bir diğer maddenin oksijen atomuna bağlanarak şekillendirdiği bileşiğe verilen bir isimdir.

Şekersiz kısım aglikon veya genin diye bilinmektedir. Yapılarında bulunan şeker ve şeker olmayan kısım birbirine eter bağıyla bağlanmaktadır. Etkin kısımları genin olan glikozitler genellikle su ve alkolik çözücülerde çözünürler. Etkin maddenin sonuna -in veya -inum getirilerek isimlendirilen glikozitlerin toksikolojik bakımdan en önemlileri; kalp glikozitleri, siyanogenetik glikozitler, saponinler, glukosinolatlar, solanin ve antraglikozitlerdir.

Kalp Glikozitleri

Yapılarında kalp glikoziti içeren 300’den fazla bitki çeşidi bulunmaktadır. Bunlardan en önemlileri şunlardır Yüksükotu bitkileri, Strofantus, Adasoğanı, Vadi zambağı, Zakkum ve Bohçaotları’dır.

Kalp glikozitlerinin en önemli temsilcileri ise digitoksin, digoksin, gitoksin, gitalin, strofantin glikozitleri (strofantin-k, strofantin-g), lanatosit A, B, C ve diginatin’dir. Kalp glikozitlerinin etkinlikleri aglikon kısmıyla ilgilidir. Buna bağlanan şeker ve hidroksil grupları glikozitin toksikokinetiği ve etki gücü veya hızını değiştirir. Sağaltımda kullanılan glikozitlerle dijitalleme veya idame doz uygulamaları sırasında oluşacak doz aşımı hallerinde, gereğinden uzun süreyle kullanılmaları durumunda ve bu maddeleri içeren bitkilerin aşırı miktarlarda tüketilmesi sonucunda zehirlenme vakaları görülmektedir. Kalp glikozitlerinin zehirliliği değişkendir ve bunlar içerisinde en zehirlisi digitoksin’dir.

Bu madde vücuttan çok yavaş atıldığı için birikici özelliğe de sahiptir. Kalp glikozitleri son derece tehlikeli ilaçlardır. Bu sebeple, sağaltım uygulamaları esnasında, kolayca doz aşımı ve zehirlenmeler oluşur.

Digital zehirlenmesi hafif sindirim kanalı bozukluğundan başlayıp, giderek zayıflama ve hayati tehlike doğuracak şekilde kalpte atım düzensizliklerine kadar giden çeşitli belirtilerle seyreder. Doz aşımı veya zehirlenme hallerinde başlangıçta kusma, iştahsızlık, sürgün, karın ağrısı ve zayıflama dikkat çeker. Digital zehirlenmesinin en kötü sonuçları kalpte iletim ve atım düzensizlikleridir.

Merkezi sinir sistemi ile ilgili olarak da uyuşukluk, karışıklık, ataksi, huzursuzluk, endişe, hayal görme, yorgunluk gibi belirtiler dikkati çeker. Zehirlenmenin son döneminde kalp vurumları hızlı ve düzensizdir ve son aşamada ise kalpte durma şekillenir.

Siyanogenetik Glikozitler

Yapılarında siyanhidrik asit (HCN, hidrojensiyanür) bulunduran ve bunu asidik veya enzimatik hidrolizle salıveren bitkiler siyanogenetik bitkiler (acıbadem, taflan, şeftali, kiraz, keten, sorghum türleri) olarak bilinirler. Evcil hayvanlarda siyanürle zehirlenmenin en önemli kaynağını bu bitkiler oluşturur.

Siyanogenetik glikozitler bitkilerin yaprakları, genç filizleri ve tohumlarında daha yüksek düzeyde bulunurken, kabuk ve çekirdekteki miktarları genellikle azdır. Meyvelerin etli kısımlarında ise glikozit genellikle bulunmaz. Glikozit yoğunluğu bitkinin gelişme dönemine göre de değişir. Taze halde-erken dönemde glikozit miktarı daha fazladır. Bu bitkilerde bulunan siyanogenetik glikozitlerin başlıcaları; amigdalin, prunasin, sambunigrin, dhurrin, linamarin, vicianin, asasipetalin, p-hidroksimandelonitril, lukumin, holokalin, lotaustralin, taksifillin, triglokinin, tetrafillin A, B ve zierin’dir. Hayvanlar tarafından bu maddeleri içeren bitki ve meyvelerin yenilmesi; bu bitkilerin bazılarından hazırlanan pasta, şekerleme, parfümeri ürünleri ile acıbadem suyu, taflan suyu gibi preparatların kullanılması; siyanür tuzlarının yanlışlıkla yenilmesi sonucu zehirlenme vakaları oluşur. Aslında siyanogenetik glikozitlerin kendileri zehirli değildir. Ağızdan alındıktan sonra sindirim kanalında bitkinin parçalanması ile hidrojensiyanür açığa çıkar ve zehirlenmeye neden olur. Sağlam bitkide böyle bir tepkime oluşmaz; bitki veya taneler bütünlüğünü korudukça, hidrojensiyanür ve diğer zehirli-zararlı maddeler serbest kalmaz. Glikozit halindeki siyanürün zehirleyici miktarlarını kesin olarak belirlemek zordur. Zira, zehirliliği bitki ve hayvana bağlı birçok faktöre göre önemli ölçüde değişir. Rumen ortamında glikozit hidrolizinin hızlı olması sebebiyle gevişenler diğer hayvanlara göre bu maddeler ile olan zehirlenmelere daha duyarlıdırlar.

Şiddetli siyanür zehirlenmesinde ölüm birkaç dakika içerisinde oluşur ve genellikle hayvanlar çoğu kez ölmüş olarak bulunur. Siyanogenetik bitkilerin yenilmesinden sonra belirtilerin hemen veya gecikerek ortaya çıkmasında glikozitin miktarı kadar, hidrojensiyanürün salıverilme hızı da önemli rol oynar. Siyanürle zehirlenmede hayvanlarda karşılaşılan belirtiler hipokside görülen belirtilere benzer.

Etkilenen hayvanlarda başlıca tükürük salgısında artış, nabız ve solunumda hızlanma, solunum güçlüğü, kas titremeleri ve spazmı, şiddetli çabalama, gözyaşı akıntısı, işeme ve pisleme, kusma, şiddetli sancı ve çırpınmalar dikkati çeker. Hayvanın mukozası kanın aşırı derecede oksijenlenmesinden dolayı, parlak kırmızı-kiraz kırmızısı renktedir. Ağızdan ve burundan aynı renkte kan gelmesi veya kan boşalması ölümün yaklaştığını gösterir. Çok şiddetli zehirlenme olayları dışında bu maddelerle zehirlenmede genellikle 15-60 dakika içerisinde ölüm oluşur. Özellikle beyindeki hayati öneme sahip merkezlerin etkilenmesi sonucu, kalp-damar yetmezliği ve solunum yetmezliğine bağlı olarak ölüm oluşur.

Civa (Hg)

Civa yer kabuğunun temel elementlerinden birisidir. Doğada normal sıcaklıklarda sıvı halde bulunan tek metaldir. Çevredeki civanın %80’i metalik civadır; bu da esasta fosil yakıtları, madencilik, metal ergitme işlemleri, katı atıkların yakılması gibi insan faaliyetleri sonucu oluşan bir üründür. Endüstride özellikle klor alkali fabrikaları, kağıtçılık, boya, termometre, barometre, kan basıncı ölçerler, pil/batarya, ampul gibi aygıtlarda sıklıkla civa kullanılması, civa ile zehirlenmelere ve özellikle de geniş boyutlu çevre kirlenmesine neden olur. Ayrıca, organik civa gıda zincirine girdiğinde birikme eğilimindedir ve böylece, balıklar, deniz memelileri ve balıkçıl kuşlarda fazla miktarda birikir.

Civanın zehirliliği, hayvanın türü, yaşı, cinsiyeti, alınma yolu gibi pek çok faktöre göre değişir. Civa bileşikleri insan, evcil ve yabani hayvanlar ile su canlıları için zehirlidir. Hayvanlar içerisinde civa bileşiklerine en duyarlı olanı sığırdır; bunu duyarlılık sırasına göre koyun, keçi ve kanatlılar takip eder. Organik civa bileşikleri, metalik ve inorganik civa bileşiklerine göre daha zehirlidir ve organik civa bileşikleri arasında da en zehirlisi metilcivadır. Bu durum metilcivanın uçucu olması, kan-beyin engeli ve plasentayı kolay geçmesine bağlıdır. Hayvanlarda civa bileşikleri ile olan zehirlenmeler akut, subakut ve kronik seyreder. Zehirlenmelerde başlıca ölüm sebebi, beyin hasarı ve/veya dolaşım şokudur. Pnömoni ve kalp kası hasarı da ikincil ölüm sebepleri arasındadır.

Antiseptikler ve Dezenfektanlar

Antiseptikler ve Dezenfektanlar

Canlı ve cansız yüzeylerden mikroorganizmaların giderilmesinde, tıbbi açıdan yüzeysel enfeksiyonların tedavisinde, hayvan sağlığında, gıda teknolojisinde geniş olarak kullanılan kimyasallardır. Antiseptikler ve dezenfektanların, kullanıldıkları yerdeki mikroorganizmaların tamamını veya bir kısmını yok etmesi amaçlanır. Bu amaçla kimyasal ve fiziksel yöntemler kullanılır. Fiziksel yöntemlere ısı ve radyasyon örnek verilebilir. Kimyasal yöntemde ise kimyasal bileşikler kullanılır.

Antiseptik ve dezenfektanlar eş anlamlı olarak kullanılsa da, tıbbi terminolojide kullanıldıkları ortamlara göre ayrı tanımları yapılır. Canlılarda, el, yüz, vücut ve mukozalara uygulanan ve mikroorganizmaları öldürmek amacıyla kullanılan kimyasal maddelere antiseptik denir. Zemin, duvar, tezgâh, araç ve ekipmanlardaki mikroorganizmaları ortadan kaldırmak veya azaltmak için kullanılan kimyasal maddelere de dezenfektan denilmektedir. Burada terimler içerisinde kullanılan bileşikleri tam anlamıyla keskin sınırlarla ayırt etmek mümkün değildir. Dünyada genel olarak antiseptikler ve dezenfektanlar birlikte incelenmektedir. Bu konu içerisinde antiseptikler ayrıca sınıflandırılmayacak yeri geldikçe antiseptik olarak kullanılan dezenfektanlar belirtilecektir. Burada dezenfeksiyon ile ilgili bazı terimleri tanımlamanın faydası olacaktır.

Bakterisit: Bakterilerin yok edilmesi ve sayılarının azaltılmasını sağlayan kimyasal maddelerdir.

Bakteriostatik: Bakterilerin üremesini durduran kimyasal maddelerdir.

Sporisit: Enfeksiyon etkenlerinin sporlarını öldüren kimyasal maddelerdir.

Fungisit: Hastalık etkeni mantarları etkileyen kimyasal maddelerdir. Virusit: Virüsleri etkileyen kimyasal maddelerdir.

Sanitizer: Halk sağlığı ile ilgili su, araç, gereç ve diğer kullanılan malzemelerdeki enfektif ajanların çoğalmalarının engellenmesi amacıyla kullanılan ajanlardır.

Hijyen ve Sanitasyon: Endüstriyel Katı Atıklar

Hijyen ve Sanitasyon: Endüstriyel Katı Atıklar

Evsel Nitelikli Katı Atıklar

Endüstriyel faaliyetler sonucunda ortaya çıkan fakat tehlike arz etmeyen atıklardır. Yemekhane, mutfak, kantin, lokanta gibi gıda işletmelerinin organik atıkları, ambalaj ve ambalaj atıkları, pazar yerlerinden çıkan atıklar, hayvansal ve bitkisel üretim sırasında açığa çıkan atıklarla, park, bahçe gibi alanlardan belediyelerce toplanan ve tehlike teşkil etmeyen atıklardır.

Tehlikeli Katı Atıklar

Kendiliğinden yanabilen, parlatıcı ve patlayıcı tarzda özelliğe sahip zararlı gazlar çıkarabilen, zehirli ve kalıntı riski taşıyan atıklardır. Çevre ve Şehircilik Bakanlığının yayımlamış olduğu Atık Yönetimi Yönetmeliği’ne göre bir atığın tehlikeli sayılabilmesi için; patlayıcı, oksitleyici, alevlenir veya yüksek oranda alevlenir, tahriş edici, zararlı, toksik, kanserojen, aşındırıcı, enfeksiyon yapıcı, üreme sistemine toksik, hassaslaştırıcı ve ekotoksik özelliklere sahip olması gerekmektedir. Buna göre tekstil, gıda, ağaç, cam, metal, deri, seramik, tuğla, inşaat, petrol, otomobil gibi sanayi sektörlerinin üretim aşamalarında açığa çıkan ve yönetmelikte belirtilen bu özellikleri taşıyan her türlü atık, tehlikeli atıklardandır. Floresan lambalar, zirai kimyasal atıklar, cıvalı, kurşunlu, nikel kadminyumlu bitmiş piller ve akümülatörler, ömrünü tamamlamış araçlar, araç hava yastıkları, cıvalı atıklar, fotoğraf enstitüsü atıkları ve bazı ahşap koruyucu maddelere ait atıklar sayılabilecek tehlikeli atıklardandır.

Genel Vergi Hukuku Ünite 8 Özet

Genel Vergi Hukuku Ünite 8 Özet

Ödeme ve takas yolu ile vergi borcunun nasıl sona erdiğini açıklamak

Vergi borcunu sona erdiren olağan yol ödemedir. Ödeme, vergi ve buna bağlı borçların kanuna uygun olarak yerine getirilmesidir. Vergi borcu yükümlünün bağlı bulunduğu vergi dairesine ödenir. Bir verginin tahsil edilebilmesi için öncelikle tahakkuk etmiş olması gerekmektedir. Tahakkuk, verginin ödenmesi gereken bir aşamaya gelmesini ifade eder. Tahakkuk etmeyen vergi borçları, kural olarak muaccel hâle gelmemektedir. Bir borcun muaccel olması, ödeme zamanının gelmiş olduğu anlamını taşır. Vergilerin ödeme zamanları kendi özel kanunlarında düzenlenmiştir. Bazı özel hâllerde tahakkuk tarihinden itibaren bir ay içinde ödemenin yapılması gerekir. Ödeme, alacaklı tahsil dairesinin yetkili ve sorumlu memurları tarafından verilecek makbuz karşılığı ya doğrudan doğruya ya da yetkili bankalar aracılığı ile yapılır. Yükümlü hesabından vergi dairesi hesabına nakil yoluyla ödeme yapılabileceği gibi, çizgili çek kullanmak yoluyla da ödeme yapılabilir. Postaneler aracılığı ile banka kartı, kredi kartı kullanılarak da ödeme yapılması mümkündür. Ödeme süresinin son bulması ile birlikte vergi kanunlarında yer alan yaptırımlar yükümlü hakkında kendiliğinden uygulanabilir hâle gelmektedir. Vadesinde ödenmeyen vergi borcu için vade tarihini izleyen günden itibaren gecikme zammı işlemeye başlar. Vergi borçlusu borcunu ödememekte diretirse ödenmeyen vergi, vergi dairesi tarafından cebren tahsil edilir.

Vergi hukukunda takas, vergi borcunu, yükümlünün devletten olan alacağı ölçüsünde sona erdiren nedenlerden biridir. Takas ile mahsup arasında bir takım farklar vardır. Bu farklardan en önemlisi mahsubun tarh aşamasına ilişkin olmasıdır. Takas ise tahsil aşamasına ilişkindir ve vergi borcunun sona ermesi neticesini doğuran bir işlemdir.

Zamanaşımının türlerini ayırt etmek, vergi borcunu nasıl sona erdirdiğini açıklamak

Vergi hukukunda zamanaşımı devletin vergi alma yetkisini sınırlandırmakta ve vergi alacağını tahsil etmesini engellemektedir. Vergi hukuhukukunda vergi idaresinin vergiyi isteme yetkisini sınırlandıran iki tür zaman aşımı vardır. Bunlar tahakkuk ve tahsil zamanaşımıdır. Tahakkuk zamanaşımı Vergi Usul Kanunu’nda tahsil zamanaşımı ise Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’da düzenlenmiştir. Vergi alacağının doğduğu takvim yılını takip eden yılın başından başlayarak beş yıl içinde tarh ve yükümlüye tebliğ edilmeyen vergiler zamanaşımına uğrar. Buna göre tahakkuk zamanaşımı süresi beş yıldır. Zamanaşımı süresinin işleyebilmesi için vergi alacağının doğumu esastır. Vergiler ve kamu alacakları, vadesinin rastladığı takvim yılını izleyen yılın başından itibaren 5 yıl geçmesine rağmen tahsil edilemezse zamanaşımına uğramaktadır. Tahsil zamanaşımı sadece vergiler için değil her türlü kamu alacağı için geçerlidir. Tahsil zamanaşımına uğrayan kamu alacakları için cebri icra yetkileri kullanılamaz, ödeme emri gönderilemez. Ceza kesme zamanaşımı ile vergi idaresinin belli süreler içinde vergi cezalarını kesmesi istenmektedir. Bu süreler içinde vergi cezalarının kesilmemesi hâlinde, süreler geçtikten sonra vergi idaresi artık vergi cezası kesemez. Bu bağlamda ceza kesme zamanaşımı vergi cezalarını sona erdiren bir nedendir.

Terkin kavramını ve sebeplerini açıklamak

Terkin, vergi borcunun silinmesidir. Terkin, vergi borcunu bütün hukuki sonuçları ile birlikte ortadan kaldıran tek taraflı, sübjektif ve özel bir idari işlemdir. Borcun doğumunda önce yapılan terkin borcun doğmasına engel olmakta, tahakkuk etmesinden veya kesinleşmesinden sonra yapılan terkin ise doğmuş bir borcu sona erdirmektedir. Terkin işlemini gerektirecek hukuki sebepler çok çeşitli olabilir. Bu yönüyle terkin kavramı genel bir içeriğe sahiptir. Vergi Usul Kanunu’nun 115. maddesinde ve vergi dışındaki kamu alacakları için Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 105. maddesinde vergi ve cezaların terkini özel olarak düzenlenmiştir. Terkin doğal afetler nedeniyle, yargı kararları gereği, tahsil imkânsızlığı nedeniyle ve vergi hatalarının düzeltilmesi nedeniyle yapılabilmektedir.

Tahakkuktan vazgeçme, uzlaşma, cezalarda indirim, pişmanlık ve ıslah, yanılma kurumlarının ve ölüm hâlinin vergi borçlarına etkisini analiz etmek

Tahakkuktan vazgeçme Vergi Usul Kanunu’nun mükerrer 115. maddesinde düzenlenen bir kurumdur. Tahakkuktan vazgeçme ikmalen, re’sen veya idarece tarh edilen vergi ve bunlara ilişkin cezaların belirli bir miktarı aşmaması ve tahakkukları için yapılacak giderlerin bu miktardan fazla olacağının tespiti hâlinde, Hazine ve Maliye Bakanlığınca belirlenecek usul ve esaslar dâhilinde tahakkuklarından vazgeçilmesidir. Uzlaşma, idare ile yükümlü arasında ortaya çıkan vergi uyuşmazlıklarını yargı yoluna gidilmeksizin çözen bir yoldur. Uzlaşma ile uyuşmazlığın çözüldüğü ölçüde vergi borç ve cezaları da sona ermektedir. İkmalen, resen ve idarece tarh edilen ya da vergi incelemesi sonucu tarh edilmesi düşünülen vergiler ile bunlara bağlı vergi cezalarının tarh edilecek veya tahakkuk edilecek miktarları konusunda idare ile yükümlüler bir araya gelerek anlaşmaktadırlar. Uzlaşma gerçekleştiği takdirde, idarenin vazgeçtiği miktardaki vergi borcu ve vergi cezası sona ermektedir. Uzlaşma sonucunda tarh edilmekle birlikte ödeme aşamasına gelmemiş yani henüz tahakkuk etmemiş vergi borç ve ceza son bulmaktadır. Üzerinde uzlaşılan ve tutanakla tespit edilen konular hakkında dava açma, şikâyet etme imkânı bulunmamakta, tarafların üzerinde anlaşmaya vardığı vergi borcu ve cezası kesinleşmektedir. Cezalarda indirim kurumu, ikmalen, resen veya idarece tarh edilen vergilerle indirimden arta kalan vergi ziyaı, usulsüzlük ve özel usulsüzlük cezalarının belli sürelerde ödenmesi ve dava açılmaması şartıyla, cezalarda önemli indirimler sağlamaktadır. Cezalarda indirim cezaları tamamen ortadan kaldırmamakta, yararlanıldığı ölçüde vergi cezalarını sona erdirmektedir. Bu bağlamda cezalarda indirim kurumu vergi cezalarını kısmen sona erdiren bir neden olarak kabul edilmektedir. Pişmanlık ve ıslah kurumu ile beyana dayanan vergilerde vergi ziyaı cezasını gerektiren veya kaçakçılık suçu oluşturan fiilleri işleyen yükümlüler ile bunlara iştirak eden diğer kişilerin kanuna aykırı hareketlerini ilgili makamlara kendiliğinden dilekçe ile haber vermesi durumunda belirli şartların sağlanması hâlinde vergi ziyaı cezası kesilmemekte, kaçakçılık suçu için koğuşturma yapılmamaktadır. Pişmanlık ve ıslah kurumu vergi cezalarını sona erdiren bir neden olarak kabul edilmektedir. “Yetkili makamların yükümlünün kendisine vermiş olduğu izahat” doğrultusunda işlem yapılan yükümlüye daha sonra bu işlem nedeniyle ceza kesilemeyeceği gibi kendisinden konuya ilişkin olarak gecikme faizi de talep edilemeyecektir. Yanılma kurumu hem vergi cezalarını, hem de vergi aslına bağlı gecikme faizlerini ortadan kaldırmakta, bu nedenle vergi borcunu ortadan kaldıran bir neden olarak karşımıza çıkmaktadır. Ölüm, vergi cezalarını sona erdiren bir nedendir. Cezaların şahsiliği evrensel ilkesinin bir sonucu olarak ölüm ile birlikte cezalar son bulmaktadır. Ölümün gerçekleşmesi ile tahsil edilmemiş vergi cezaları sona ermektedir. Cezaların kesinleşip kesinleşmediğinin bir önemi yoktur. Ölüm ile vergi cezalarının sona erebilmesi için tahsil edilmemiş olması gereklidir. Yükümlünün ölümü, sadece vergi cezalarını etkileyen ve sona erdiren bir nedendir.

Vergi aflarının sebeplerini ve af uygulamasının başarılı olabilmesi için gerekli olan şartları açıklamak, olumlu ve olumsuz yönlerini değerlendirmek

Aflar genel olarak kaynağını anayasalardan alır. Ancak teknik yönleri bakımından ise ceza kanunlarında düzenlenir. Af, bazen kamu davasını düşüren veya kesinleşmiş bir ceza mahkûmiyetini bütün kanuni sonuçlarıyla ortadan kaldıran bazen de kesinleşmiş bir cezanın kısmen ya da tamamen infazını önleyen veya başka bir cezaya dönüştüren yasama ya da yürütme organlarının yaptığı bir kamu hukuku tasarrufudur. Anayasa’nın 87.maddesine göre TBMM’ nin üye tam sayısının beste üçü çoğunluğu ile karar vermek koşulu ile genel af özel af çıkarılabilir. Vergi affı denildiğinde genel olarak vergi kanunlarına aykırı hareket edenlere uygulanan idari ve hukuki yaptırımların ortadan kaldırılması anlaşılmaktadır. Vergi afları farklı niteliklere sahip olabilir, birçoğu sadece vergi cezalarını kapsarken kimi sadece belirli türde vergiler için geçerli olabilir kimi gecikme zamlarını ve hatta verginin aslını kapsayabilmektedir.

Vergi aflarının çıkartılması siyasi, ekonomik idari ve teknik nedenlere dayanmaktadır. Vergi affının amaçlarına ulaşabilmesi bazı koşulların yerine getirilmesine bağlıdır. Öncelikle vergi affı bir kereye özgü olmalıdır. Vergi afları, vergi sistemini güçlendirici önlemlerle eş zamanlı yürütülmelidir. Sağlanacak bağışıklıklar, affa katılımı teşvik edici düzeyde olmalıdır. Af dönemi yeterli uzunlukta olmalıdır. Affın tanıtılmasına ve hâlka ilişkilere önem verilmelidir. Vergi aflarını olumlu bulanların görüşlerine göre af, değişim süreci içerisinde bulunan toplumlarda, yönetim değişikliklerinin, devrimlerin, iç karışıklıkların yaşandığı dönemlerde, bunalımlı dönemleri atlatabilmek için bir iyileştirme görevi üstlenir. Afların vergi gelirinde hızlı bir artış oluşturma, yönetsel maliyetleri azaltma, yükümlülerin vergi uyumunu artırma gibi faydaları bulunmaktadır. Vergi aflarına karsı çıkılmasının en önemli nedeni ise affın adalet ve eşitlik ilkelerine ters düştüğü düşüncesidir. Ayrıca af vergilemede eşitlik ve adalet ilkelerini bozarken rekabet eşitliğini de olumsuz etkileyecektir. Vergi cezalarının ve gecikme zamlarının rekabet eşitliğinde rolü vardır, çıkarılan afla vergi cezaları ve gecikme zamları etkisiz bırakılarak rekabet eşitliği bozulur. Vergi aflarının maliyetleri olarak dürüst vergi yükümlülerine vergi sisteminin adil olmadığı duygusunun artması, gelecekteki vergi uyumsuzluğuna cesaret vermesi, vergi kaçırmanın yanlış olduğu düşüncesinin azalması gibi olumsuzluklar sayılabilir. Af uygulaması nedeniyle vergisini zamanında ödeyen dürüst yükümlüler vergisel sömürü altında kaldıklarını hissedeceklerinden vergilendirilmeye karsı her zamankinden daha tepkili davranabileceklerdir. Af yasaları vergi yönetiminin otoritesine zarar verdiği gibi vergi denetiminin etkinliğini de azaltır.

Genel Vergi Hukuku 4. Ünite Soru Cevap

Genel Vergi Hukuku 4. Ünite Soru Cevap. Sınas soruları. Test Soruları. Sınavda çıkan sorular ve cevapları

Sınavda çıkacak olan soruların cevapları Kalın Punto ve Altı Çizili Olarak Verilmiştir

1- Aşağıdakilerden hangisi yorumu yapan organlara göre yapılan sınıflandırmada yer alan yorum türlerinden biri değildir?

a. Bilimsel yorum
b. Yargısal yorum
c. İdari yorum
d. Yasama yorumu
e. Deyimsel/lafzi yorum

2- Aşağıdaki ifadelerden yanlış olanı belirleyiniz.

a. 1982 Anayasası’nda yasama yorumuna yer verilmiştir.
b. Vergi hukukunda özelge, idari yoruma örnek teşkil etmektedir.
c. Yargısal yorum, kural olarak salt ilgili bulunduğu olay için bağlayıcıdır.
d. Bilimsel yorum bağlayacı bir yorum türü değildir.
e. İçtihadı birleştirme kararlarındaki yargısal yorum, yargı organlarını ve idareyi bağlar.

3- Aşağıdakilerden hangisi vergi hukukunda yararlanılabilecek bir yöntem değildir?

a. Deyimsel(lafzi) yorum yöntemi
b. Sistematik yorum yöntemi
c. Tarihsel yorum yöntemi
d. Kıyas yoluyla boşluk doldurulması yöntemi
e. Amaçsal yorum yöntemi

4- Aşağıdaki ifadelerden yanlış olanı belirleyiniz.

a. Hukuk kuralının yorumuna deyimsel yorum yöntemiyle başlanır.
b. Sistematik yorumda kural, kuralın ait olduğu bütün -sistem- içindeki yeri, diğer kurallarla olan ilişkisi dikkate alınarak anlamlandırılır.
c. Uluslararası vergi anlaşma hükümlerinin anlamlandırılmasında en elverişsiz yöntem tarihi yorum yöntemidir.
d. Amaçsal yorum yönteminde yasa ile ulaşılmak istenen sonuçlar, amaçlar günün koşullarına ve toplumun gereksinimlerine uygun olarak değerlendirilir.
e. Tarihi yorum yönteminde yasa koyucunun yasanın yapıldığı andaki iradesi ve amacı araştırılır.

5- Aşağıdakilerden hangisi yorum yöntemlerinin sonucuna göre yapılan sınıflandırmada yer alır?

a. Tarihsel yorum
b. Deyimsel yorum
c. Amaçsal yorum
d. Sistematik yorum
e. Genişletici yorum

6- Aşağıdakilerden hangisi, vergi hukuku kurallarının uygulanması sürecinde, kuralın anlamının biçimlerin ötesine geçilerek saptanmasını kuralın iktisadi içeriğinin esas alınmasını olanaklı kılan yöntemdir?

a. Daraltıcı yorum
b. Amaçsal yorum
c. Genişletici yorum
d. Deyimsel yorum
e. Ekonomik yorum

7- Aşağıdaki ifadelerden yanlış olanı belirleyiniz.

a. Türk Vergi Hukuku’nda vergi normlarının uygulanma sürecine ilişkin yasal düzenleme mevcuttur.
b. Vergi hukukunda yorumun sınırı, vergi kuralında yer alan kelimeye yüklenmesi mümkün anlamın sınırıdır.
c. Vergi hukukunda daraltıcı ve genişletici yorum, ancak yasa sınırları içinde kalmak koşuluyla mümkündür.
d. Ekonomik yaklaşımın vergi hukukundaki işlevi, “mali güce göre vergilendirme” temel ilkesinin özel hukuk işlemleriyle işlemez hâle getirilmesini önlemektir.
e. Türk Vergi Hukuku’nda yasa boşlukları kıyas yoluyla doldurulamaz.

8- Ekonomik yorum, hangi yorum yönteminin özel bir uygulaması olarak nitelenebilir?

a. Amaçsal yorum
b. Deyimsel yorum
c. Tarihsel yorum
d. Bilimsel yorum
e. Sistematik yorum

9- Aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?

a. Vergi hukuku kuralında açık bir biçimde özel hukuk kavramının özel hukuktaki anlamı ile vergi hukukunda da geçerli olacağı belirlenmiş ise kavram özel hukuktaki biçimiyle vergi hukukunda da geçerlidir.


b. Vergi hukuku kuralında özel hukuka ait bir kavram kullanmakla birlikte kavrama özel hukuktakinden farklı, vergi hukukuna özgülenmiş bir anlam yüklenebilir.


c. Vergi hukuku kuralında özel hukuka ait bir kavram kullanılmakla birlikte, kavramın ait olduğu
alandaki anlamıyla mı geçerli olacağı ya da vergi hukuku bakımından ayrı bir anlam mı yüklendiği hususunda herhangi bir açıklama yapılmaksızın, kavramın iktisadi içeriği ile kullanılması hâlinde ekonomik yorum uygulama alanı bulur.


d. Ekonomik yorum, istisnai olarak, gerçek iktisadi boyutun esas alınması için kuralda yer alan rakam, takvim vb. kesinlik ifade eden ibarelerin değiştirilmesine olanak tanır.


e. Vergi hukukunda kıyas yasaktır.

10- Hangisi vergi kanunlarının çıkartılması sırasında yasa koyucunun iradesini ve amacını araştırmaya yöneliktir?

a. Deyimsel (lafzi) yorum
b. Amaca yönelik (gai) yorum
c. Sistematik yorum
d. Tarihi yorum
e. Ekonomik yorum

Vergi hukukunda yorum yöntemlerinin uygulanmasını ve varılan sonuçları varsayımsal bir örnekle açıklayabiliriz: Balık avcılığını vergilendiren bir yasanın çıkarıldığını kabul edelim. Acaba balık üreticiliği, balina avcılığı, midye, istiridye ve istakoz avcılığı bu yasaya göre vergilendirilebilecek midir? Balık üreticiliği, balık avcılığından farklı bir ekonomik olgudur ve yasa koyucu sadece balık avcılığını vergiye tâbi tuttuğu için, balık üreticiliğini vergilendirmek genişletici yorumun sınırlarını aşarak vergi hukukunda geçerli bir yol olarak kabul edilmeyen kıyas ile vergilendirmek olur. Eğer balık üreticiliği de vergilendirilmek isteniyorsa, bunun yasada açık olarak düzenlenmesi gerekir. Balina avcılığı söz konusu olduğunda, balinanın memeli hayvan olma özelliğini göz önüne alarak bu avcılığı vergi dışı bırakmak, deyimsel yorum yöntemi ile daraltıcı yorum yapılması anlamına gelir. Buna karşılık balinanın memeli olma özelliği bir yana bırakılarak yasanın amacının deniz hayvanlarının avlanması olduğu sonucuna varılırsa amaçsal ve genişletici yorum yapılmış olur. Aynı sonuç yasama meclisindeki görüşmelere ilişkin tutanakların incelenmesi ile çıkartıldığı takdirde tarihi yorum yöntemi kullanılmış demektir. İdare ya da vergi yargısı organları, balık avcılığını vergilendiren yasanın adından ya da kenar başlıklarından hareket ederek denizden midye, istiridye ve istakoz çıkartanların vergilendirilmemesine karar verirlerse, bu takdirde deyimsel ve sistematik yorum yapmış olurlar. Söz konusu yasanın adı balık avcılığını vergilendiren yasa değil de deniz avcılığını vergilendiren yasa olsaydı bu ürünlerin avcılığı da vergilendirme kapsamına girerdi. Amaçsal ve daraltıcı yoruma Gelir Vergisi Kanunumuzdan bir örnek verilebilir. Bu kanun, hayvancılığı tarımsal bir faaliyet olarak vergilendirmektedir. (GVK, m. 52-60). Tarımı teşvik etmek için verilen ikramiyeler ise vergiden istisna edilmiştir (m. 29/bent 1). Yarış atı sahiplerinin at yarışları sonunda elde ettiği ikramiye (tarımsal kazanç) bu teşvik istisnasından yararlanabilir mi? Yasanın istisna hükmünün amacı ülke hayvancılığının geliştirilmesidir. Oysa yarış atı yetiştirmenin bu amaç kapsamında düşünülemeyeceği gerekçesine dayanılarak istisnadan yararlandırılmazsa amaçsal yorum yöntemi ile daraltıcı yorum yapılmış olur. Vergi hukukunda uygulanan yorum yöntemleri, hazine yararına sonuç verebileceği gibi yükümlü yararına da sonuç verebilir. Ancak yorum yapılırken belli bir yarara hizmet etme konusunda ön düşünceden hareket edilmemelidir.

Kaynak: Mualla Öncel, Ahmet Kumrulu ve Nami Çağan’ın Vergi Hukuku isimli ortak eserinden alınmıştır.

Genel Vergi Hukuku Ünite 1 Soru Cevap

Ünite 1 Soru-Cevap Genel Vergi Hukuku Sınavda Çıkan Sorular ve Cevapları

Sınavda çıkacak olan soruların cevapları Kalın Punto ve Altı Çizili Olarak Verilmiştir

1- Aşağıdakilerden hangisi vergi hukukunun kapsamınagirmemektedir?

a. Kira geliri
b. Harç
c. Vergi
d. Benzeri malî yükümlülük
e. Vergi Cezaları

2- Vergi hukukunun bağımsızlığı konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?

a. Vergi hukuku, idare hukukunun ve medeni hukukun
karışımı bir hukuk dalıdır.
b. Vergi hukuku özel hukukun bir alt dalıdır
c. Vergi hukuku bağımsız bir hukuk dalıdır.
d. Vergi hukuku ticaret hukukunun bir alt dalıdır.
e. Vergi hukuku idare hukukunun özellikli bir bölümüdür.

3- Aşağıdakilerden hangisi Vergi Usûl Hukukunu düzenleyen temel kanundur?

a. İdari Yargılama Usulü Kanunu
b. Hukuk Muhakemeleri Kanunu
c. Ceza Muhakemesi Kanunu
d. Vergi Usul Kanunu
e. Gelir Vergisi Kanunu

4- Aşağıdakilerden hangisi vergi hukukunun özelliklerinden değildir?

a. Kamu hukuku alanında yer alan bir hukuk dalıdır.
b. İrade serbestisi esasını benimser.
c. Tarafların eşitliği esasına dayanmaz.
d. Vergi hukuku kuralları emredici niteliktedir.
e. Vergiler ancak kanunla konulur, değiştirilir ve kaldırılır.

5- Aşağıdakilerden hangisi genel vergi hukukunun alt dallarından değildir?

a. Kamu/Vergi İcra Hukuku
b. Vergi Yargılaması Hukuku
c. Özel Vergi Hukuku
d. Vergi Ceza Hukuku
e. Vergi Usul Hukuku

6- Aşağıdaki hukuk dallarından hangisi kamu hukuku bölümünde yer almaz?

a. Anayasa Hukuku
b. Ceza Hukuku
c. Miras Hukuku
d. İdare Hukuku
e. Vergi Hukuku

7- Aşağıdakilerden hangisi kamu/vergi icra hukukunu düzenleyen temel kanundur?

a. İcra ve İflas Kanunu
b. Vergi Usul Kanunu
c. Hukuk Muhakemeleri Kanunu
d. Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun
e. Ceza Muhakemesi Kanunu

8- Vergi kabahatleri ve suçları hangi kanunda düzenlenmektedir?

a. Türk Ceza Kanunu
b. Vergi Usul Kanunu
c. Kabahatler Kanunu
d. Ceza Muhakemesi Kanunu
e. Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun

9- Vergi ödevi, 1982 Anayasası’nın kaçıncı maddesinde düzenlenmektedir?

a. 61
b. 90
c. 125
d. 73
e. 167

10- Aşağıdakilerden hangisi özel vergi hukukunun kapsamında yer almaz?

a. Vergi cezaları
b. Kurumlar Vergisi
c. Damga Vergisi
d. Banka ve Sigorta Muameleri Vergisi
e. Özel İletişim Vergisi

Yeni Kan Dolaşımı Kuramı

William Harvey, De motu cordis (Kalbin ve Kanın Hareketi Üzerine) adlı bir kitap yayımladı. Kitap, yaptığı birçok gözlemin bir ürünüydü ve kanın vücuttaki dolaşımıyla ilgili kuramlarını sergiliyordu.

O zamanlar doktorların çoğu, Galenos gibi kanın kalbin bir yanından öteki yanına küçük deliklerden geçtiğine inanıyordu. Harvey, kendi deneylerinden yola çıkarak dolaşım kavramını ortaya attı. Kanın kalpten atardamar yoluyla dışarı akıp, toplardamarlar yoluyla tekrar kalbe geri döndüğünü gösterdi. Fabricius toplardamarlardaki kapakçıkları saptamıştı, fakat ne işe yaradıklarını anlayamamıştı. Harvey, büyük toplardamarlardaki kapakçıkların kanı geriye, kalbe doğru yönelttiğini, kalpteki kapakçıkların ise kanın vücutta tek bir doğrultuda (sağ taraftan akciğerlere, sol taraftan da vücudun geri kalan bölümüne) akarak dolaşmasını sağladığını fark etti. Ayrıca, kalbin kanın dolqşması için bir pompa görevi gördüğünü tespit etti.

Batlamyus ve Hiparkos

Batlamyus ve Hiparkos

İkinci yüzyılın en önemli iki bilim adamından biri, Batlamyus (ikinci yüzyılın birinci yarısı), diğeri ise Galen’di (ikinci yüzyılın ikinci yarısı). Bunlar en hâlis soydan iki devdi; yüzyılların geçmesiyle ufalan değil, büyüdükçe büyüyen devlerin soyundan geliyorlardı. Ancak Batlamyus’un selefi olan ve ondan hemen hemen üç asır önce Hellenistik Çağ’da yetişen Nicaialı Hiparkos’u anımsamadan Batlamyus’u doğru bir şekilde değerlendiremezsiniz. Böyle geniş bir fasılayla – üç asır – birbirlerinden ayrılmış iki adam hakkında düşünürken, Batlamyus’u, sanki Hiparkos’un yakın çömeziymiş gibi varsaymak tuhaftır. Hiparkos’un çalışmaları kaybolmuştur ve bunların kaybolması, kısmen Batlamyus’un büyük eserinin onların yerini alması ve onları gereksiz kılması gerçeğinin bir sonucu olabilir. Bazı hallerde, Batlamyus selefine olan borcunu itiraf eder veya bu borç başka yollardan açığa çıkar. Hiparkos hakkında bildiğimiz herşeyi, hemen neredeyse sadece, ondan sık sık ve bazan harfi harfine birşeyler aktaran Batlamyus’tan öğreniyoruz. Bununla birlikte, çoğu zaman, gerçek mucitin Hiparkos mu yoksa Batlamyus mu olduğunu söylemek imkansızdır. Aşağıda bu hususa çok fazla aldırmayacağız ve Batlamyus’un başarıları sadece veya esasen kendisine aitmiş gibi anlatacağız. Ancak, bu yöntem hemen neredeyse hiçbir antik dönem bilgininin başarılarını tartışmakta izlenebilecek bir yöntem değildir.

Öklid, aslında bir matematikçi olarak bilinir ve ünü Elementler’e dayanır; Batlamyus’un şahsiyeti ise çok daha karmaşıktı ve kitaplarından ikisi, Almagest ve Coğrafya, en azından on dört yüzyıl boyunca, sahalarında yaygın kabul görmüş birer el kitabı olarak kalmıştı. Bu iki bilginin kitaplarının daha önceki eserlerin yerlerini almış olması gerçeği, temelde aynı nedenlere atfedilebileceği için, Batlamyus’u Öklid ile karşılaştırmak çok yararlı olacaktır. Batlamyus tıpkı Öklid gibi, mükemmel bir anlatımcı veya mükemmel bir öğretmendir; onların selefleri monografiler veya küçük kitaplar yazmış oldukları halde, onlar ansiklopedik mahiyette çok hacimli eserler kaleme aldılar ve bunu en iyi tarzda ve mükemmel bir berraklıkla yaptılar. Her ikisi de, sentez ve anlatım yeteneklerinin olağanüstü gücünü en yüksek dereceden deha ile birleştirdiler. Kendilerine mahsus birtakım hususiyetlere sahip olan erken dönem eserleri, bir süre sonra eksik ve eskimiş olmakla suçlandılar ve yazıcılar bunları kopye etmekten vazgeçti; böylece, Öklid ve Batlamyus’un kitapları, sadece eskilerin yerlerini almakla kalmadılar ama onların varlık nedenlerini de ortadan kaldırdılar.

Batlamyus’un Hayatı

Öklid ile Batlamyus’u, yani herbiri kendi sahasında bin yıldan daha fazla bir süre kabul görecek önemli el kitaplarını tertip ve telif etmenin ayrıcalığını paylaşan bu iki devi birbirleriyle mukayese etmek insanı baştan çıkaran bir uğraştır. Büyüklükleri ve haklarında bilinenlerin azlığı bakımından görülmemiş bir şekilde birbirlerine benzerler. Çalışmalarını son derece iyi biliyoruz, ama kendilerini hemen hemen hiç tanımıyoruz.

Batlamyus’un biyografisi Öklid’inki gibi boşluklarla doludur. Ne zaman ve nerede doğduğunu ve öldüğünü bile bilmiyoruz. Oldukça geç bir dönemde (on dördüncü yüzyılda), Thebais’te bir Yunan kenti olan Ptolemais Hermeiu’da doğduğu söylenmişti. Bu mümkündür. Belki Yunan asıllı bir Mısırlı belki de Mısır asıllı bir Yunanlı idi; 127 civarından 151’e (veya 141’e ?) kadar İskenderiye’de veya Canopos’ta astronomik gözlemler yaptı; bir Arap rivayetine göre, yetmiş dokuzuna gelinceye kadar yaşadı; Suidas’a (X-2) göre, Marcus Aurelius’un (imparatorluk süresi 161-180) zamanında hala hayattaydı; bütün bu bilgi kırıntılarından, Batlamyus’un muhtemelen birinci yüzyılın sonlarında doğduğu sonucunu çıkarabiliriz.

Batlamyus, Almagest’in Prooimion’unda (yani önsözünde) dostu Syros’a hitap ederken kişiliği hakkında küçücük bir fikir verir. Bu önsöz, matematiğin ve bilhassa gök mekaniğinin muhteşem bir müdafaasıdır. Dolaylı yoldan elde edebildiğimiz diğer bir fikir ise eski bir özdeyişte yer alır:

Ölümlü ve geçici olduğumu biliyorum; fakat topluca devreden yıldız sarmallarını inceden inceye tetkik ederken ayaklarım yerden kesilir ve Zeus’la birlikte nektarımdan, yani Tanrıların içkisinden bir yudum alırım.

Bu özdeyiş, Yunan Antolojisi’nde (IX, 577) Batlamyus adına kayıtlıdır; bu husus, özdeyişin Batlamyus tarafından söylendiğini kanıtlamaz; fakat onun bir portre gibi, Batlamyus hakkında mükemmel bir tanıklık yapmasına imkan tanır. Şair, Batlamyus’u, yüce amacı ve sükuneti ile diğer insanların çok çok üstüne yükselmiş bir kişi olarak görür.

Almagest

Onun birçok kitabından ve iki büyük klasiğinden en tanınmış olanı Almagest’tir. Batlamyuscu gelenek tartışılırken bu tuhaf isim izah edilecektir. Şimdilik, pek çok insanın yaptığı gibi, bu ismi doğru olarak kabul edelim. Kitabın orjinal Yunanca adı Matematiksel Sentez manasına gelen He Mathematike Syntaxis’dir. Kitap, aslında bir astronomi eseridir, ama astronomi o dönemlerde matematiğin bir dalıydı; mesela on beş asırdan daha fazla bir süre sonra basılmış olan başka bir klasiğin, Newton’un Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri adlı eserinin ismi de burada hatırlanmalıdır.

Batlamyus’un astronomisi, Hiparkos’unki gibi kendi gözlemleriyle Yunan ve Mezopotamyalı seleflerinin gözlemlerine dayanmaktaydı. Hiparkos, bir gök küresi ve geliştirilmiş bir diyopter (bir nevi teodolit) gibi muhtelif aletler kullanmıştı ve Batlamyus, belki bunlara yeni aletler ilave etmiş veya belki de eski aletleri geliştirmiştir. Çoğu durumda olduğu gibi, bu durumda da, bu iki adamın yaptıkları şeyleri birbirinden ayırmak ve meridyen halkasının, usturlabın (astrolabon organon’un), paralaktik aletin ve duvar kadranının Batlamyus tarafından icat edilip edilmediğini veya geliştirilip geliştirilmediğini ya da daha önce Hiparkos tarafından tamamen yapılıp yapılmadığını söylemek imkansızdır. Aletler tarihinin, bilimsel ilerlemenin anlaşılmasında en iyi yollardan biri olduğunu hatırlamalıyız; fakat bu yol güçlüklerle doludur; bütün aletler yavaş yavaş geliştirilmiş ve hiçbiri bir tek kişi tarafından belirli bir anda yaratılmamıştır. Bununla birlikte, zımnî olarak anlattıkları gibi, bu astronomların asıl işi, sürekli olarak gözlemler yapıp bunları kaydetmek değil, bu gözlemlerin meydana çıkardığı gerçeklerin matematiksel izahını ve sentezini yapmaktı. Bu nedenle, Batlamyus’un Almagest’i, Newton’un Principia’sı gibi, esasen matematiksel bir kitaptı ve orjinal başlığı olan Matematiksel Sentez’e uygundu.

Almagest on üç kitaba taksim edilmiştir. İlk ikisi, astronomik varsayımları ve matematiksel yöntemleri açıklayıcı niteliktedir. Batlamyus Yer’in küreselliğini kanıtlar ve göklerin küresel olduklarını ve merkezde hareketsiz bir şekilde duran Yer’in etrafında devrettiklerini bir postüla olarak kabul eder. Ekliptiğin eğimini tartışır ve değerini yeniden tesbit eder. Temel matematiksel yöntem trigonometridir; çünkü Batlamyus küresel geometrinin ve çizgisel usullerin elverişsiz ve yetersiz olduğunu kavramıştır. Burada, sadece Hiparkos’tan ayrılmakla kalmamakta, buna ilaveten, İskenderiyeli Menelaos’un omuzları üstünde yükselme ayrıcalığını da kazanmaktadır. Trigonometri, Heiberg neşrinde, 11 ile 13’üncü bölümler arasında açıklanmıştır. Küre üzerindeki bütün mesafeler açısaldır; açıların büyüklükleri gördükleri yayların iki ucunu birleştiren kirişlerin değeri ile ölçülür.[51] Çember 360 dereceye ve çap ise 120 parçaya bölünür. Batlamyus, kesirlerin verdiği sıkıntıdan kaçınmak için altmış tabanlı sayılar kullanmıştır (Bu Batlamyus’un koyduğu bir yöntemdir, Almagest I, 10). Bu nedenle, yarıçapın 60 parçasından herbiri altmış eşit parçaya ve bunlardan herbiri de yine altmış eşit parçaya bölünmüştür. 0 dereceden 180 dereceye kadar yarım derecelik aralıklarla bir kirişler tablosu hesaplanmış ve herbir açının kirişi, yarıçapın parçaları, dakikaları ve saniyeleri cinsinden ifade edilmiştir. Bazı kirişlerin (düzgün çokgenlerin kenarlarının) büyüklüğü, Öklid’ten kolayca çıkarılabilir; diğerlerinin büyüklüğü ise, Batlamyus’un bir dairenin içine çizilmiş dörtgenlere ilişkin teoremi sayesinde elde edilmiştir; bu teorem, bize, bir açılar toplamının kirişini bulma imkanını vermişti. Tablodaki herbir kirişin değerinin karşısına, bu kirişin bir önceki kirişten farkının 1 / 30’u verilir; bu 1 / 30, dakikalar, saniyeler ve saliseler halinde ifade edilir; bu değerler, her açı dakikasına tekabül eden kirişi hesaplama imkanını vermektedir. Batlamyus ara değeri bulma ve yaklaşık değeri bulma işlemlerinin anlamını kavramıştı; bunları doğru bir şekilde değerlendirmesi uygulamalı matematiğin temellerinden birinin atılmasına neden oldu. Kirişler tablosunu, ekvator, ekliptik, ufuk ve meridyene ait yaylar arasındaki ilişkilerin hesaplanmasında yardımcı olacak özet bir geometri bilgisi ile buna ilişkin tablolar takip etmektedir. Aynı tartışmaya, verilen bir enlemdeki en uzun günün süresini hesaplamak münasebetiyle II. Kitap’ta da devam edilir.

III. Kitap, yılın süresi ve Batlamyus’un (kesin olarak ilk defa ve Pergeli Apollonios (M.Ö. III-2) tarafından icat edildikleri için muhtemelen ikinci defa) episikl ve eksantrikleri kullanarak izah ettiği Güneş’in hareketi meselesiyle ilgilidir. IV. Kitap. Ayın süresi ve Ay teorisi. Bu kitap, Batlamyus’un keşiflerinden biri olduğu tahmin edilen (ve Hiparkos’unkilerden ayrılabilen) bir şeyi, düzensizlik diye adlandırılan Ay’ın ikinci eşitsizliğini kapsar. Batlamyus, bunun miktarını 1 derece 19 dakika 30 saniye olarak tesbit etmiştir ve bunun hesabını, eksantrik ve episikllar ile episiklın küçük bir salınımı (prosneusis) vasıtasıyla vermiştir. Buradaki hesaplama, matematiksel yaratıcılığın güzel bir örneğidir. V. Kitap. Usturlabın yapılışı. Ay teorisine devam edilir. Güneş’in, Ay’ın, Yer’in gölgesinin çapları, Güneş’in uzaklığı, Güneş’in, Ay’ın ve Yer’in boyutları.

VI. Kitap. Güneş ve Ay tutulmaları.

VII. – VIII. Kitaplar. Yıldızlar. Ekinoksların presesyonu. Yıldızlar tablosu, VII. Kitab’ın sonu ile VIII. Kitab’ın başını kapsar. VIII. Kitab’ın geriye kalan kısmı Samanyolu’nu ve bir gök küresinin yapımını tasvir eder.

IX. – XIII. Kitaplar. Gezegenlerin hareketleri. Bu kısım belki de Almagest’in en orjinal kısmıdır; çünkü Hiparkos gezegen sistemlerine ilişkin sentezini tamamlayamamıştı. IX. Kitap, Yer’den uzaklıklarına göre gezegenlerin sıralanması ve dolanım periyotları gibi genel konulara ve Merkür’e tahsis edilmiştir. X. Kitap Venüs’le, XI. Kitap Jupiter ve Satürn’le, XII. Kitap duraklama noktaları ve ters yönlü hareketlerle, Merkür ve Venüs’ün en büyük elongasyonlarıyla ve XIII. Kitap ise gezegenlerin enlemsel hareketleri, yörüngelerinin eğimi ve büyüklüğü gibi konularla ilgilidir. Kısaca Almagest M.S. 150 civarında geçerli olan astronomi bilgisinin bir özetiydi ve bu bilgi M.Ö. 150 yıllarında malum olan bilgiden esasen pek de farklı değildi. Bütün antik dönem astronomisini tartışmaksızın bunun ayrıntılarını tartışmak mümkün değildir. Şimdi birkaç noktaya temas edelim.

İlkin, Almagest, “Batlamyus Sistemi” dediğimiz şeyi, yani Yer’i merkeze alan gök sistemini tanımlar. Hiparkos’u izleyen Batlamyus, Kopernik sistemini çok daha önce kurmuş olan Samoslu Aristarkos’un (M.Ö. III-1) görüşlerini reddetti; çünkü bu görüşler gözlemlerle yeterince iyi bir şekilde uyuşmuyordu. Hiparkos ve Batlamyus’un itirazları, on altıncı yüzyılın sonlarında Tycho Brahe’nin yaptığı itirazlarla aynı tabiattandı; gözlemlerle Aristarkos’un veya Kopernik’in görüşlerinin münasip bir şekilde uylaşması, ancak Kepler’in, dairevî yörüngeler yerine eliptik yörüngeleri koymasıyla mümkün oldu (1609). Almagest’in kullandığı yöntem itibariyle mükemmel oluşu, gözlemlerin sayı ve doğruluk yönünden artmasıyla giderek şiddetlenen bir sürü tenkitlere rağmen, Batlamyus sisteminin üstünlüğünün on altıncı yüzyıl gelinceye kadar devam etmesine neden oldu.

Aristarkos’un Güneş merkezli görüşlerini ve Apollonios’un elipslerini reddettikleri için, Hiparkos ve Batlamyus’un iki hususta geriye doğru adım attıkları söylenebilir; ancak böyle bir yargı çok haksız olacaktır. Bilim adamları kâhin değildir; diğer insanlardan biraz daha ileriyi görürler, fakat yaşadıkları ortama ait önyargılardan tamamen kurtulamazlar. Güneş merkezli sistem daha fazla bir yalınlık ve dakikliğe götürmediğinden, onu kabullenmeyişleri savunulabilir bir şeydir.

Batlamyus’un Yıldızlar Kataloğu, bize kadar ulaşan ilk katalogdur. 1028 yıldızı içerir ve herbirinin boylamını, enlemini ve kadir derecesini verir. Buradaki yıldızların ekserisi, takriben M.Ö. 130 yılında hazırlanmış olan Hiparkos’un kataloğundan alınmıştır; Batlamyus, enlemleri olduğu gibi bırakmış, fakat presesyonu (ekinoks noktalarının gerileyişini) hesaba katarak her boylama 2 derece 40 dakika ilave etmişti. Ekinoksların presesyonu, Mezopotamyalılar ve Yunanlılar tarafından daha önce yapılmış olan gözlemlere istinaden Hiparkos tarafından keşfedilmişti. Presesyon, her yüzyılda bir dereceden biraz daha büyük bir değere ulaşır; eski astronomların gözlem imkanları göz önünde bulundurulunca, kendi dönemlerinden pek çok yüzyıl önce derlenen yıldız boylamları bilgisi olmaksızın bunun keşfedilemiyeceği aşikârdır.

Ortografik ve stereografik izdüşüm yöntemleri Almagest’te açıklanmamış ama müstakil monografilerde ele alınmış olmasına rağmen,] Batlamyus astronomisini bitirmeden önce, bu izdüşüm yöntemleri hakkında birkaç şey söylemek yerinde olacaktır. Her iki yöntemin de, Hiparkos tarafından icat edilmiş olması mümkündür; ne olursa olsun, Batlamyus’un bunlara ilişkin yazdıkları, elimizde mevcut olan ilk açıklamalardır.

Her iki yöntem de esaslı bir problemin, gökyüzünün küresel yüzeyinde bulunan nokta veya yayların bir düzlem (veya bir harita) üzerine aktarılması probleminin çözümü için gerekliydi.Analemma yönteminde, nokta ve yaylar birbirlerini dik açılarla kesen üç düzlem üzerine, yani meridyen, ufuk ve birinci yükseklik dairesine ortogonal olarak izdüşürüldü; bu yöntem esasen, verilen bir saatte Güneş’in konumunu bulmak için kullanıldı. Planisphaerium’un yöntemi ise, şimdi stereografik izdüşüm olarak adlandırılan yöntemdi. Kürenin bütün noktaları, bu izdüşüm yöntemiyle, karşıt kutuptan ekvator üzerine aktarılır (Batlamyus kuzey yarım küreyi güney kutbundan izdüşürmüştü). Dikkate değer bu izdüşüm sistemi, genel kanıtlarını vermese bile Batlamyus’un farkında olduğu çok müstesna ve yararlı özelliklere sahipti (Kutuptan geçen dairelerin doğru hatlar halinde izdüşürülmesinde olduğu gibi görünür istisnalara rağmen) bütün çemberlerin izdüşümü yine bir çemberdir. Stereografik izdüşüm, hem konformal ve hem de perspektif niteliklere sahip tek izdüşümdü; gerçi Batlamyus bu özelliğin farkına varamamıştı, ama izdüşümler hakkında iyi bir inceleme yapmıştı ve şanslıydı.

Kaynak: Antik Bilim ve Modern Uygarlık Kitabı

Erkeklerin Nesi Bu Kadar İyi?

En azından Tarım Devrimi’nden beri, çoğu insan topluluğu erkeklere kadınlardan daha fazla değer veren ataerkil toplumlardır. Bir toplum “kadın” ve “erkek”i nasıl tanımlarsa tanımlasın, erkek olmak hep daha ayrıcalıklı olmuştur. Ataerkil toplumlar, erkekleri erkeksi düşünmek ve davranmak, kadınları da kadınsı düşünmek ve davranmak üzere eğitir ve bu sınırların dışına çıkanlar cezalandırılır. Öte yandan, bu kurallara uyanlar eşit şekillerde ödüllendirilmezler. Eskiden beri erkeksi kabul edilen özellikler, kadınsı kabul edilenlerden daha fazla ödüllendirilirdi ve toplumun kadınsı ideallerini gerçekleştirenler, erkeksi idealini gerçekleştirenlerden daha azıyla yetinirdi. Kadınların sağlığı ve eğitimi için daha az kaynak ayrılır, kadınların daha az ekonomik fırsatı, daha az politik gücü ve daha az hareket özgürlüğü olurdu. Toplumsal cinsiyet, bazılarının sadece bronz madalya için mücadele edebileceği bir yarıştı.

Tarih boyunca bazı kadınlar alfa noktalara gelebildiler: Mısır’da Kleopatra, Çin’de İmparatoriçe Wu Zetian (MS 700), İngiltere’de I. Elizabeth ve Osmanlı İmparatorluğunda Kösem Sultan (1590-1651). Kösem Sultan 1623’ten 1632’ye kadar oğlu IV. Murat’ın ve sonrasında da 1648-1651 arasında torunu IV. Mehmet’in çocukluğunda padişahın naipliğini yaptı. Naip olarak, İmparatorluğun pratikteki yöneticisiydi ve Divana bir perdenin arkasında oturarak katılırdı.

Yine de böyle istisnalar, aslında sadece genel eğilimin ne olduğunu kanıtlıyor. Kösem Sultanın naipliği süresince bile İmparatorluk Divanının tüm üyeleri, tüm generaller ve donanma kaptanları, kadılar, ulema ve neredeyse tüm yazarlar, mimarlar, şairler, filozoflar, ressamlar ve bilim adamları erkekti. Neredeyse tüm tarım ve sanayi toplumlarında norm olan ataerkillik, pek çok siyasi kargaşayı, toplumsal devrimi ve ekonomik dönüşümü atlattı. Örneğin Mısır, yüzyıllar boyunca defalarca fethedildi: Asurlular, İranlılar, Makedonyalılar, Romalılar, Araplar, Memlukler, Türkler ve İngilizler; fakat toplum hep ataerkildi. Firavun, Yunan, Roma, Osmanlı ve İngiliz yasalarıyla yönetilen Mısır’daki yasaların hepsi, “gerçek erkek” olmayan kişilere karşı hep ayrımcıydı. Evrenselliği su götürmez olan ataerkillik, tesadüfi durumlardan doğan kısırdöngülerin sonucu olamaz. Amerika ve Afrika-Asya’daki çoğu toplumun, bölgeler arasındaki iletişimin binlerce yıl kopuk olmasına rağmen, 1492’den önce de ataerkil olması özellikle dikkat çekicidir.

Eğer ataerkillik Afrika-Asya’da bir tarihsel tesadüfle oluştuysa, Aztekler ve İnkalar neden ataerkildi? Her ne kadar “adam” ve “kadın” tanımları kültürlere göre farklılık gösterse de, tüm kültürlerin tamamının erkekliği kadınlıktan üstün tutmasının, evrensel biyolojik bir sebebi olması yüksek ihtimaldir. Bu sebebin ne olduğunu bilmiyoruz. Pek çok teori söz konusu, ancak hiçbiri inandırıcı değil.

Kaynak: Sapiens Hayvanlardan Tanrılara

Karl Marks’ın Türkiye Eleştirisi

Türkiye bir birinden tümden ayrı üç parçayı kapsıyor: Afrika’da bulunan bağımlı beylikler, yani Mısır ve Tunus; Asya Türkiyesi; bir de Avrupa Türkiyesi. Bunlar arasında sadece Mısır’ın gerçekten sultana bağlı kabul edilebileceği Afrika toprakları şimdilik bir yana bırakılabilir. Mısır her şeyden önce İngiltere’ye aittir, gelecekte Türkiye herhangi bir biçimde paylaşılacak olursa, bu topraklar İngiltere’nin payını oluşturacaktır, oluşturması kaçınılmazdır.

Asya Türkiyesi, imparatorluğun bütün gücünü elinde bulunduran gerçek toprağıdır; dört yüzyıl boyunca, Türklerin başlıca yurdu olan Küçük Asya ve Ermenistan, Viyana surlarını tehdit eden ordularından, Kulevça’da Diebitisch’in pek de mahirce olmayan manevraları önünde dağılan ordularına kadar, Türk ordusuna asker sağlanan, Türklere özgü topraklar olmuştur. Nüfus yoğunluğunun az olmasına karşın, Asya Türkiyesi, bugünkü durumda, herhangibir fetih arzusunu uyandırmaya elvermeyen müslüman taassubuna ve Türk milliyetçiliğine bağlı toplu bir kitleden oluşmaktadır.Bundan ötürü, “Doğu Sorunu” ne zaman görüşme konusu olsa, toprakların göz-önüne alınan parçaları, yalnızca Filistin ve Lübnan’ınhıristiyan vadileri olmaktadır. Sözkonusu asıl sorun, Avrupa Türkiyesi, yani Sava ve Tuna’dan güneye doğru inen büyük yarımadadır. Bu şahane toprağın talihsizliği, ilerleme ve uygarlığa en az uygun düşenin hangisi olduğunu söylemesi hayli güç, değişik birçok soy ve ulusal kümelerin yerleşme bölgesi oluşudur. Slavlar, Yunanlılar, Ulahlar (Eflak halkı), Arnavutlar,12 milyon kişi, bir milyon Türke boyun eğdirilmiştir. Yakın zamana kadar, bu ayrı soylar arasından, Türklerin, üstünlüğü elde tutmakta en yeteneklisi oldukları hususunda, böylesine karma bir nüfus içinde, üstünlüğün Türklerin elinde değil, bir başka ulusal topluluğun elinde olabileceği hususunda pek az kuşku duyulmuştur. Ne var ki,Türk hükümetinin uygarlığa ilişkin tüm girişimlerinin esef edilecek biçimde nasıl başarısızlığa uğradığını, başlıca birkaç büyük kentteki Türk ayaktakımı (mob) tarafından sürdürülen islam taassubunun, Avusturya ile Rusya’nın şaşmaz biçimde iktidarı yeniden ele geçirmelerine ve olası herhangi bir ilerlemeyi altüst etmelerine nasıl yaradığını; merkezin, yani Türk hükümetinin, hıristiyan bölgelerdeki ayaklanmalar sonucu, yıldan yıla nasıl zayıfladığını ve gerek Babıâlinin zayıflığı, gerek komşu devletlerin müdahaleleri nedeniyle bu ayaklanmaların hiç de meyvesiz kalmadığını; Yunanistan’ın bağımsızlığını kazandığını, Ermenistan’ın bir bölümünün Rusya tarafından fethedildiğini, –Buğdan, Eflak, bir de Sırbistan’ın ardarda, Rusya’nın koruyuculuğu altına girdiklerini gördükten sonra– Trakya-İllirya yarımadasında, refahın gelişmesine, Türklerin Avrupa’daki varlığının gerçek bir engel olduğunu itiraf etmemiz gerekir.

Karl Marks: Doğu Sorunu Türkiye

Albert Camus Sözleri

Yazar, Okunmak İçin Yazar. Tolstoy ölmek üzereyken havaya yazıyordu. Montherlant’a göre, bütün gerçek sanatkarlar dostsuz bir hayat düşler.

Ben Kalemimle Düşünüyorum…

Sonuç olarak, buz gibiyim ve küçümsemeyi gerçekten aktarmak için çok fazla küçümseyici, dinlerken de öfkelendiren, tam anlamıyla buz gibi bir üslup edindim. Bir an gerçek bir güven hissetseydim, gülebilirdim ve her şey yoluna girerdi.

Mesleğim ve yeteneğim hakkında duyduğum korku.

Özellikle yazı ile kimseye sataşılmayacak… Yaratım, Eleştiri ve polemik tamamen yok edilecek. Bundan böyle, tek ve değişmez kesinlik. Onların hepsini anla. Onların yalnızca birkaçını sev ve hayranlık duy.

Doğal olarak yazılacak, doğal olarak yayınlanacak ve doğal olarak bütün bunların bedeli ödenecek.

Yaratıcı olarak, ölümün kendisine hayat verdim. Ölmeden önce yaptığım şey bu.

Hayatıma, bu yaratım çabasından başka bir gerekçe bulamadım. Geriye kalanın neredeyse hepsini boşa harcadım. Ve eğer bu yaratım çabası beni kanıtlamazsa, hayatım bağışlanmayı hak etmeyecek.

Benim uğraşın kitaplarımı yazmak, insanlarım ve halkım tehdit edildiğinde savaşmaktır. Hepsi bu.

Felsefe, Utanmazlığın Çağdaş Biçimidir…

Bir düşünür, kendisine kesin görünse bile, vardığı sonuçları açıklamayı geciktirerek gelişir.

İki yaygın yanlış: Var oluş mu ruhun önünde gider, ruh mu var oluşun önündedir?

İkisi de ilerleyip gelişir ve aynı adımda yükselirler.

Hiçbir şeyi aşırılığa götürmedi, ne kutsalı, ne aklı. Çünkü hiçbir şeyi inkar etmedi, ne kutsalı, ne aklı. Gölge ile ışık arasında bir denge kurmak suretiyle her şeyin hakkını verdi.

Gerçek Aşk, Bir İstisnadır…

En büyük mutsuzluk sevilmemiş olmak değil, sevmemektir.

Hızır, sükunet içinde sevmek olabilirdi. Ama şuur var, insanlık var, konuşmak gerekiyor. Sevmek cehenneme dönüşüyor.

Bizler, kendimize rağmen, hep sevilmeyi istediğimiz için, açıkça yüklenebildiğimiz tek aşk, Tanrı aşkıdır.

Bizim için kim tanıklık edecek? Yapıtlarımız.Heyhat!O zaman kim? Hiç kimse, yüreğin kendini tümüyle bir başkasına adadığo bu veriş anını gören dostlarımızdan başka hiç kimse. Yani, bizi sevenler. Ama aşk, sessizliktir. Her insan bilinmez olarak ölür.

İnsanın en zor katlandığı şey, yargılanmaktır. Anneye ya da körü körüne  aşık bir kıza bağlamanın nedeni budur, aptalların aşkının nedeni de budur.

Bugünlerde herkes düzenden söz ediyor. Düzen iyi bir şeydir ve ondan bir hayli yoksun kaldık da ondan.

İlkin bu, bir insanın kendi hayatıyla anlaşmış olması, davranışını doğru bildiğine uydurmuş olması gerekir. Tutkunun düzensizliği içinde benimsediği bir düşünce uğruna ölen devrimci, gerçekte bir düzen adamıdır. Çünkü bütün hayatını doğru bildiği bir ilkeye göre düzenlemiştir. Ama bir adam düşünün ki, ömrü boyunca üç öğün yemeğini yesin, parası güvenilir yerlere yatırılmış olsun ve sokakta kargaşalık oldu mu da, hemen evinde soluğu alsın, işleri böylesine tıkıeında olana bir düzen adamı dedirtemezler. Böyle bir adam sadece korkak ve pinti bir adamdır.

Düşmana yaranan ve işin kolayına kaçan insan bir yerde duramıyor ve bir tavizden öbürüne sürükleniyordu.

Şunu bilmeliyiz ki, her bayağılığa katlanma, her vazgeçme, her kolaya kaçma bize düşman tüfekleri kadar zararlıdır.

Biz, savaştan yine ellerimiz temiz olarak çıkacağız, haksızlığa ve kendimize karşı kazanılmış büyük bir zaferin temizliğiyle.

Bizim savaşımız, ister istemez, zafere ulaşacak, çünkü ilkbaharın inadı var onda.

Albert Camus

Jean – Jacques Rousseau’ya Göre Savaşın ve Cinayetlerin Sebebi

Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip “ Burası benimdir ” diyen ve buna inanacak kadar saf olan insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun ilk kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp, çitleri söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da insanlara “ Sakın dinlemeyin bu sahtekarı. Meyveler herkesindir. Toprak hiç kimsenin değildir. Ve bunu unutursanız mahvolursunuz ” diye haykırsaydı, işte o adam, insan türünü, nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden kurtaracaktı.

Jean – Jacques Rousseau

Mantığın Gücü ve Cinsel Tutku

Schopenhauer, seksin gücünün karşı konulamaz olduğunu tekrar tekrar vurgular. ” Çünkü mantık melekesinin bütün itirazlarına rağmen kendisini, amaçlarını koşulsuz olarak takip etmeye zorlayan, böceklerin içgüdüsüne yakın bir dürtünün etkisi altındadır… Ondan vazgeçemez.” Ve mantığın bu konuyla ilgisi yoktur. Sıklıkla insan, mantığının kendisine uzak durmasını söylediği kişiyi arzular, ama mantığın gücü cinsel tutkunun gücü karşısında etkisizdir.

Irvin Yalom, Bugünü Yaşama Arzusu, Kabalcı, s. 231-232